21 Ağustos 2020 Cuma

AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER # 11


I will tell you what war is. War is a psychosis caused by an inability to see relationships. Our relationship with our fellowmen. Our relationship with our economic and historical situation. And above all our relationship to nothingness, to death.” 
The Magus - John Fowles


Çan sesiyle gözümü açtım. saati anlamak için her bir vuruşu saydım. 9. da kesildi.
öyleyse saat en az 11 olmalıydı. Allam ben yine Tilburg’daydım. 
Hay kaderime bir demet fesleğen Alexa. 
mavi ışık yanıp yanıp söndü. 
Alexa’ya ; ALEXA WOULD YOU MAKE ME A TOAST  deyince cevabı şöyle oluyor ALRIGHT I DID, YOU ARE A TOAST NOW!
Hayatım kelime oyunları zaten. Bi de sen oynama Alexa.
Camdan dışarı baktım. Hayret güneş pırıl pırıl parlıyordu. Ağaçlar iyiden iyiye yeşermiş, orda burda o yabani eflatun çiçeklerden çıkmıştı. Adını bilmediğim, Turkiye’de de görmediğim bu yabani eflatunlar burada baharın habercisi. İlk onlar pırtlıyor topraktan. 
kuş sesli, güneşli bir gün; oh ne güzel. 
Yani Tilburg, 'güneş de açtırdık daha ne istiyorsun' der gibi bir karşılama hazırlamıştı bana. Ne istiycem, bravo hep böyle ol. - de korona’yı napcaz? 
Hakkaten benim durumum ne olacaktı? 
14 gün karantina’da kalmam gerek miyor muydu? Hayır havalanandan öyle elimizi kolumuzu sallaya sallaya çıktık. Kimse bi kaydımızı kuydumuzu da almadı.
Bu nasıl medeniyet yahu?
Mailimi açtım.
Hollanda’ya iner inmez belki merak etmişlerdir diye ‘Finally I’m back safe and sound’ konulu mailime departman şefinden cevap gelmişti. 
'Great news see you on Monday :)’ 

'WHAT THE FUCK?'

Bunlar hangi dünya’da yaşıyordu?
ya da ben de miydi sorun? Yoksa sonunda gerçekten 'herşey bir rüyaydı’ mertebesine erişmeyi becermiş miydim? 'Evde Kal’ a noolmustu?
Hemen Sağlık Bakanlığının web sitesine girdim. Yoo kesinlikle haklıydım.Protokol açıktı. Yakın zamanda Uluslararası uçuş yapmış kişilerin iki hafta karantinada kalmaları; ateş, öksürük, bas ağrısı ve nezle gibi semptomlar gösterirlerse, ateş 39’a çıkana kadar evde dinlenmeleri ve 39’u geçerse corona hattını arayıp ambulans istemeleri tavsiye edildiği güzel güzel yazılmıştı. 
Başım çatlıyordu ve biraz da nezleydim. Bu durumda kimse beni evden dışarı çıkartamazdı.
RIVM sayfasına girdim. voow 637 yeni vaka 30 ölüm. haritaya gore vakaların üçte ikisi burda Tilburg’un en kırmızı olduğu Noord Brabant’da. Hangi akla hizmet bunlar bana pazartesi görüşürüz diyorlar diye düşündüm.
Maria’yi aradım.
....
- Stijn bana pazartesi görüşürüz diye yazmış, kafayı mı yedi bunlar?
-  sorma gözu döndü bizim şirketin. krizi fırsata çevirecekmişiz. 'Kapatmıyoruz, tedbirimizi alıyoruz, koronaya yenilmiyoruz' filan gibi manyakça mailler gönderiyor büyük patron, gelmedi mi sana .  
- geldi de, kaale almadım haliylen. ben daha çok sağlık bakanlığının sayfasını dikkate alıyorum. 30 ölüm diyor dün için. 
- Aynen öyle ama her salı o 'twede kamer' dedikleri amcalar toplanıyor; hah tamam bu gün bi lock down kararı gelir en azından Kuzey Brabant’a diyoruz intelligent’dan öteye gidemiyoruz. Tuhaf bi şekilde hergün 600 vaka normalmiş, olağanüstü bi durum yokmuş gibi davranıyorlar.
- Eh o zaman Sağlık Bakanı ne diye iki seksen uzandı yere geçen akşam?
- Ufff gördün di mi? Pavel’la seyrederken acayip panik olduk. Adam resmen yere yığıldı. Öldü sandık. Aşırı yüklenmedenmiş.
- Istifası kabul edildi mi?
- İstifa mı etmiş?
-Evet evet hemen ardından istifa etti. Ama sonrasını takip edemedim.
-Ben de bilmiyorum sen daha iyi takip etmişsin.
- Iyi valla bu Hollanda; sağlık bakanıyım, ama stres oldum ben istifa edeyim. Biz de olsa bizim Reis onu ne yapar biliyon mu?
- kıs kıs kıs (gülüyor)
-Bizde yasak bi kere, Korona zamanı sağlık personeli istifa edemez.
- Mantıklı.
- öyle.  
onu bunu bırak da;  bizden virüs kapan var mı? Maskeyle mi takılıyorsunuz?
- Yok yahu maske filan... milleti tedirgin ediyormuş. Maskeye karşıyız Hollanda olaraktan. Her yerde el dezenfektanlarımız var. Belediye hergün  gönderiyor  Şirkette şimdilik virüs yok gibi. Ingrid bi ara ateşlendi, öksürdü filan ama 40lık olmadı, bir iki gün içinde  atlattı. Peter gelmiyor, rapor almış doktorundan önceki hikayesi yüzünden izinli... bi de santiago var onu saymıyoruz zaten.
-Hah ne oldu, karabatak ortaya çıktı mı?
- Yok yav herif kayıp. En son sen görmüşsün işte. 
- Allah Allah! var bu işin içinde birşey. Hayır hayal gördüm herhalde diyeceğim de Santiago’nun hayal edilecek bi tarafı yok. 
- lokumlarımı getirdin mi?
- Ayıpsın... da 14 gün bekliycen artık. 
- Saçmalama lokum 14 gün bekler mi? 
- valla sen bilirsin, suudi arabistandan donen 21 bin kişiyle aynı havalimanını soludum ben.
- o nedemek yav?
- umre diye bişey duydun mu?
- yooo. bana bak ben anlamam lokumu gelir alırım.
-ben sana bilahare anlatırım, valla lokum yiycem diye virüs kapıp Tilburg’da ikinci dalgayı da biz yaymayalım sonra...
gülüyor.
- Santiago meselesini niye ciddiye almıyorsunuz iki hafta oldu oğlan kayıp?
-Seni bekliyoruz. (gülüyor)
-hakkaten. 
-Yahu herkes kendi derdiyle meşgul; evden çalışmak isteyenler hop oturup hop kalkıyorlar. Çocuğu olanlar okul kapanınca ne bok yiyeceğini sasırdı.  Müdürler bir iki aramış, ulaşamayınca beklemeye geçtiler. Belki Ispanya’ya gitmiş orada kalmıştır senin gibi diye düşünüyorlar. Orda da durum feci boyutlara ulaşmış.
- Bana inanmıyorlar yani. Gördüm diyorum ben onu Tilburg’da.
- Orasını bilmem ama herkes kendi derdinde. 
- Ben de kendi derdime bakayım o zaman. İnsan Kaynaklarını arayıp karantina durumumu teyit edeyim bari. 
- ben den de selam söyle. (gülüyor)



BODRUM BODRUM
BİRAZ DENİZ BİRAZ UYKU BÜTÜN İSTEĞİM BUYDU

Bir kaç gün güneşin altında oturup ona buna kafa yormak, iyi gelmişti. Bende azalıyordu annemin bahçesinde oturup kitap okurken;  ama etrafta  panik ve paranoya artıyordu. Italya’daki bilanço herkesin dengesini bozmuştu. Kimisi ' Italyanların çok yaşlı nüfusu vardı, sağlık sistemleri çökmüştü, kriz fena vurmuştu, hazırlıksız yakalandılar, ciddiye almadılar...’ filan gibi analizler yaparak Turkiye’nin daha hafif atlatabileceğine inanıyordu. Kimisi felaket tellalığı yapıyor; onu bunu suçlayarak kaygısını yönlendirmeye çalışıyor; kimisi de çoktan koyvermiş, balkondan atlama noktasına gelen bir panik yaşıyordu. Aklı selim sahibi olmaktı önemli olan ama herkesin sahip olmak istediği şey kolonyaydı o günlerde. Kolonya krizi çıkmıştı. sonra makarna krizi, sonra tuvalet kağıdı vs. maske krizine gelene kadar irili ufaklı tedarik krizleri çıkıyor ama allahtan çabuk bastırılıyordu.

Markete gittiğimde hani su Amerika’da 'dünyanın sonu’cular var ya. Hani evlerinin altlarına sığınak inşa ettirip; içini beş senelik filan yiyecek,  ilaç, temizlik malzemesi, silah istifleyen... Onlar geliyordu aklıma. Hollanda’da ise esrar stoğu gündemdi. Kapatmaya gidilirse diye panikleyen cigaracılar coffeshopların önünde kuyruk olmuşlardı. Coffeshoplar kapanırsa Türklerin merdiven altı depolarına gün doğacaktı. Yoksa sonunda hepimiz yeraltına mı ineceğiz. Dostoyevskinin kulakları çınlasın. 



"Dünya mı yıkılsın yoksa bir bardak çay mı içersin?" deseler... 
"Ben çayımı içtikten sonra dünyanın canı cehenneme" derdim.


Çay krizi  çıkarsa fena asıl. Sığınağa çay depolamalı. bir de sığınaklarla ilgili filmlerden öğrendiğimiz şey; takvimin hayatın akışına müdahalesinin zayıfladığıydı. Iyi güzel de ben daha ne kadar bu bahçede limon ağacına karşı oturabilecektim ki? Aklımca bir kaç gün iznimi uzatıp Hollanda’daki vaka sayılarını takip edecektim. Daha kötüye giderse durum, gitmenin bir anlamı yoktu zira. Nasılsa tüm dünya bir ağızdan 'evde kal’ diyordu. Ben de evdeydim.  
Ama beş dakkada değişir işler;

THY’den gelen mesajla irkildim. Turkiye lock down kararı almıştı. Uçuşlar iptal edilmiş, sınır kapıları giriş çıkışa kapatılmıştı. Benim durumumdakiler için son uçuşlar düzenleniyordu.O giden uçaklardan birine binmeliydim. Turkiye bana ya gir ya çık diyordu. Çok kararsız kalmıştım. Icimden kalmak ve günlerce limon ağacına karşı oturup ona  buna kafa yorarak dünyanın sonuna burada hazırlanmak geçiyordu.
öte yandan dünyanın sonunun gelmediği sadece belirsiz bir tarihe ertelendiği bir senaryoda ; kalırsam uçuş yasaklarının ne zaman kalkacağı belli değildi;  bir aydan fazla sürebilirdi ve bu durum hollanda’daki hayatım açısından ne tip komplikasyonlar yaratırdı bilemiyordum. 
-‘Mesela?
- yani ne gibi?’ 
dedim kendi kendime. 
Aklıma ilk gelen arabanın aküsü olmuştu.    
böyle bir durumda aküyü düşünmek, diğer sorumlulukları düşünmemiş olmak demek değildir. Akü herşeyin kısaltılmasıdır o an. 
Akü o son uçağa ağlaya ağlaya da olsa bineceğini bal gibi bilmektir. 

Akşam haberlerinde kot ceketli bir kızcağız ağlamaklı ve telaşlı anlatıyordu. Yarım saat önce haber verdiler; eşyalarımızı bile kilitleyemeden apar topar çıkarıldık, kimimizin cebinde otobüse binecek parası yok. Gece yarısı sokakta kaldık resmen....
Umreden gelen teyzeler amcalar ögrenci yurtlarına yerleştiriliyordu. 
dediklerine göre bir iki gün içinde Arabistandan rakamla 21.000; yazıyla yirmibirbin kişi geliyordu. 
sonra hepimizin dumur dağarcığını süsleyen o sahne...
lama teyze polise tükürüyor!  
'bende varsa sana da geçsin!’ diye haykırıyor arkasından.

'çok halis munis olmalıyım yarın yolda diye geçirdim içimden. Asla kimseye bulaşmayayım efendi gibi gideyim, birinin sinirine dokunurum filan...maazallah bi tükürürlerse bittim. Bronşit geçmişim var benim. 
----



Shakespeare'in Fırtına isimli eserinden, perde V, sahne I'deki Miranda'nın konuşmasından alınmıştır:
O wonder!
How many goodly creatures are there here!
How beauteous mankind is!
O brave new world,
That has such people in't!
Türkçe çevirisi:
Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya
Çeviri : Can Yücel





AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER # 12

MAYIS


Drifter bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. yastığının yanında laptop, defterler, ağzı açık tükenmez kalem, yatağın yanında aburcubur ambalajları parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı. 

“ Ne olmuş bana böyle? diye düşündü. Gördüğü düş değildi. Biraz küçük ama normal , yani içinde insanlar yaşasın diye yapılmış olan odası ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa, şimdi de öyleydi.

Drifter sonra bakışlarını pencereye yöneltti ve kasvetli hava yüzünden - yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu.(çinko mu? çinko tabi ne sandın?) içini büyük bi hüzün kapladı. ‘ Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutsam nasıl olur,’ diye düşündü. Gelgelelim bunu gerçekleştirebilmesi tümüyle olanaksızdı. 

Çünkü telefon çalıyordu. 

- Naaptın?

- Hiiç

- Nasıl durum orda?

- Valla yüz yüz gidiyor.

- yapma be!

-valla! yoğun bakımlar da doldu, Almanya’ya gönderiyorlarmış diye söylentiler var.

- Eyvah!

- İnat ediyorlar Brabant'ı kapatmıyorlar. Bir ay oldu her salı lock down kararı bekliyoruz, babalar rahat. Tedbir alın yola devam tarzında... 

-Nasıl tedbirler?

- işte 1,5 metreyi koruyun afişleri, markette belli sayıda insan olunca kapıyı kapatmalar; market arabalarını dezenfekte etmeci çocuklar filan ( oğlanın elinde bi bez günde yüz tane arabayı dezenfekte ediyo güyya) ama öyle şeyler... mesela Maske takmıyoruz o derece rahatız yani.

- Maske takmıyor musun? Markette filan?

- Takmıyorsun; Çünkü kimse takmıyor. Bi sen takarsan seni Covid sanıyorlar bi tuhaf oluyor yani. sadece trende zorunlu.  

Aaaa ama asıl film; evlerin içinde aynı odada 3 kişiden fazla insan olmayacak. 

- o nasıl kural yav?

-evler küçük ya burda metrekareye göre bi hesap yapıyor. Eve eş dost komşu çağırmak yasak. 

- E nerden bilecek?

- Valla biliyor; geçen gün mantı yapan Türk kadınlarını basmış ceza kesmiş , gazetede yazıyordu.

- Puahhh! Ben de tam diyecektim Türkler nasıl uyacak bu kurala diye biz de çoluk çocuk malum....

-Yok valla Türk Hollandalı fark etmiyor.

-Martin Garix’i almış polis Amsterdam’da. çok güldük Maria’yla.

-Ne diye?

-Bu safım koronaya özel parti veriyorum diye instagramdan anons geç. Amsterdam’daki dairesinden konum bildir. Online olduğunu belirtme. Polis zart diye basmış evi, almışlar bunu karakola sen hayırdır? korona korona ne partisi veriyosun diye. Sonra işin aslı anlaşılmış da...

-Hey allam! ne kafalar.

- sorma.

Onun için evden çıkmıyorum. Böceğe döndüm.

- işi naaptın?

- ücretsiz izin...

- evden calışma yok mu?

- Tilburg ofisinde yok. Biraz daha burada kalırsam gerçekten Gregor samsaya dönüşeceğim söyleyeyim.

- Kime?

-Boşver.  Istanbul nasıl?

- Kötü. İşte biz de tedarik hesapları yaparaktan üç günde bir yaptığımız  market alışverişini bir haftaya çıkartmak suretiyle en fazla kaç gün alışveriş yapmadan yaşayabiliyoruz pratiği yapıyoruz. Kafaları yiyoruz öyle. Apartman içi gün yapan Anneleri zaptetmeye filan çalışıyoruz. Sokağa da çıkamıyorlar  ya apartman içinde tam gaz.  Öyle yani. 

- Benimki zaptedilemiyor. Geçen jandarmaya yakalanmış marktette. Kaç yaşındasınız diye sormuş jandarma?

- Eyvah yemiş mi cezayı?

- sence?

- benim bildğim yememmiştir. Kadınlara yaş sorulmaz çocuğum diye azarlamıştır bilmiş bilmiş haliyle diye düşünüyorum. 

- Yok. direkt 55 demiş. 

- ahahaha! eee?

- e tabi asker buna yok artık gibisinden bakınca; beğenemedin  mi? diye fırçalayıp yürümüş. Jandarma arkasından bağırıyormuş teyze cezai işlem uygulanır bi daha çıkma filan diye....

- Hay allah iyiliğini versin. Beklenir ondan. 

- Sorma çok fena. herşeyi en çok o biliyor. Duygu sömürüsüyle zaptetmeye çalışıyorum; uzaktayım aklım sende kalmasın filan diye... iyice rolleri değiştik yani. 

- Yaza doğru uçuşlar açılınca gelirsin.

- Haziran’i bekliyorum. 

- Hepimiz bekliyoruz. Bekliyoruz da... belirsizlik.


Drifter telefonu kapattıktan sonra saate baktı. saat yedi filan değildi. Gregor Samsa gibi erken kaldırılma konusunda şikayet edecek bir durumu yoktu. Her ne kadar zinde hissetmese de epey uykusunu almış olmalıydı. Fakat genel şikayet için ruh hali müsaitti.

Niyeti önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst kahvaltı etmek ve ne yapacağına ancak ondan sonra karar vermekti; çünkü yatakta düşünerek mantıklı bir sonuca ulasamayacağını artık iyice anlamıştı. 

Bu kafa iznini daha ne kadar sürdürebilirdi? 14 gün karantina hakkını kullandıktan sonra bronşit geçmişini bahane edip vakalar azalıncaya kadar ücretsiz izin talep etmişti,   ama bir noktada işe geri dönmesi gerekecekti. Vakalar azalmasa da Hollanda kapatmaya gitmiyordu.  Ne zaman işe geri dön diyeceklerdi?Bir gün senyorlardan biri Gregor Samsanın patronu gibi kapıya mı dayanacaktı? Bekleyip görmektense harekete gecmek gerekiyordu ama son bir aydır karantinanın tadını çıkartmakla meşguldü drifter.  sezon sezon diziler izleyerekten; YouTube yemek kanallarındaki yemek tariflerine takılaraktan; tuhaf makyaj teknikleri; gua sha yüz masajı ve manikür sanatı vidyolarıyla yaratıcı saatler geçirerekten bir günü bir diğer güne eklemeye alışmıştı. Çoğu zaman saate bile bakmıyordu, tarihi sorsan bilmezdi. Belirsizlik gibisi yok dedi kendi kendine. 

tam o esnada telefonun ekranında bir mesaj belirdi. 

‘selamlar umarım iyisinizdir; biz maalesef epey sıkıntılı bir durumdayız, bu ayki kirayı ne yazık ki zamanında yatıramıyorum çünkü restoranı kapatmak durumunda kaldık. Ödemeler durdu. Maaşım yatırılır yatırılmaz size ileteceğim. Umarım ay sonunu bulmaz.’ 

Tatatatam!!! tatatatam!!!

Tam da yüz yogası seansına başlayacakken alçak covid yine aynadan sırıtıyor nanik yapıyordu. 

Evde kalırsan covid diye bişey yokmuş; geçen gün biri öyle ahkam kesiyordu. Al işte nasıl yok! 

Yine haklı çıkmıştı. çok da şok bir durum değildi aslında bugün yarın bekliyordu böyle birşeyi drifter. 

'sorun yok, kendinize dikkat edin’ diye kısa bir mesaj göndererek yüz yogası videosunu açıp yüzünü şekilden şekle sokarken; ücretsiz izinde olduğu halde bir maaşlık tatil parasını yatırmış olan şirketine bir namaste çekesi geldi.   

Ama drifter ileriyi görebiliyordu. Evden çalışmanın mümkün olduğu bir iş bulmak lazımdı. Bugün Covid 19 yarın 39. Bundan sonra böyle çünkü. Dünyanın içine ettik. Bağışıklığın içine ettik. Asıl virüs biziz. 

Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli dedi Drifter, tıpkı Gregor gibi kendine.

'Ne var ki aynı çabayı bir kez daha harcamasının ardından, derin bir iç çekişle yine eskisi gibi yattığında bacaklarının da birbirleriyle büyük olasılıkla eskisinden beter boğuştuklarını görüp bu başına buyrukluğu dinginliğe ve düzene dönüştürebilmek için herhangi bir olanak bulamadığında, artık yatakta kesinlikle kalamayacağını, yataktan kurtulması için en ufak bir umit ışığı bulunsa bile, bu uğurda herşeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlı, hem de olabildiğince soğukkanlı bir düşünme eyleminin çaresizlik içerisinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu anımsamayı unutmuyordu.’

- Belki de taşınmayı düşünmelisiniz efendimiz. Başka bir şehir, başka bir ülke kim bilir?

- Sen de mi Turkiye’ye dönmekten ümidi kestin Olric?

- siz nereye ben oraya efendimiz.

- Oh hayat sana güzel valla! Düzenin kölesi olan biziz! oysa ne hayallerim vardı.

- 'Hürriyet kötü bir kavram’ dediydi üstat bir keresinde, öyle anlattıkları gibi özlenecek bir ortam değil dediydi;  Bu hürriyet insanın kulağına kötü şeyler fısıldarmış. 

- Hadi olriç hadi... git bi çay koy. 


AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER #13


Where are times when silence is a poem? 

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

Where are times when silence is a poem?

“There comes a time in each life like a point of fulcrum. At that time you must accept yourself. It is not any more what you will become. It is what you are and always will be. You are too young to know this. You are still becoming. Not being.” 
Büyücü; j fowles




...yenildi Kelimelere, Kelimelerle birlikte açtığı savaşta. Yalnızlık hep oradaydı.


AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER #10

Sayısız sığınak vardır, ancak kurtuluş yolu tektir; ama kurtuluş olasılıkları yine de sığınaklar kadar çoktur. Bir hedef var, ama yol yok: bizim yol dediğimiz şey, bir duraksamadır. 
                                                                                                                         Kafka


iki motivasyonum vardı. İlki; olanı biteni idrak etmek için bir sığınağa çekilme güdüsü; ikincisi ise kulübeye kurttan önce varıp, saldırıya karşı tedbir alma güdüsü.
Korku’da anlaşılmayacak birşey yoktur diyor Alfred Hitchkok. Sonuçta hepimiz çocukken birşeylerden korkmadık mı? bugün bizi korkutan şeyin dünkinden bir farkı yok pek. Kırmızı başlığın altından çıkan kurt kafası. Bu seferki yalnızca başka bir kurt.

Yola çıkmadan önce teçhizatlanmak gerekiyordu. Maske almam konusunda baskı vardı. Eczaneye uğradım. Kapı kapalıydı ve önünde sıra vardı. Kapının üstünde 'hepimizin sağlığı için lütfen sıraya uyalım.’  notu asılmıştı. Sırada bekleyen insanlara dikkat ettim,  herkes çok gergindi, normalde böyle kuyruklarda küçük küçük laflamalar, ortaya söylenmeler filan olur bilirsiniz; çıt çıkmıyordu. Beklerken sıkıldım ve çok yalnız hissettim; sık sık Hollandada hissettiğim yalnızlıktandı.
Sonunda sıra bana geldi ve dükkana girdim. Eczacılar maskeli değildi henüz. Maske satıp satmadıklarını sordum.  Uçağa bineceğimi maske istediğimi söyledim. Eczacı 'filtreli' öneriyoruz dedi, 'olur' dedim.
- First defense ister misiniz? alsanız iyi olur.
- Aslında ben de onu soracaktım. Annem ve babamın yanına gideceğim, biraz da tedirginim, bloker filan gibi bişey...
lafımı bitirmemi beklemeden, 'size bağışıklık sistemi kuvvetlendirici 15 günlük kür beta glukan, propolis tablet, el dezenfektanı, cep kolonyası,  filtreli maske ve first defense vermemiz gerekir' dedi.
‘öyle diyorsanız...’diyebildim.
Baktı teslim bayrağını çoktan çekmişim devam etti.
Beta glukan’dan üç kutu veriyorum anneniz babanız da kullansın, bir kutusu bedavaya gelecek.
'iyi ozaman’ dedim.
Eczaneden çıktığımda, hemen çıkar çıkmaz değilse de bir kaç adım attıktan sonra kendime geldim ve sinirim bozuldu, gülmeye başladım. Güpegündüz soyulmuştum. Direkt polise mi gitsem diye düşündüm. 'Memur bey  Galata Kulesinin üstünde uçan kuşlara baktığım için kuş başına 5 lira aldılar benden' diye şikayet edesim vardı. Fatura’da, maskeye tam 56 TL ödediğim yazıyordu.
hey allam...

Watsons diye bir kozmetik dükkanına girdim. Selpak ıslak mendil filan almak için. Ben girerken bir kadın söylenerek hışımla çıktı dükkandan. Kasiyer de arkasından bağırıyordu.
'Haksızsınız tabi, maaşımdan  kesecekler...’
yine olayın tam ortasına düşmüştüm. Kasiyer kızcağız sinirden titriyordu. Diğer çalışanlar yatıştırmaya çalıştılar. Bu esnada 'olay nedir?' diye sorabildim. Gülsuyu kolonyasının  alkol oranı tartışmasından çıkmış kavga. Müşteri kolonya bulamayınca kasiyer gülsuyu önermiş. Müşteri alkol derecesini sormuş, kasiyer 'aynı' demiş. Kadın da almış. 10 dakka sonra ağzı açık şekilde getirip kızın önüne atmış açık şişeyi. Meğer 70 dereceymiş satın aldığı gülsuyu kolonyası. 10 derecelik alkol farkından kavga çıkıyordu; insanlar o derece gergin ve sinirliydi.




HAVAALANI
Taksinin bagajından bavulumu çıkarttım. İç hatlar gidiş kapısı sensörü beni görüp kapıyı açtığında bir bilim kurgu filminin havaalanı sahnesine düşmüştüm sanki. Kesinlikle 1 hafta öncesinden eser yoktu. Hersey çok farklıydı. Bi'kere garipsenecek kadar kalabalıktı ve etrafta dolaşan maskeli insanlar vardı. Herkes nereye gidiyordu böyle? O gergin enerjiyi vücudunuzun her hücresinde hissediyordunuz. Tedirginlik bulaşıcıydı, korku bulaşıcıydı, gerginlik bulaşıcıydı, çünkü korona .bulaşıcıydı. 
İnsan?
bulaştırıcı.
Herkes birbirine bulaştırıyordu korkusunu. 
Bizim gibi kalabalık ve fazla içli dışlı sosyal yaşama alışmış toplumlarda bu bir avantaja dönüşebilir; tedbir artar diye düşünmüştüm önce. Ama o gün kimsenin benim de dahil bir başkasının aldığı tedbire güvendiği yoktu. Diken üstündeydik. Uçağa alınmayı beklerken yanıma bir kadın oturdu. 3 m maskesi, ellerinde eldivenleri vardı: boğazını kapatan bir fular... Ben henüz takmamıştım maskemi, uçağa binince takarım diye düşünüyordum. Onu öyle görünce takmaya karar verdim. OOOvvv bu kadar rahatsız birşey olduğunu düşünmemiştim takana kadar. Önce boğulacak gibi oldum. Burnumdan mı ağzımdan mı nefes alsam bilemedim. Anında çıkartma refleksi gösterdim ama özellikle uyarmışlardı. Maskenizi taktıktan sonra olabildiğince maskeye dokunmamaya çalışın. Asla ikide bir takıp çıkartmayın. Elinizle taşıdığınız virüsü bakteriyi maske sayesinde bünyenize kolaylıkla davet edersiniz demişlerdi. Işte o an 'The fucking end of the world' diye düşündüm. Bundan sonra bu şekil mi yaşayacaktık? Yarım ve ılık nefesler soluyarak... yağmurlarda ıslanmak istedim. Yola çıkmakla aptalca birşey yaptığımı da düşünmeye başlamıştım. Bu psikolojiden kurtulmam gerekiyordu. Maskeli kadının yanından kalkıp tekrar dükkanların olduğu bölüme doğru yürüdüm. D&R’ı gördüm. Ne kadar OT, Kafa, tuhaf vs. varsa topladım. Kendimi meşgul etmeye karar verdim. Uçağa biner binmez kulaklıklarımı taktım Bodrum'a inene kadar kafamı kaldırmadan okudum.
 Ne okudum, ne anladım hatırlamıyorum ama tek birşey düşünüyordum artık hiç birşey eskisi gibi olmayacaktı ve akli dengemi korumak icin eskisinden daha çok çaba sarfetmem gerekecekti. 
’Tutun kızım düşeceksin' diye uyardı ve  uyandırdı bi teyze sesi.
havaalanı otobüsünün içindeydik. Tutunmuyordum ve shuttle hareket edince dengem bozulmuştu haliyle. 
‘Yaa teyzeciğim işte onu yapamıyorum ben, bi yapabilsem'

Spinoza’nın dediğine göre; insanın stabil durumunu korumasının ilk şartı var olmayı istemesiydi. Var olmaya mı yok olmaya mı meyilliydim buna bi karar vermek gerekirdi.
‘Live or die but don’t poison everything!’

Tutunmaya çalışmayıp var olmaya karar verdim. Pekiala tutunmadan da varolunabiliyordu. Bulut gibi. Varlık yokluk söz konusuyken tutunmanın önemi yoktu. En azından o gün öyle hissediyordum. Diğer hissettiğim şeyler ise, sinir bozucu bir başağrısı ve yorgunluktu.

bavulumu alır almaz kendimi tuvalete attım ve olabildiğince dezenfekte etmeye çalıştım üstümü  başımı. Bütün kaslarım gerilmişti, sanki her yerimde virüs varmış gibi hissediyordum. Uzerimdeki sweatshirti çıkartıp bir poşete koydum. bavuldan yenisini giydim. Eczacnın verdiği dezenfektan spreyle bavulumu, çantamı, telefonumu elimin değebileceği herşeyi temizlemeye çalıştım. Yaptığım herşey saçma sapan geliyordu ama kendimi alamıyordum. Saçımı da yıkasam mı diye bile düşündüğümü itiraf ediyorum. Tek kaygım bizimkilere virüsü götürmediğimden  emin olmaktı ve ne yazık ki hiç değildim. Sürekli kendimi yokluyordum. Ateşim var mı boğazımdaki kaşıntı neden? Bu baş ağrısı da nerden çıktı? Midem de mi bulanıyor yoksa? vs. vs.
Lavaboda elimi yıkarken bir kaç kere vazgeçmek geçti içimden. Sonra deliliğime hakim olmaya karar verdim. Bir kaç nefes aldım dışarıya çıktım. Bizimkileri aradım. Beni almak için geldiklerini biliyordum. 

Annem sarılmak icin atılacak gibi oldu hemen durdurdum. Babam bavulumu bagaja koymak istedi ona da izin vermedim. 
-herkes bi geri çekilsin.  diye şarladım, dakka bir gol bir.
‘Tamam tamam’ diyerek sindiler. 


LİMON AĞACI

Paranoyayı üzerimden atmak kolay olmadı. Özellikle ilk bir kaç saat yanıma yaklaşılacak gibi değildi. Keçileri iyice kaçırmış olduğumu düşünüyorlardı. Bir makine çamaşır yıkadım. Çamaşırları asarken annem aşağıdan seslendi; 

-çayını karton bardakta mı istersin?
-anlamadım?
-hayır içtikten sonra imha edeceksen, yazık olmasın ince bellime.  
 
alay ediyorlardı tabiki benimle. Çünkü onlar için endişeleniyordum.

Çayımı alıp bahçeye çıktım. Hava öyle ılık öyle güzeldi ki... Mucizevi bi coğrafya diye düşünüyor insan baharla coşan toprağın üzerindeki bitkileri, çiçekleri, yeşili ve bilimum diğer renkleri görünce.
Sonunda rahat bir nefes almıştım. Herşey yolundaydı.
Burada bekleyebilirdim dünyanın sonunu.

Limon ağacına takıldı gözüm.
when life gives you lemons... çayına atacaksın bi dilim.
tamam tamam cıvımak yok.
hayat sana limon verdiyse yüzünü ekşitmek yok.
zaten o kadar ekşi değiller, bu ağaçtakiler tatlı limon. Meyve niyetine yersin, o denli.
Hayat sana limonun bile tatlısını veriyor ve sen...

orada o bahçede yeni yeşeren baharın içinde otururken belki rahatlamış; fakat aynı zamanda oldukça umutsuz olduğumu hissettim.
Şöyle bi not almışım diziyi izlerken.
’sometimes doing the right thing feels like commiting a crime.'

evde kal!

Bizim gibilerin evde kalabilmesi için kimlerin kalmaması gerekiyor bu memlekette?

Ah drifter ah!
'gökyüzünün altında gevşemiş onun bunun üzerine kafa yorup duruyor. Emeğin doğasını düşünüyor. Avareliğin doğasını ve göğün kendisini.... '



1 Haziran 2020 Pazartesi

AÇIK VE SEÇİK BIR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER #9



'Ne yapmalı? Bu soruya hemen bir karşılık bulmak istenirse, elbette salt aklın verisiyle, ya da oradan buradan derlenmiş bir iki düşüncenin bileşimi ile bazı geçici çareler ortaya atılabilir. Insan ilk bakışta bu geçici çarelerin kendi buluşu olduğunu sanabilir. Oysa örneğin salt aklın verisi diye nitelendirilen kavramın biraz incelenmesi, bunun çoğunlukla toplumun etkisiyle elde edilen kalıplar olduğunu gösterecektir. Salt aklın verileri, insanı gevşetmeye fırsat vermeyen amansız bir çalışmanın zorunluğuna itebilir. Oblomovluk ve eğlence düşkünlüğü dünyada eşi görülmemiş bir baskıyla yok edilmek istenebilir.Bütün  kişisel bunalımlar ucuz yaşantılara dönüşle ilgili bütün buhranlar birer birer sindirilmek istenebilir. Herkes zaaflarını gizleyerek yalnız güçlerini ortaya koyar.işte görünüşte toplumsal eylemi gerçekleştirmek, ileriye götürmek için salt akılla bulunduğu sanılan ve her çeşit eylem icin kaçınılmaz ilkeler olarak ortaya atılan bu temel davranışlarda bile, kişinin ve çürümüş toplumun değiştirmek istemedikleri öz varlıklarını bilinçsizce koruma isteminin gizli baskılarını arayacaksın! Bilimsel bir kuşkuyla önce bütün zaaflarını çekinmeden ortaya atacaksın! Olmadık bir yerde ortaya çıkmalarını önleyecek ve toplumsal eylemdeki ortaklarını umutsuzluğa düşürmekten böylece kurtulacaksın.' 


Öğlene doğru Gökçe’nin telefonuyla uyandım. Panik tonu vardı sesinde.

- Nerdesin sen?
- Galata’dayım.
-Napıyosun orda?
-Kitap okuyorum.
-onda mi kaldın?
-Hayır!
-Doğru söyle nerdesin? Akşam da bi tuhaftı sesin nerde kalacağını geçiştirdin.
-yaa... akşam geç oldu sonra...biraz da içtik,  e siz de işe gitceksiniz diye...
-eee
-Büyük Londra oteli var ya perada, orda kalıyım dedim.
-Anlamadım?
-Neyi?
-Sen otelde mi kaldın yani gece?  Tek başına!
-evet sen de yap arada, iyi gelir. Nolmuş yani alla alla?
- noolsun...Her neyse,
haberleri gördün mü bari?

-noolmuş?
-Turkiye’de ilk korona vakası.
-nerde?
-onu bilmiyoruz.
-kimmiş?
-bilinmiyor. Ama bakanın yuzu çamur gibiydi valla. Çok vaka var da saklıyorlar diyolar.
-olabilir geçen gün maçta Mehmet de söylüyordu; pilot arkadaşı varmış. Bizzat pozitif testli yolcu taşıdığını söylemiş. Güyya Ankara’da bir otel, bir aydır karantinadaymış filan. Gerçi bu işin desenformasyonu çok olur onu da hesaba katmak lazım.
-Bana bak, kalk gel oralarda kalma. Bak virüs filan kaparsın almam seni eve.
-çok geç.
-neden?
-yahu benim şu anda korona olmadığımı nerden biliyorsun? Belki de çoktan kaptım. Semptomlar hemen çıkmıyor ki.
-Ya valla bak, daha dolanma ortalıkta ya gir, ya çık.
-Eyvallah; bi Engin Abiye uğrayacağım oradan geçerim size.
-iyi.
-Döner alıyim mi gelirken?
-Hayırrrr!!!.
-iyi be ne kızıyosun?

Sonunda canım Turkiyem için de itiraf zamanı gelmiş; masa toplanmış, Korona vakalarının açıklanmasına karar verilmişti. Kamuya bilgi vermek şarttı, ancak bu bilgi nasıl verilecek ne kadarı verilecekti? mültecisiyle, evsiziyle, işçisiyle, işsiziyle nüfusu 80 milyonu geçmiş bir ülkeye salgın tehlikesi haberi nasıl verilecekti? Vuhan unutulmuş; artık odak Italya’daydı. Italya ve İran çığrından  çıkmıştı. Ölü sayısı Italya'da günde beşyüze, iran'da ikiyüze dayanmıştı.
Dünya sağlık örgütü 'transparency' diyordu.
Hadi ordan. sensin transparan!

Haber bültenleri tekrar seyredilmeye başlanmıştı.
ilk günler şöyleydi kamu bilgilendirme işi hatırlayalım;

Üzülerek bildiriyoruz Türkiye’de ilk korona vakasının yerini,  konumunu, yaşını, önceki sağlık durumunu bildiremiyoruz. Yanlış anlamayın güvenlik açısından hep. Ancak ellerinizi yıkayın. yalnız öyle eskiden yıkadığınız gibi şıpınişi değil,  'doktor el yıkaması' diye birşey var, açın bakın internetten; Mehmet Öz Amerikan komikçisi programında gösteriyor, iyice öğrenin öyle yıkayın. Tamam tamam, su kesilmeyecek! valla bak, borcu olanın da suyu kesilmeyecek! Güzelce yıkanın. Virus 80 derce alkolde ölüyor kesin bilgi, yani evet!  kolonya büyük nimet,  bol bol sürün aman içmeyin. Bak içenleriniz olmuş, öyle birşey yok! aman ha! Bir iki ay dayanalım, yazın geçecek zaten; acık oturalım kıçımızın üstüne. Anne babamıza yaklaşmayalım, telefonla internetle iletişelim,  Ha bi de, bizim bu betimiz benzimiz atmış halimize bakıp da panik yapmayalım. Başı ağrıyan acile koşmasın. Bir iki güne korona hattı açıcaz zaten bi bekleyin.  Psikolojik olarak da çökmeyelim. O da virüs kadar fena çünkü.

Bence çok başarılıydı.
Halkımız bunu bu şekilde okuyup, kendi çıkarımlarını yapmadan, her kafadan fazla ahkam kesmeden denileni yaparsa herşey kontrol altında, super bi şekilde atlatırdık bu melaneti. Ama işte;
'There is something funny about the human condition, and civilized intelligence can be a joke of its own ideas.’

Panik bir anda alev aldı. İlk vaka, bizim komşu/ arkadaşın babası/ zonguldaktaymiş/Konya’da Konya’da/ hayır olm istanbulda! filan gibi yurdun pek çok yerinden değişik ilk vaka haberleri geldikçe; vaka sayısı toplamı  problemi kesin olarak çözülemese de; işlem sonucunun 1 olmadıgı anlaşılıyordu.
Artık izole ama hepimiz bağlıydık. Özellikle haber bültenlerine ve ardandan doktor-yorumcu; uzman yorumcu’lu korona özel sessionlarına.

bir kaç gün boyle telefon elde; kulak televizyon’da yaşadık.

Benim favorim Mehmet Ceyhan’dı. taaki şey diyene kadar...(neyse boşverin orasını)
Evet Mehmet Ceyhan’ın söylediklerini ciddiye alıyordum. Çünkü sakin sakin başlıyor ama sonra sinirleniyordu, yayını terk ediyordu. O bi tane kıvırcık var, her akşam onu haşlıyordu.
Özellikle işte Türk genine daha az bulaşıyor filan gibi geyikli doktorlara çıkışması hoşuma gidiyordu. Bir keresinde ağlatacaktı beni hatta. O şuursuzlardan biri şöyle bir yorum yaptı canlı yayında, 80 milyonun önünde utanmadan:
‘Yani biz panikliyoruz korkuyoruz da şu da bir gerçek, virüsun öldürme oranı %5 in altında aslında’ gibi bişey diyecek oldu.
Mehmet Ceyhan’ın yorumu şöyleydi.
'sizin anneniz babanız hayatta mı?  çünkü anneniz babanız öldüğünde ölüm oranı %100’dür.’

işte o an fena oldum.
Kalkıp mutfağa gittim, annemi aradım. Babam açtı.

- naber?
- iyidir yavru kuş senden naber, nasıl gidiyo Istanbul?
- yavru kuş mu? pişmiş tavuk diycen artık, bahtsız bedevi de olur?
gülüyor. Gel kızın arıyor diye sesleniyor anneme.
Anneme tutuşturuyor telefonu, programa geri döne derdinde bir an önce belliki. Tüm Türkiye gibi o da kilitlenmiş televizyona.
annemin ilk sorusu:
- naptin, ne zaman donuyorsun hollanda’ya?
- valla ne bileyim, biletim pazara da, şimdi baktım Tilburg’da durum kötü görünüyor. sadece bugün 87 yeni vaka diye açıklamış sağlık bakanlığı, 10 kişi ölmüş. Hergün double yapıyor rakamlar.
-yaa vah vah.
-hiç dönesim yok şimdi. Bi Maria’yi arayıp, yoklama çekicem ona göre bi aksiyon almam lazım.
-buraya gel, azıcık tatil olur.
- anne sen kaç yaşında olduğunu düşünüyorsun? bangır bangır bağırıyorlar 65 üstü risk grubu, ananıza babanıza yaklaşmayın diye... sen hangi alemde yaşıyorsun acaba? Bi de ben, okadar yurtdışından geldim; daha kendim covit miyim değil miyim belli değil.
- Yahu o öyle 14 gün dediklerine bakma 4-5 günde belirtiler çıkıyormuş. 14 gün max. güvenli olsun diye.
- e belki ben hafif atlattım;  zaten geldiğimin üçüncü günü epey başım ağrıyordu boğazım da kaşınıyordu
- çok içmişindir de ondandır.
- hey allam güldürme beni.
- fazla evham iyi değil, sen beni dinle atla gel, madem dönmüyorsun Hollanda’ya,  biraz tatil yaparsın burda iyi gelir. Ben seni karantinaya alırım burda. O kanalları da fazla seyretmeyin, her kafadan bi ses çıkıyor.
- Siz niye seyrediyorsunuz?
-kim seyrediyor?
- e babam koştura koştura gitti sana tutuşturdu telefonu.
-Yok be, O film seyrediyor. Gelmişiz 70 yaşına, nasıl öleceğimizi tartışan adamları mı seyredicez? Insanı evhamdan, bunalımdan öldürür bunlar. sende!

annemin bakış açısı boyleydi.
Kafam karışmıştı haliyle. Bu kadın hayatım boyunca kafamı karıştırmaktan başka birşey yapmadı zaten. O kadar kendi fikrine güvenli, kendi dik kafalılığında tutarlı ve kararlıydı ki... söylediği herşey make sense’di.

Maria’yı aradım. O gün itibariyle Hollanda’da günler açısından açık ve seçik olma yolunda önemli adımlar atılmıştı. Rivm diye bir web linkine tıklayıp, o gün kaç kişiye test yapılmış, bu testlerden kaç kişinin testi pozitif çıkmış, bu pozitif çıkanlar demografik olarak Hollanda’da nasıl bir yayılım göstermiş; bu pozitif çıkanlardan kaç tanesi sağlık çalışanıymış, kaç kişi hastaneye yatırılmış bu hastaneye yatırılanların kaçı yoğun bakım ünitesine alınmış, kaç kişi vefat etmiş ve bu vefat edenlerin en genci kaç, en yaşlısı kaç yaşındaymış? Bir de yoğun bakıma alınan ve vefat edenlerin yüzde kaçının ciddi sağlık sorunları varmış öğrenebiliyordunuz.
Dahası,
Bu web linkindeki aktüel bilgi her gün saat 14:00 (yani Türkiye saatiyle 16:00, o tarihte) itibariyle yenileniyordu, Hollandaca ve ingilizce olarak.

Buna rağmen hala bir bakıma belirsizliğini koruyan detaylar yok değildi. Maria ısrarla gelme diyordu.
- Kapatmayacaklar işyerlerini bunlar. Herd immunity, en kötü intelligent lock down filan gibi birşeyler mırıldanıyorlar. Valla bunların niyeti kötü.
- İznim pazara kadar.
- mazeret bildirirsin. Ben de öyle yapıcam bir kaç hafta gitmeyi düşünmüyorum, evden takılıcam.
- Düşünüyorum da, işler daha kötüye gider de kapatırlarsa, kalırım burda; gerçi iyi mi olur kötü mü olur diye de kafam karışıyor. Başvurum var biliyorsun.
- Sürekli oturum izni için mi?
-Aynen, Haziranda başvurucam kısmetse.
-vay be becerdin bu işi desene. Seviniyorum senin için.
-Valla hiç emin değilim şu an becerdiğimden.
-Evet zamanlama çok kötü hakkaten. görüyor musun Santiago ne işler açtı basımıza?
-Ne dedin?
-Santiago diyorum.
-Nolmuş ona?
-E Hollanda’ya virüsü getiren O ya?
-Nası ya?
-Valla biz şirketçe ilk vakanın Santiago olduğuna inanıyoruz.
-Şu an şaka yapıyorsun değil mi?
- Hayır.
- Yav açıklanmadı mı?adam 59 yaşındaymış.
- O değilse de babası diye düşünüyoruz.
- Hayır niye böyle bir şey düşünüyoruz?
- Çünkü Santiago ortada yok.
-Nasıl ya?
- Valla Santiago kayıp.
-E ben gördüm onu.
-Nerde, nezaman?
-Buraya gelmeden önce. Bizim sokağın orada. Sapasağlam yürüyordu.
-Emin misin?
-Eminim tabi, Santiago’yu başka biriyle karıştırman mümkün mü?
-Doğru. Bak bu çok ilginç, çünkü karnavaldan beri onu son gören sensin öyleyse. Telefonu filan kapalı hep.
- E gitmedi mi kimse evine?
- Ben gitmedim, ama muhakkak ulaşmaya çalışan olmuştur. Şu an kimse kimseye gitmiyor zaten.
-vay canına. çok merak ettim şimdi. Gelişmelerden haberdar et ve kendine dikkat et bak.
- Sen de, ve gelme!



Telefonu kapattıktan sonra Hollanda’ya dönmeden bir kaç gün de olsa Annemlerin yanına Bodrum’a gitmeye karar verdim. Olric’in de dediği gibi en kötü yakarım dönüşü diye düşündüm.
Gökçe bu kararı son derece riskli ve aptalca bulsa da iknada başarılı olamadı. Biletimi almıştım yatmadan önce.



Devamı gelecek! :)

31 Mayıs 2020 Pazar

AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER #8

'Mısra 509: Gene böyle yaldızlı ve...

Tarih bir tahriften ibarettir. tarih geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.’'

ve bir de ne demişti şair
''tabir edilesi değil
tamir edilesi rüyalarım var.''

Haftasonu rüya gibi geçmiş; arkadaşlarla hasret giderilmiş, sivas maçı berabere bitmiş, epey bi sigara ve alkol tüketilmişti. Yeni hafta baslamış, gece yürüyüşünden mütevellit gözaltındaki kadınlar -32 tanesi birden- sabahın ilk ışıklarıyla serbest bırakılmış, herkes işine gücüne dağılmıştı. Ben de telekom, banka şubesi, noter, vergi dairesi filan gibi sevimsiz işleri biran önce bitirip azıcık keyfini çıkartmak istiyordum şehrin. Ama nereye gitsem turist muamelesi çekiyordu istanbul bana. Özellikle Gayrettepe telekom maceram fiyaskoydu. Bildiğim yollar bildiğim yerlere çıkmıyor, binaların giriş kapıları açılmıyor, metroya binicem, akbilim bile yükleme yapmıyordu. 'Vay anasına, varsan baksan iki yıl uğramadık!  Dünyanın hiç bir yerinde bu kadar yabancı hissetmedim' diye düşündüm. O beylik cümle var ya; 'İçine etmişler şehrin!’;  hah işte, sağa sola bakıp içimden sürekli bu cümleyi tekrarlıyordum. Ama sonra birşey oluyordu mesela;  metro’da bi genç, akbilimin çalışmadığını görüp ’ben basarım siz geçin‘, diyor; bankta oturan amca, 'girişi arkaya aldılar kızım, soldan dönüver' diye işaret ediyor, bi köpek miskin ve ’başımı okşasana acık’ bakışlarıyla bacağıma sürtünüyor, bi kedi miyavlıyor, aygazvari salak bi korna sesi duyuluyor ve bütün bunlar beni gevşetmeye yetiyordu.

Ilk günler akşamları epeydir yüz yüze görüşmediğim insanlarla buluşup, musaitlik durumuna göre yemek yiyor; kahve veya bi kadeh bişey içiyor; sosyal bağlantıları taze tutma girişimleri gibi tutunma refleksleri veriyordum. Her reunion beklediğim tadı vermiyordu yalnız. Muhabbetin bir yerinde bir mekandan söz açılıyordu mesela; ‘aaa orası kapandı tatlım; o binanın altına bilmem ne açıldı.’ 'Kemaller mi, hiç görüşemiyorum, galiba onlar da Izmir’e taşınacaklardı filan gibi cümleler geldikçe ve ben kafayı buldukça daha moody bir hüzün çöküyordu içime. Ayrıca insanlarla iletişim halinde olmakla, fiziki dünyada sosyalleşmek arasında büyük fark vardı. Iki yıldan uzun bir süredir görmediğim dostlardan biriyle otururken ayıldım ki, ben artık bu şehirde yaşamıyordum ve her ne kadar hayatındaki değişikliklerden haberdar olsam da, aslında bu değişikliklerin onu ne kadar değiştirdiğinin farkında değildim.
Nereye dönecektim ben? Ne sanıyordum? yarın da bugün gibi mi olur sanıyordum o gün?

Kafamda Keane çalıyordu. tatlı tatlı sokuyordu lafı.
you say you wonder your own land, but when I think about it, I don’t see how you can

Önce Olric yapıyor sandım. Oysa o pek dayanıklı değildi içmeye; birinci kadehte sızar kalırdı cenin vaziyette bi köşede.

susmuyordu Keane.
you’re aching,
you’re breaking
and I can see the pain in your eyes,

says everybody’s changing and I don’t know why.’
Mırıldanıyor musun sen? dedi Ebru.
Bazen dedim.
Bi kadeh daha söyleyelim mi? diye sordu. Hayır dedim, artık kalkayım, bu aksam Gokce’deyim geç olmadan evin yolunu bulayım, malum beyaz yaka onlar, yarın işe gidecekler, efendi gibi kapıyı çalarak gireyim eve.
Peki dedi. Çok özlemiştim seni. Neyse yakında döneceksin, araya kapatırız.
kafenin önünde öpüşerek ayrıldık. O caddeye doğru yürüdü ben asmalı’dan aşağıya... Bulvara inip cihangire gitmek için bi taksiye binecektim. Akşam kızıllığı içime işledi. Sanki burnumdan girdi boğazımdan geçti, midemi yaktı resmen. Yürüsem mi dedim biraz. Perapalasın oraya çıktım. Pera müzesinin önünden Galatasaraya yürürüm diye düşünüyordum. Tuyapın orası tuhaf bi otopark-tostçu filan gibi bişey olmuş. ’Kime peşkeş çekmişler acaba burayı, manzarası da on numaradır buranın’ diye düşündüm. Ama o kadar itici ki, insanın içinden oturup bi çay bile içmek gelmiyor yani. Yanında da o çirkinler abidesi trt binası. Güzelim Londra otelinin tam karşısında aynalı bir saçmalık. Aynalı bina nedir kardeşim orada? Ve bu devlet televizyonunun binası yani. Herşeyi dönüştürdünüz de, bi buna mı yok bütçe? Hayret. Ben Londra otelinin yerinde olsam, ön ayak olur, bi kampanya başlatırım şu trt binasını yenileme için para topluyoruz Allah rızası için desen...etraftaki esnaftan ; müşteriden filan... diye icimde söylenirken;
Kafamı kaldırdım.
Londra oteline şöyle bir baktım.
Balkonlu odalarına.
Öyle esti ve kendimi resepsiyonun önünde buldum. Balkonlu odalardan müsait olan var mı diye sordum.
3. kat balkonlu oda müsait dedi resepsiyonist arkadaş.
Kimliğimi ve kredi kartımı uzattım.
Ödemeyi çıkarken alırız, kimlik yeterli dedi.
- Papağan duruyor mu?
- Tabiki. Duvarın arkasında.
- eskiden barın yanında durmuyor muydu?
- ara ara yerini değiştirmemizi istiyor.
-Keyfi yerinde mi?
-yerinde yerinde.
-Konuşuyor mu?
-Canı isterse.
-yabani yine yani.
-yaşlı da.
-Bi türk kahvesi alabilir miyim odaya?
-Tabi siz çıkın ben göndertiyorum.


Odaya çıktım. Dökülüyordu, ama temizdi. Tam beklediğim gibiydi.  Bakımsız mobilyaları ve old fashioned dekorasyonu yıllardır aynı. Bu otelde sadece yataklar yenilenir. Istanbul’da değişmeyen çok az mekandan biridir Londra Oteli. Yıllardır aynı aile tarafından işletilir, odalar makul fiyatlıdır, temizdir ama sadece ihtiyaç halinde masraf yapılır. Ve otel çalışanları süper insanlardır. Güvenlidir. Bundan yıllar önce perada bi kulüpte anahtarımı kaybedip sabaha karşı sokakta kalınca keşfetmiştik burayı. Şans işte.
Biliyordum zaman durmuştu Londra Otelinde. Sanki bir isyandı. Biliyordum değişmediğini. Ve ben doğru yerdeydim. Hay impulsiveliğimi seveyim. Gökçe’ye gelmeyeceğimi haber verdim beklemesinler diye. Sonra da balkonda kahvemi içtim bir güzel, halis uzerinden güneşi batırdım ve balata karşı fotoğraf çektim. Çok huzurluydum.










"I get these moments when I have to lie down because everything feels sort of too much and I look up and see the blue, or the grey, or the black and I feel myself melting into it. And, for like a split second, I feel free. And happy. Innocent. Like a dog, or an alien, or a baby."





DEVAMI VAR HALIYLE....

30 Mayıs 2020 Cumartesi

AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER # 7


Pazar günü Istanbul’a uyandım. Hava güzeldi. Çok güzeldi. Acıkmıştım. Bizimkiler sağolsunlar oldukça organik bir kahvaltı hazırlamışlardı simit çay detaylı. Ama ben pide, lahmacun, börek filan yemek istiyordum sabah sabah. Yiyeceğimden de değil belki; masada olsaydı...  Simit, çay, beyaz peynir, organik zeytin; çeşitli otlar; özlediğim şeyler bunlar değildi. Tilburg’da kralını buluyordum bunların. Evet, simit de dahil.
Bişey demedim. Çıkıntılık yapmak, mide bulandırmak, heves kaçırmak istemedim.

 Ne demiş Dostoyevski?

Bana kalırsa insanın en iyi tanımlanması şöyle olmalı: İki ayaklı nankör bir yaratık. Hepsi bu kadarla kalsa gene iyi. Çünkü böylece en büyük kusuru unutulmuş olurdu. İnsanın en büyük kusuru, Nuh tufanından başlayıp Schlezwig-Holstein dönemine değin süren, alnının kara yazgısı olan erdemsizliğidir. Erdemsizlik ve buna bağlı olarak ölçüsüzlük. Ölçüsüzlüğün erdemsizlikten ileri geldiği çoktandır bilinen bir gerçektir.

Erdemsiz damgası yememeli insan bi lahmacun uğruna.

Çayımı tazelemeye kalktığımda Merve’ye mesaj geldi. Telefondan başını kaldırınca sordu:

- Akşam gece yürüyüşü var gelicen mi?
- O ne be?
- kadınlar günü şeysi.
- Kadınlar günü mü?  sahi, 8 mart değil mi bugün? zaman, mekan, durum... hepsi karışık bende şimdi daha bi kendime gelemedim. Gece yürüyüşü de yeni moda mı?
- Feminist gece yürüyüşü. Bu sene bi başka coşkulu. Kadın cinayetlerine protesto filan.
- Yürütmezler yav olay çıkar.
- Çıkar, çıkıyo tabi, olay çıkmadan olmaz zaten.
- Akşam maç var ben maça davetliyim,  sen yürü.
- yook, pazartesi iş var yürüyemem ben de.
- e sen yürüme, ben yürüme; kim yürüyecek?
- yürürler onlar dert etme sen. hahaha!
- Hem kadınım, hem emekçiyim ben. simdi de tatildeyim. Bi çay da bana doldur ayaktayken.

Sonra bi kuş geldi balkon demirine tünedi.



'sohbet muhabbet bi yere kadar, bi çıksana balkona' der gibi baktı.

Balkona çıktım. Denize baktım. sol köşeden,  kıvrılan akyolun üstünden boğaz görünüyordu, bir iki gemi vardı hatta. Tam karşımda ise set set binalar; kimisinin yüzleri soyulmuş, iyice eskimiş; kimisi yenilenmiş. Tuhaf bi texture. Başkurtla pürtelaşı ayırt etmeye çalıştım. On küsur sene önce Başkurtta oturduğum evi aradım bitişiknizam balkonların içinde. Biri önde biri arkada iki odası vardı.  Üçlü kanepem sığmadığı  için balkona koymuştuk. freelance çeviri yaparak haftasonuna partileyecek parayı kazanmaya çalıştığım gamsız hayatımın o doneminin pazar günleri geldi aklıma ve o kanepe balkondaki... bütün gün sigara sarıp kuşları seyrettiğim üstünde. Gökçe’ye sordum.
- Başkurttaki evimi hatırlıyor musun?
- evet tabi.
- şu yıkık binanın iki çaprazındaki mi sence?
- bakayım... hımmm.... yook bence buradan görünmüyor. o gösterdiğin çok yukarda; sıraselvilerin ucu ora.
- hadi ya?
- evet gözün yanılıyor. Bak şu binayı görüyor musun?  o Purtelaş'ta işte.
- aa evet sokağın kıvrıldığı yer. buradan görünmüyor haklısın. Ahmet’in bakkal da görünmüyor.
-yok görünmez.


Çok sağlıklı ve huzurlu hissettim bir an. Ve keyifli ve enerjik. Kendimi sokaklara vurmak, yürümek, bir iki mekana uğramak istiyordum. Ama bir tutukluk vardı bizim kızlarda, bi uyumsuzluk vardı aramızda sanki. Sıla hasretinin verdiği eforiye yordum. Onlardaki pazar mahmurluğuyla çarpışıyordu. Kimsenin benimle sokak arşınlayası yoktu haliyle.

Kahvaltıdan sonra bi bahaneyle kapının önüne çıkıp kedi sevdim; peynir filan verdim. Biraz yürüdüm, sonra biraz daha... Baktım kazancı, sonra Ülker sokağın başına gelmişim. Oldu olacak bi meydana çıkayım dedim, çıkamadım.
Meydan yoktu.
Panikledim.
Etap’a döndüm.
Etap’tan hesap sorasım geldi. ‘Sen buna nasıl izin verdin’ der gibi baktım binanın yüzüne. Sonra Garanti şubesine baktım aynı ifadeyle. Tekrar meydana döndüm. öfkemi kusacak yer arıyordum; kızacak biri, bişey. Kendime kızacak halim yoktu ya.  Ne eksik, tek tek ayırdına varmaya çalıştım. Boğazım yanıyordu. Gözlerimde daha önce hissetmediğim bir ağrı hissettim. Harbiye tarafına gözüm takıldı. Mete caddesi bi garip görünüyordu. Hayır hayır Mete caddesi ayan beyan görünüyordu. Durduğum yerden Mete caddesini görmek saçma birşeydi. Arkamı döndüm.Gezi pastanesi köşede duruyordu da yanında bir inşaat vardı. anlam veremediğim bir boşluk... Tekrar otele ve bankaya döndüm. Yıkılın karşımdan diyecek oldum.
Meydan yoktu. yok olmuştu. Yanımdan geçen insanlara Taksim meydanı nerede diye sorasım geldi? Burası! diyeceklerdi.
Olric ‘lütfen efendimiz, yapmayın.’ dedi. 'Nefes alın.’
Nefessiz kalmıştım.

- Peki ya hava kararınca ne olacak?

eller yukarı 

gece soğuktan diken diken ürpermiş bir meydan saati gördüm:bir,diyordu. tramvay rayları bilenmiş,gizli yağmurların hınzırlığından,kaldırımlar incecik ıslanmıştı. nikotin ve alkol sonra kolkola girdiler,hayalet taksilerin sabaha doğru aktığı köşebaşından,büyük parmakkapı sokağına devrildiler. bayrakları yırtılmış bir geceydi bu:her pasajında hain namluları saklanmış,her telefon zilinde ölüm haberleri parlayan;yıldızları dönük,yenik bir gece. arka beyoğlunda,allah bilir,her on dakikada bir kadın yırtılıyordu. birazdan orman bıyıklı çöpçüler,sokak aralarından,siklamen rujlu dudaklar,balgam tabiatında gözler,kesik memeler süpüreceklerdi. halbuki ömer haybo,iç cebinde,neuilly(seine) damgalı mektuplar;birbiir ardınca bitmez tükenmez cıgaralara biniyor,gecenin sabaha bulaştığı yerde asıl kaybettiğini,yani kendisini arıyordu:çirkin,tutkulara tutkun ve en önemlsi ulaşılmaz hergele! aslında ömer haybo kim? doğudan bakarsan yaşaması en yüksek S. saatinde bozulmış yarı gavur bir batılı;batıdan bakarsan hiçbir vakit gerçek kimiliğini "ibraz edememiş"uyurgezer bir doğulu! bütün bunların dışında cinnet çarşısının dişlileri arasında,(kim ne derse desin),ölümle alışverişi olan,yarı insan yarı alkol bir hayal!böyle böyle çarşımızın gerçeğine ulaşıyoruz:bir saatinden tut bir başka saaatine git,işte bu beyoğlunda ölünmekle çürünmek arası bir kirlilik yaşanıyor; tek tek,boyanmış dudak,kırık diş,traşlı ense ve bozuk böbrek olarak!
ama dur,önce beyoğlu kim? benim,yani beyoğluyum. piçim,bir rivayete göre bir bizans tekfurunun piçiyim,bir başkasına göre soho'nun ve st-germaindes-pres'nin. tünelin oralarda galip dede caddesinden başlıyorum; bar bar,otel otel,meyhane meyhane,bir alkol yalnızlık ve nikotin ağacı gibi açılıp,taksim meydanında bitmiyorum. nasıl bitebilirim? 



Devam edecek...

AÇIK VE SEÇİK BİR BAKIMA DA BELİRSİZ GÜNLER # 6


Mart haftasonu gelmişti. Temizliğe giriştim. Bir hafta sonra yola çıkacağım için evi temiz bırakmak gerekirdi. Tertemiz, bal dök yala olmalıydı. Babamdan kalma alışkanlık işte. Yok yok bu cümlede bir kelime hatası yok. Titiz olan babamdı bizde; annem aldırmazdı. Misafir geleceği zaman misal; ikimizi de hizaya çeken, yatak çarşaf nizamını, pasta börek ikram programını planlayan babamdı hep. Tatile gidileceği zaman da, tatil öncesi temizlik icadını çıkartan babamdır. Bi babam, bi Iskender zaten. Neymiş efendim? Tatil dönüşü yoldan gelmiş insan rehavetiyle, tertemiz evine girip, kahveni yapıp; bir hafta, 10 gün, 15 gün veya bir ay, her ne kadar zaman geçmişse o kadar zamandır uzak kaldığın televizyonunun başına geçip kanal değiştirecekmişsin gönlünce köpüğünü höpürdeterekten... Sen yokken neler olmuş bir bir havadisleri alıp normal hayata adapte olmaya çalışacakmışsın tertemiz.
yani eskiden öyleydi, televizyon seyredilirdi. Haber bültenleri filan...

Herneyse ben temizliğe giriştim. 'Cleaning' adını verdiğim bir playlistim var; temizlik yaparken hep o playlisti açarım. Yarısı bakkal.  Yani elektrik süpürgesi açıkken 'ayyy hangi parçayı kaçırdım acep son 10 dakika’da demeyeceğim bir playlist. Basement Jax’den 'take me back to your house' ile başlayıp, 'I belong to me so don't call me baby' ile biten bir playlist.

Öyle bir temizlik yapasım varmış ki, akşama kadar mıyıl mıyıl, süpürdüm süpürdüm sildim, arada kahve yaptım, kahve bitti ben silmeye devam ettim. Lambaların üstlerinden dolap içlerine kadar bütün tozları aldım. Kıyafetler bitti, kitapları yerleştirdim. bulaşık bitti tabak çanakları yerleştirdim, arada bir bardak kırdım. 'oohhh nazar çıktı' dedim; kırıkları süpürdüm. En sonunda her yerin bal dök yala vaziyette olduğuna kanaat getirince de yukardan ortanca bavulu indirdim. Bi iki parça birşey koyarak siftah yaptım. Sonra daha erken olduğunu düşünerek öylece bıraktım odanın ortasında ağzı açık vaziyette.

Yolculuğa ve Istanbul’a odaklanmıştım. Tilburg’da neler oluyor;  ofistekiler ne yaptı, Santiago ortaya  çıktı mı;  hiç aklıma bile takılmıyordu. Switch location, switch language, switch mode şeklinde kendimi yolculuk moduna sokmuştum. O hafta ofise gitmem de gerekmemişti. evden fazladan bir iki iş bitirmiş zaman kazanmıştım. Bunun da moda girmemde etkisi oldu tabi. Yola çıkmadan iki gün önce trenle Amsterdam’a gidip siparişleri aldım. Hollanda’da herşey sıradan görünüyordu. Trenler yoğun, sessiz kompartman herzamanki gibi sessiz ve dingin; tren camları kirli, düzlüklerde yayılan anguslar tembel, bilet kontrol memurları işgüzar, yel değirmenleri fırıl fırıl vs vs.

Amsterdam'dan dönerken akşam oluyordu; Trenden inince bisiklet parkına yöneldim; giderken kilitlediğim bisikletimi yüzlerce bisikletin arasından bulup çözdüm. Hava hafif kararmaya başlamıştı. Market kapanmadan gidip birşeyler alayım dedim. Marketin önüne geldiğimde sokağın karşısında Santigo’yu gördüm. Yine bir ayağını yere sürterek, elinde eskimiş bir market poşeti ile başı önde, pek etrafına bakmadan yürüyordu. Beni görmedi haliyle, bağırsam da duyacak gibi görünmüyordu. ayrıca ne diye bağıracaktım canım arkasından?
işte besbelli korona morona değildi, sapa sağlam alışverişini yapmış evine gidiyordu.  Markete girerken 'millet ne yaygaracı' dedim kendi kendime; Olric olsaydı yanımda, ona derdim de yoktu. Evde kalmayı tercih etmişti,  kusura bakmayayım da alışveriş yaparken çok çekilmez oluyormuşum.

Haklıdır belki de; alışveriş yapmayı seven biri olduğum söylenemez. Alışveriş  merkezleri ve marketlerden hiç hoşlanmadığım için, hayret verici derece planlı ve hızlı bir şekilde alacağımı alıp çıkarım. Markete girdiğim anda tek bir hedefim vardır. Kasaya ulaşma hız rekorumu kırmak. Bana alışverişte geçirilen zaman her zaman hayatımdan çalınmış zaman gibi gelmiştir. Tüm o cezbedici ambalajlar ve bütün reyonlardan sarayla geçip her bir ürünü görmeni sağlayan sıkıcı market düzeni seni ihtiyacın olmayan şeyleri almaya zorlayan hani. Asıl ihtiyacın olan şeyi almayı unuttuğunu fark edersin eve geldiğinde. Hem de hemen hemen her seferinde.
Tuz.
Tuz asla göz önünde değildir markette.
En anlamsız reyonun en alt rafında durur. Neden?
Çünkü tuzu almak zorundasın.
İllaki arayıp bulacaksın ve o lanet tuzu sepetine koyacaksın. Market sana tuz satmak zorunda hissetmez kendini.

Eve geldiğimde tuzu almayı unutmuştum. Tuzu almayı unuttuğum son üçüncü alışverişimdi ve gerçekten bu durum canımı sıkmıştı. Yaşama karşı konsantrasyonum duşüyordu. 'Kafamda bi tuhaflık’ denilen durum nüksediyordu. Kafamı sürekli kendi aleminde düşünürken bulmaya başlamıştım. İncir çekirdeğini doldurmayan şeyler.
Mesela incir çekirdeğini neyle doldurursun gibi...

O akşamdı galiba: Hollanda sağlık bakanı açıklama yaptı. Corona vakamız 56 yaşında bir erkek ve ailesi ile birlikte Elizabeth hastanemizde karantinadalar. Durumları iyi; henüz endişelenecek birşey yok minvalinde bir açıklamaydı. Ben de endişelenmiyordum zaten.
Neden endişelenmiyordum?
 'Huyunuz öyle efendimiz’ dedi Olric.
- herkes endişelenmeye başladığında gevşiyorsunuz siz.
- saçmalık!
- muhakkak efendimiz.

 O hafta sadece pazartesi ve salı ofise uğradım. Italya’da durum sarpa sarıyordu. Hafta sonu gelmeden sokağa çıkma yasağı ilan edilecekti. Hollanda’da hala tek vaka bizim zavallı Tilburg kasabamızdaki 56 yaşındaki adam ve ailesiydi. Fakat bu adamcağızın karnavala katıldığı  bilgisi haber bültenleri sayesinde yayıldıkça, insanlarda hafif bir gerginlik baş göstermişti. Yola çıkacağımı bilenler Turkiye’deki durumu merak ediyorlardı. 'Henüz hiç yok!’ dediğimde yüzlerinde ister istemez bir şaşkınlık peydah oluyordu. 80 milyon ülkede bir vaka bile yok öyle mi? üstelik komşunuz Iran’da da vaka sayları Italya’ya yaklaşmaya başlamışken' diyorlardı. 'Valla da öyle’ diyordum. 'Şu anda en güvenli yer Türkiye.’

İşin aslını sorarsanız; öyle şişmiştim ki Tilburg’dan, Istanbul burnumda tütüyordu ve açıkçası gündem umrumda değildi. Uçak, havaalanı... Yolculuk riski... En ufak bir kaygı duymuyordum.  Oysa zamanlamamın muhteşem olduğunu çok yakında anlayacaktm.

Galiba hayatımda ilk defa Istanbul’dan bu kadar uzak kalmıştım. Ama bu tek taraflı bir soğukluk değildi. Istanbul da kendini uzaklaştırmak için elinden geleni ardına koymamıştı. Özellikle son zamanlarda sürekli istenmediğimi hissettiriyordu. Dışarıya ittikçe itiyordu. En son Rumeli Fenerine kadar itmişti. Ben de gurur yapmıştım işte. Domuz inadı vardır bende. Son bir iki senedir Istanbul'u hep teğet geçiyordum. Uçakta bile koridor bileti alıp alçalırken kafamı çeviriyor; gözgöze gelmemeye çalışıyordum. Hasretimden çatlayana kadar...

Sonunda çatladım tabi.

Peki ya Istanbul? Biraz olsun özlemiş midir beni Olric?
-This is a rhethorical question!
-Ingilizce konuşma benimle Olric.
-pardon efendimiz; bence insan doğup büyüdüğü şehre bu kadar tavır yapmamalı.
- Olric, İnsan nedir daha önce anlatılmıştı sana, hatırla! hani, ağaçları kesen ve sonra onları....
- 'kağıt yapan' efendimiz. Sonrası da var söyleyeyim mi?
-Yok orada kalalım. getir bi kağıt liste yapalım.

Istanbula gidince yapılacaklar listesi.
1. Kiracıyla Telekoma gidilecek devir işlemi için.
2. Eniştem ameliyat olacaktı Acıbadem hastanesinde ziyaret edilecek.
3. Sarıyer'deki banka şubesine uğrayıp dilekçe verilecek. Gitmişken bi levrek yeriz artık .
4. Apartman yöneticisine toplantı kararları için vekaletname bırakılacak.
5. Çamlıca tepesine çıkılacak.
6. vapura binilecek.
7. Kitapçıya gidilecek.
8. İstanbul modern'e gidilecek.
9. Geri kalan günlerde cihangirde bir teras bulup, dönüş zamanı gelene kadar denize karşı güneşlenilecek.

-Maçı unuttunuz efendimiz.
-ben unutsam da unutturmaz bizimkiler merak etme.

7 Mart

Cumartesi Uçağım rahat bi saatte olduğu için oldukça paniksiz bir sabahtı.
Evden çıkmadan son yediğim park cezasını bile ödemeye zaman bulabilmiştim.

Schipol’e gitmek için trene bindim. Kompartmanda koltukların hemen hemen hepsi doluydu. Rotterdam’dan sonra tren sadece havalanı yolcusuyla dolmuştu. Bavullar filan.
Her milletten insan vardı. Çinli ve Italyan ve ispanyol ve Belcikalı ve Alman... Hepimiz bi yere gidiyorduk işte. Kompartmandaki son boş kalan iki kişilik koltuğu kaptım ama hemen arkamdan bi
kadın gelip oturunca yanıma, bavulumu ilerdeki tekerlekli sandalye, bisiklet ve bavullar için ayrılmış kısma koymak zorunda kaldım. bir iki istasyon sonra yeni binen bir yolcu kendi bavulunu yerleştirmek icin benim bavulumu tutup biraz öteye koydu. Aldırmadım. Yine de gözucuyla  bakıyordum. Hollanda’da bisiklet hırsızlığından sonra en yaygın suç, trende bavul hırsızlığı çünkü. Bavulsuz istanbula inmek çok büyük hayal kırıklığı olurdu. özellikle dört gözle; tatlı sürprizlerle muhteşem dönüşümü bekleyenler için.

Schipol’e her zamanki gibi vaktinden önce varmıştım. pasaporttan geçmeden biraz kafeteryada oyalandım. Yüzlerce insanın yiyecek içeceklerini taşıdığı hemen hemen hiç temizlenmeyen o tepsilerden biriyle kendime uygun bir masa aradım kafeteryada. Buldum da; iki ufaklık koştırmacalı bir oyun oynuyorlardı. Çocuklardan biri dizlerinin üstüne kapaklandı ve ağlamaya başladı. Annesi geldi yerden kaldırdı onu. Bir süre masalarına dönüp birşeyler yiyerek oyalandılar ama fazla sürmedi bu sakinlikleri. annelerinin baska birseyle ilgilendiği an, yeniden koşturmacalı oyuna geri döndüler. Etraftaki diğer insanları da izliyordum ama iki ufaklık sürekli dikkatimi dağıtıyordu. Kitap okurken odaklanmaya izin vermeyen sinek gibiydiler. Hem hareketli hem sesli, ama sevimliydiler. Onlara dalmışım; vaktin geldini farkedince kapıya doğru ilerledim.
Istanbul uçağı yolcusunun neredeyse tamamı Türktü. Belki bir iki aktarmalı yabancı yolcu vardı o kadar. Kabin bagajı yine her zamanki gibi problem oldu. Kimisi kendi başüstünde, bavuluna yer bulamayınca vızıldandı filan. Ben rahattım. sadece kabanımı katlayıp yerleştirdim ve milletin debelenmesini seyrettim. Herkes birbirinin bavulunu, eşyasını, torbasını elledi durdu. Sonra uçak havalandı. Turk Hava Yolları yemekleri ve içkileri dağıttı. Herkes bi kendine geldi filan.
Size bir şey itiraf edeyim mi? Thy menülerini seviyorum ve başarılı buluyorum. Bence iddialılar. THY mutfağıyla yarışan az havayolu bulursunuz. Bazıları ’kaldırılsın, bilet fiyatından düşürülsün’ diyor da; ne bileyim, ben seviyorum işte. özellikle turistlerle uçarken yanımdakinin yediği tavuk soteden etkilenip 'mmm nice wow' filan gibi sesler çıkarması hoşuma gidiyor.
-salataya dokunmuyorsunuz ama hiç efendimiz?
-salatalığın kabuğunu soymuyorlar Olric, gıcık oluyorum.
-bir dilim kabuğu soyulmamış salatalık için bütün salatayı çöpe gönderiyorsunuz.
-bana ebeveynlik taslama Olric. işine bak sen.

Yemekler yendikten ve boşlar toplandıktan sonra farklı birşey oldu. Cabin crew şefi tüm yolculara form dağıttı. Corona bilgi iletişim formu. Hepimizden yurt dışındaki ikamet adreslerimiz ve iletişim bilgilerimiz toplandı bu formla. Formun arkasında bir takım direktifler vardı;  vardığınız yerde ateşinizi ölçün, öksürük ateş vs gibi hastalık belirtileri gösterirseniz kendinizi karantinaya alın, durumunuzu takip edin filan gibi. Kimsenin iplediğini sanmıyorum. Yanımdaki adam mesela doğru düzgün doldurmadı bile formu, öyle söyleyeyim. Ne de olsa biz Türktük, korona bize bulaşmazdı.
Yarım saate kaptan piste yumuşak iniş yapacak ve biz korona-free Hollanda yolcuları seksen iki milyonun arasına dağılacaktık.


şimdi düşünüyorum da;
dünya ne kalabalıktı o gün. Metrekareye ne çok insan düşüyordu. Trenler, uçaklar, sıralar, banklar, kontuarlar, otobüsler, taksiler...

- Taksi bayan?
- sigara içebiliyor muyuz???/

Devam edecek!