müze gezileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müze gezileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2024 Cumartesi

Drifter’la Prado’yu gezmek…#1


Drifter’la müze gezmeyi özlemişsinizdir diye düşünüyorum. 


Dedim ki temmuz sıcağında ne yapılır?  

-tabiki müze gezilmez; kışlar çuvala mı girdi drifter? 

Ama rüyamda velasquez’i ve küçük prenses Margaret Theresa’yi gördüm naapcan? 

Drifter rüyalarına verdiği anlamlar ve ani kararlarıyla meşhurdur. 

-dedim ki kendi kendime;  ben neden henüz Las Meninas’ı görmedim? 

Ben! 

Ki!

Bir vintage moda ikoncanı olan ben!   küçük prensesin yıl 1656 barok outfit detaylarını yakından görmeden mi öleceğim?


Yil 2024 

İstikamet Madrid Prado Müzesi. 


İşin aslı ruhen yorulduğum bir muayyen donemimde fabrika ayarlarıma dönmek için kendimi bir müzeye atmam gerekiyordu ve epeydir görmek istediğim bir kaç tablonun bir arada sergilendiği Prado’yu tercih ettim.  Temmuz’da yabancı turistin en az olduğu ispanya şehridir Madrid, bir de öyle birşey var. Turist niye Ankara’ya gitsin gibi birşey


Biraz Prado müzesinden bahsedeyim. 

En ciddi Velasquez ve Goya koleksiyonuna sahip. Son derece zor gezilen bir müze çünkü saçma bir mantıkla rota çizilmiş.  Ön hazırlık yapmadan girerseniz çok sıkılabilirsiniz ve müze haritasında belirtilen tabloları bile göremeden çıkarsınız. bu uyarımı dikkate alın derim.  Diğer seçenek rehberle gezmek ki bence süper gereksiz ve çok pahalı. okuyanlarım arasında tur rehberi olan yoktur diyerekten sallıyorum dikkat! Bugüne kadar wikipediden öteye birşey anlatan ilginç bir detay yakalayıp kafa yoran bir tane bile rehber görmedim. Ayrıca bir müzeyi rehberle geziyorsanız onun planına tabisiniz, istediğiniz tablonun önünde istediğiniz kadar duramazsınız.  Hayatımda bir kere rehberle müze gezecek oldum hiç bir keyif almadım akşam kitabı okuyup ertesi gün müzeye tekrar gittim. Benim kadar müze delisi olmasanız da ön hazırlık herzaman iyidir. 


Drifter kardeşiniz bunun için var zaten sizi Prado müzesine hazırlamak için…

Başlıyoruz o zaman.


17 yy  ispanya: 

denizlerin hakimiyiz dolayısıyla nerden geldiği belli olmayan bissürü altınımız var… uuu beybi zengin miyiz neyiz?  Mağriplilerden de kurtulduk turbo katolikleşme kafasını topluma işledik mi sırtımız yere gelmez.  O zaman haydi kilisecilik…


Ve fekat;

Bu arada tehlike Jaws müziğini vermiş alttan. Almanya’da Luther diyorum… 

Nemünasebetçilik. Ben ona öyle diyorum kısaca. 


Protestanlık = nemünasebetçilik :p 

Ne münasebet kilise alacakmış bütün altını… gibisinden.



Yani tehlike büyük o yüzden;

mendil kadar tavan bulsalar Meryem , İsa, melekler, kuzu filan çizilecek.  

Ressam aranıyor. 


İşte Prado müzesinin giriş katındaki salonların yüzde sekseni size bunu anlatıyor ve özel bir fetişiniz yoksa fazla sardırmamanızı öneririm. Aslında bayağı hipnotize edici bir huşu salıyor tablolar ama müze çok büyük yormayın kendinizi giriş katında.


Öyleyse devam edip biraz Velasquez görelim. 

Ne diyorduk? Hah Saraya ressam aranıyor. 



Habsburg sülalesi bi ilginç…hiç mi karışmamışlar bunlar? Philip II ve Philip III aynısının tıpkısı. sanırsın tek yumurta ikizi.  Philip IV ve kız kardeşi de tek yumurta olmayan ikizi. Hadi diyelim çocuk hem babasının hem halasının hem dedesinin hem büyük dedesinin aynısı oldu; havasından suyundan insan biraz ispanyol ifadesi taşımaz mı?

Bu tablodaki insanların ispanyol ırkıyla alakaları yok. 

Ya da Velasquez baya baya şıftırtmış. Veya söylentiler doğru mu?

Bu mesela benim çok garibime gitti acaba müzeyi gezen insanlar da benim düşündüğümü düşünüyorlar mıydı?


philippe 4 kendine planet King dedirtiyor ve sürekli portre siparişi veriyor. 

Bir yandan 30 yıl savaşları millet kan ağlıyor, adam kafayı portresiyle bozmuş.  Ah bi akıllı telefon çağına doğsaymış fenomen influencer…

Kral selfiye meraklı olunca Velasquez hemen boşluğu görüyor anında sarayın kapısında yatmacılık. 


Çok sıkıcı bir hayat gerçekten keşke birisi velasqueze deseymiş sen o güzelim yeteneğini ve bütün hayatını bu tuhaf sülalenin portrecisi olacam diye ne neden harcadın be güzel kardeşim? 


Birşey daha var. Hadi insan özenir, ‘bu kadar 4. Filip olmuşum benim de dedem gibi yakışıklı bi portrem olsun’ diyebilir anlıyorum ama sonucu görüp daha Israr etmenin ne anlamı var. Malzeme buysa Velasquez ne yapsın? Yine içlerinde en przentabl Philippe 2 gibi görünüyor. O da en en en max,  Justin Timberlake yani. 


Neys zaten biz outfitlerde kalalım. Velasquez’e portreci diyenler yanılıyorlar bana soracak olursanız ki sormasanız da söylüyorum bence velaskez moda fotografçılığının babası derdim. Bunu neden söylüyorum? Çünkü müzede philipler’den başka hatta çok daha ilginç kıyafetli saray insanının tablolaştırıldığını göreceksiniz bunların içinde soytarılar ve cücelerin fazla olduğunu söyleyebilirim. Ve yakaladığı detaylar, insan vücudu ve kıyafet ilişkisi, duruş, ifade ve stil armonisi vs çıplaklık imajı.  


İşte  bi bu noktada kalbimi çaldı Velasquez yoksa nato kafa nato mermer, boşa geçmiş bir hayat diyebilirim velasquez’inkine. Sanatı ve yeteneği için demiyorum. Kişisel gelişimi için diyorum.   Bir goya değil çünkü. Bunu neden söylüyorum? Sanatında bir transformasyon yok. onu görüyorsunuz. Ölene kadar aynı şeyi çizip durmuş.


Las Meninas’la ilgili söyleyeceklerime gelmeden önce bir ressama dikkat çekmek istiyorum. Yine Velasquez’le alakalı olduğu için. Juan Carreno de Miranda.

Saraya kraliçenin portrecisi olarak geliyor. Bana sorarsanız yine sormasanız da söyleyeceğim, müzedeki en görülesi tablolardan ikisi ona ait. Bu tabloları atlamayın derim. Arayın bulun, sorun.

Bu iki tablo Eugenia Martinez Vallejo tabloları. The Monster clothed and The Monster Undressed. 

İşte sanat tarihçilerinin ikiye bölündüğü noktadayız. 

En sevdiğim polemikler. 


Velasquez Las Meninas’ı 1656’da çizmiş. Tablo’da prenses haricinde bir çok insan var ve bu insanlardan iki tanesi ‘dwarfs’ tabir edilen sarayda kadrolu cüceler. entertainers diye de geçiyor ve Philip’in sarayında o kadar çok kadrolu ‘dwarf’ varmış ki inanamazsınız. hepsi birer şahsiyet düşünsenize portreleri çiziliyor veya tablolarda prensesin yanında resmediliyorlar. Bu noktaya dikkatinizi çekmek istedim çünkü Eugenia Martinez’le ilgili tartışma buradan başlıyor. 


Las Meninas’daki, sağ köşedeki Maribarbola ( bir dwarf ve prensesin maiyetinde) o kadar üzgün görünmüyor ama Eugenia bambaşka gerçekten içiniz parçalanıyor. ‘Neden’ diyip duruyorsunuz?  İsyan ediyorsunuz ama bir yandan da acaba o iki tablo olmasa nereden bilecektik? 


Eugenia’nın hikayesi şöyle. 

Saraya 6 yaşında 70 kilo olarak geliyor. Doğumu esnasında annenin yaşadığı bir komplikasyona bağlı prader willi sendromu gelişmiş çocukta. (Wikipedi öyle yazıyor.) Kimisine göre çok şanslı, bu sendrom sayesinde saraya alınıyor ve hayatı Kraliçenin yanında sarayın kadrolu ‘eğlendiricisi/soytarısı’ olarak garanti altına alınıyor. Kimisine göre ise hayatı boyunca obeziteden muzdarip ve her saray eğlencesinde bedeni teşhir edilen bir insan. 


Sonra bu Velasquezin gölgesinde kalmış saray portrecisi ressam Juan Carreno de Miranda Eugina’nin tablosunu yapmaya kalkışıyor. Iki tablo var birinde muazzam bir kırmızı balo elbisesi giydirilmiş. Ama elbisenin rengi Kumaşı detayları… masallardaki gibi. Diğer resimde ise çırılçıplak. Ve bu öyle bir çıplaklık ki mikelanjın şapel tavanına resmettiği boğumboğum etleri olan tatlı melek çocuklarla Michelin logosu sertliği arası bir imaj. Ve üstüne üstlük o kadar gerçek ki fırça darbeleri fotoğraf hissiyatında. Ve bununla beraber tek ilgilendiğiniz şey çocuğun yüzü, bakışı, gözlerindeki o kırıklık. 

Gerçekten üzülüyorsunuz. Asabınız bozuluyor, içinizden ve hatta dışınızdan küfrediyorsunuz ressama. Bu çocuğa bu işkenceyi nasıl yapabildin diye.  


Fakat bir an düşündüm. 

Bu en nihayetinde bir fotograf değil tablo. istese çocuğu daha mutlu bir ifadeyle çizebilirdi tıpkı o meleklerin bebekliğinde şekerliğinde pozitifliğinde. En azından bu kadar gerçekçi bir hüzünle çizmeyebilirdi çünkü söylüyorum gerçekten çok rahatsız edici. 

Öyleyse bunu bir amaca yönelik mi yaptı? Birşey mi anlatmak istiyordu, anlayana anlamak isteyene? O gün bu bir cesaret miydi? 


Bilemiyorum.

Ama şu gözlere bakın lütfen. 






Bir sonrakinde Goya'yı güzelleyeceğim inş. 

  


2 Şubat 2020 Pazar

Günün tablosu + genel geyik

Otterlo diye bi köy var bu Hollanda'da. 2400 kişinin yaşadığı bir köy. Hiç bir özelliği yok, Kroller-Muller Müzesi dışında. Adı sanı pek duyulmamış bu müze hiç de yabana atılmayacak bir koleksiyona sahip.
Öncelikle, öyle bir iki tane değil, epey bi van gogh var. Müzeye ismini veren Helene Muller de ilk van Gogh toplayıcılardan zaten. Alman bir fabrikatörün kızıymış. Avrupa'da hatırı sayılır sayıda sanat eseri toplayan ilk kadınlardan. Meşhur Potato-eaters ve cafe teras at night la birlikte van Gogh'un akıl hastanesinde çizdiği ciddi sayıda karakalem çalışması sergileniyor.  Bununla bitmiyor; müzede, sentetik kübizm akimının ilk örneklerinden olan  picasso ve George Braque'ın gitarları (picasso'nun violini de) var. Daha meraklıları için Seurat, Metzinger, Signac, Juan Gris, Mondrian vs.vs. 
Bir de heykel bahçesi var ki, baharda pek keyifli olur. Geniş bir alana yayılmış epey heykel var. Gerçi ben tek bir tanesini görmek istiyordum, onu da göremedim çünkü bakım çadırının içinde kalmıştı. Jean Dubuffet'nin jardin d'email'i. Baharda restorasyon bitince bi daha gidicem. 

Neyse gelelim günün tablosuna. 

Odilion Redon'un tepegözü. Bu tabloyu çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. 

Polyphemus ve Galatea efsanesini bilmeyenler için özet geçeyim; polyphemus poseidon'un tek gözlü (kiklop denilen ki bunlardan üç tane var) canavar oğlu. Bi su perisi olan Galatea'ya aşıktır.  Kikloplar aslında keçi koyun çobanlığı yaparlar ve dağ eteklerindeki mağaralarda yaşarlar. Homer'e bakılırsa yamyamdırlar. Odysseus'un denizci arkadaşlarını çerez yapıp hüpletmiştir, muhabbet esnasında. (Yamyama koyun emanet etmek de nasıl bi kafaysa artık ) neyse mevzuyu dağıtmayalım. Polyhemus da bu tek gözlü canavarlardan biri; ama Onun aşkı mitolojideki ilk kur yapma hikayesidir. ay çok tatlı; Galatea'ya her gün peynir, süt vs ne bulursa getirerek gönlünü çalmaya çalışır. Ne var ki Galatea da Akis'le takılmaktadır.(Akis yani eko.) polyhemus bu meşki kıskanır ve akis'in üstüne kayalar atarak onu paramparça eder. Böyle. Biraz acıklı sonu kabul.  


Tabloya gelince; Kayayla ezme kısmına varıncaya kadar tepegözun ne yasadığını anlatıyor. Tuhaf duygular uyandırıyor insanda inanın. Galatea çiçeklerin içinde sereserpe yatarken zavallı polyphemus dağın arkasından ona görünmeden; o tek gözüyle hem kızı seyrediyor, hem de onu aslında bizden, yani tabloyu izleyenlerden koruyor. Galatea'ya göz kulak oluyor. tablonun onunde dururken o ürkek ama tehditkar bakışı hissediyorsunuz. O tek göz resmen size göz dağı veriyor. Tablonun renkleri ve sahne öyle şiirsel ki sizi de bir rüyanın içine alıyor. Tüyler ürperten bir tablo yani.   

 
 
bu tablo kadar beni duygulandıran bir diğer olay, Sergen'in Beşiktaşa teknik direktör olarak dönmesi. 20.000 kişilik imza töreni filan. Çok güzel oldu bence. 
ayrıca dünkü Trabzon fener maçı pek keyifliydi. Sörloth'u bizim takıma istiyorum. Altı buçuk milyonmuş opsiyonu. Falcao'nun bir yıllık parasıyla Sörloth'u alabilirdik yani. Yeri gelmişken nerde o Falçao bugün? sakat mı? hiç şaşırmam.

Bu arada en sevdiğim Ryan Donk'un gölü de geldi felaket tellalığı yapmayayım efendi gibi maçı seyredeyim bari.


14 Kasım 2019 Perşembe

ANCAK ABSURDE YELTENEN İMKANSIZIN HAKKINDAN GELİR.

John Biden’in oğlu ukrayna’da ne haltlar karıştırmış falan... bize neyse? Bugünlerde gündem bu ya: illa merak edicek drifter!
Donald Duck amcanın impeachment mevzusu...
Biraz gerçek fox biraz gerçek Cnn izliyorum,  tuhaf tuhaf şeyler fark ettim bu iki kanal arasında. Bir kere Fox alenen Trump’çi, Cnn açık muhalif o kesin.
Reklamlar çok enteresan geldi bana.
Mesela CNN’de dikkat çekici sayıda zenginlere yönelik sağlık hizmeti, tedavi, özel klinik filan reklamı var. Zor hastalıklar için özel tedavi reklamının televizyon kanalında yayınlanması aslında biraz sinir bozucu ve tahrik edici. Yani düşünsenize; adam mesela hasta; veya ailesinden biri hasta. ama dar gelirli ve tedavisini sigortadan karşılamak zorunda ve o özel klinikte yatamıyor, o tedaviyi alamıyor ancak standart tedavi uygulanıyor o da iyileştireceksin mi belli degil filan. Televizyonda gördükçe adamın gece gece siniri bozulmaz mı?  öbür kanalda da tam tersine mide sancısı hapı reklamı var. Gece hamburgere yüklenip midesi gaz yapmış dar gelirli Trump taraftarı adam için herhalde... Amerika kopmuş gidiyor yani... Impeachment hadisesinde henüz bir malumat edinemedim işi sulandırdıkça sulandırıyor demokratlar. Impeachment kelimesinin icindeki şeftaliden olsa gerek. Aksam kuşağı yorum programında Nagehan’ın amerika versiyonu olan kadının saçının balyajı nefisti yalnız hakkını vermem lazım.


neyse onu bunu bırakın da cumartesi çok güzel müzeye gittim onu anlatıcam.
M.C. Escher (böyle yazınca da rapçi ismi gibi oldu, komik oldu.)

hani elin kendini çizdiği karakalem resim vardır ya... İste onu çizen grafik dizayncıların ilahi kabul edilen Escher.



Müze Den Haag’da 'Inci küpeli kız'ın sergilendiği Mauritshuis müzesine 150 m uzaklıkta. Herkes Vermeer görmek icin Mauritshuis’a hücum ediyor ama bence, bu müzeyi kaçırıyorlar. Müthiş bir deneyim inanın. Escher’in ağaç uzerine oyduğu detaylar, litografiler inanılır gibi değil  insan işi değil. en azından normal insan işi değil bildiğin deli işi.

mesela woodcut çalışmalarından ikisi:






ama asıl infiniti takıntısı meşhur!





sonsuz merdivenler, merdivenden inip sonsuzluğa karışan insancıklar.
80’lerin bilgisayar oyunu grafiklerine ilham olduğu açıkça görülüyor.

ve bir de denizle gökyüzünün birbirine karıştığı; dolayısıyla balıklarla kuşların içiçe geçtiği, gerçeküstücüsülerle muhabbet eden, 'lucht en water’i var.


 Daliyle kapışacak işleri de var, misal:



Biraz da kendisinden bahsedeyim müzenin girişindeki hediyelik eşyacıda bir kitabi karıştırdım azıcık. 
birkere tipik Hollandalılardan bir takım farklılıklar gösteriyor kişiliği,  onu söylemeliyim. 
enteresanlık çocukluğundan başlıyor. Ufakken hastalanıyor.  1900’lerin başı. Özel eğitim alacağı bir okula gönderiliyor. Ama notlar berbat,  matematik geometri nanay. bi resim super. sınıfta da kalıyor. bundan bisey olmayacak herhalde deyip marangozun yanına çırak veriyorlar. Yaa kader iste ağaç oymaya orada öğreniyor. Ama ne oymak.
1920’de Amsterdam yakınlarında Haarlem’de Mimari ve dekoratif Sanatlar okulu’na kaydoluyor. Orada çizim ve ahşap isleri filan öğreniyor. 
zaten 1920’ler sanatın bir takim kavşaklara geldigi: virajlar aldığı yıllar.   

Aklı dışarda, daha dogrusu güneylerde. Akdeniz’de... excursion modasına kaptırıyor kendisini. Hanimi da alıp Italya’ya uzuyorlar.  Zaten litografların yüzde 90’ında italyan ve ispanyol hatta daha spesifik olarak endulus etkisi var en ince ayrintisina kadar amalfi’yi oymuş falan. 


gelelim sanat camiası tarafından biraz üvey evlat muamelesi görmesi;  görmezden gelinmesi mevzuuna:
onun perspektif oyunlarını sevmiyorlar, simetriyle asimetriyi bir arada kullanışını, ayna icinde ayna obsesyonunu, dışbükey görüşlerini...
biraz ağar kaçtığını düşünüyorlar butun bu matematikselliğin sanata. 
hatta şöyle bir cümleyle ifade ediliyor bu burun kıvırış:

his works have been thought too intellectual and insufficiently lyrical. 

 fazla entellektüel ve şiirselliği (lyrical’dan bahsettiği şiirsellik olsa gerek)yetersiz!!!




neyse Italya’da Mussolini donemi ve faşist düzen belli bir noktadan sonra sanatında grafiğinde olan etliye sütlüye karışmayan allahın Hollandalısı bir insani bile hayatından bezdirdiğinde (9 yaşındaki olguna Ballilla denilen faşist bir organizasyonun üniformasıni giydirmeye kalkınca okul yönetimi) 'hadi hanim toparlan’ diyerekten Hollanda’ya geri donuyor. 

hiç para sikintisi çekmemişler fayans işi yapmış ünlü köşklere filan. 






Müzede kendisinin ve ailesinin fotoğrafları da vardı. Ince adammış ağzından sigarası da hemen hemen hiç düşmüyor.


 bir de ‘demiş ki’ yapayım size son olarak.

Only those who attempt the absurd will achieve the impossible. I think it's in my basement... let me go upstairs and check.


ANCAK ABSURDE YELTENEN IMKANSIZI BASARIR. SANIRIM BODRUMUMDA OLACAK,  BEKLEYIN BI ÜST KATA BAKIP GELEYIM.















16 Eylül 2018 Pazar

Bahçeler, kediler ve başka bisürü şey!


Nereye varacağı belli olmayan bir patikanın ortasında bir kadın. Mevsim bahar, doğa renk cümbüşü... aksine siyahlar içindeki bu kadının bir elinde kağıt, bir elinde kalem. Kalem tutan eli havada ve bilinmeyen bir yere bakıyor; sanki yabani çiçeklerin bittiği kara ormana doğru... ilhamı orada bulacağını düşünür gibi...hatta sanki bulmuş gibi... Ve tabi çeşme ayrıntısı. Kadını yolundan çeviren asıl unsur.  'water of life/hayat suyu' Insanoglunun hayatta kalma , yaşama arzusunu sembolize eden Farsi kökenli -Rumi nin en çok kullandığı- meşhur metafor. Çeşmenin aynısının tıpkısı Cau Ferrat müzesinde...

Bu tablo bir Rusiñol arkadaşlar; ismi  'Alegoría de la Poesía' yani 'şiirin alegorisi'

Santiago Rusiñol  Barcelona'lı ressam-şair-ehlikeyif. Katalan modernizm akımının öncülerinden. Genç Pablo'yu en çok etkileyenlerden biri olduğu söyleniyor gerçi Picasso'nun etkilenmediği ressam yok o ayrı. 
Bahçeler, bahçeler... elit kesimden kadınlar (kendi çevresinin insanları... sonuçta hali vakti yerinde bir aileye doğmuş ) güneşli günler... hep pozitif bir sembolizm. Hayat ona güzelmiş gibi görünüyor.
Bir tablosu var yalnız; adı 'morfine' ! Morfin bağımlısı bir kadını yatakta çizmiş gerçekten etkileyici.  

Barcelona'ya 35 km uzaklıkta Sitges kasabasındaki hem evi hem atölyesi olan Cau Ferrat'ı 1893'de 'Güzellik tapınağı' ilan ediyor. 3. Geleneksel Modernizm festivali esnasında şu sözlerle;

 “the harmony the soul seeks so eagerly; it is the beauty the spirit dreams of; it is the perfumed essence that rises up like incense from the very depths of matter and takes the form of a cloud that envelops the heart of man [...] When beauty awakens, it opens the doors of the day; when it falls asleep, it lights up the stars in the sky; when it passes, the clouds know; they follow it majestically to the beyond, to the chariot of dawn or the beautiful farewell of the sunset. When it stops, it spouts poetry and sings random songs. When it dreams, all the poets dream, when it weeps, all souls tremble; and when it prays, man falls silent, the wind falls silent, the voices of the forest fall silent; and the windows to glory half open and the angels kneel"

Şair adam tabi olcak o kadar.
Cau Ferrat 1933'de public museum olarak halka açılıyor.

Sitges kasabası hakkaten şahane bir kasaba; Festivalleriyle ünlü. En önemlisi Film festivaliymiş; ekimde oluyormuş bu yıl kaçırmış oldum.


Nefis bir plajı var; falan, gezilesi bir yer. 

ama asıl Rusiñol ile ilgili başka bir yerden bahsedeceğim ben. Barcelona'ya ayak basıp oraya gitmezseniz hatırım kalır. 

Binsekizyüzlerin sonlarında Barcelona'ya yolu düşüp 'nerededir buranın ehlikeyifleri, yok mudur sohbeti güzel? diye' soran kişiye tarif edilen adres Casa Marti'nin giriş katı 'Els Quatre Gats' cafe, cabaret, bar işte ne derseniz. Barcelona modernista akımının şekillendiği bohem, sanatçı ne kadar ehlikeyif varsa toplanıp yiyip içtiği uğrak noktası. Katalanca '4 kedi' manasında ama bu bir Katalan deyimi. Marjinal, değişik, bohem insanlar için "a few people" manasında kullanılıyor.  Hani biz de deriz ya 'şunun şurasında üç beş kişi' diye... 

Buradaki 4 kedi'den biri Santiago Rusiñol. Oradan bağlanıyoruz. Fikrin hayata geçmesi ve sonrasında da hayatta kalabilmesi için sermayeyi koyanlardan başlıcası.
Fikrin babası ise Pe' Romeu; kafenin sahibi ve Kedilerden ressam, şair, yazar filan olmayan tek kişi. Ama işte fikir öyle güzel ki bir sanat akımının bir şehre doğmasına vesile olmuş.  Zamanında Paris'teki Le Chat Noir'de çalışmış.  Oradaki ortamın kralını yaparım ben Barcelona'da demiş ve Rusinol'la Ramon Casas'ı kafalayıp Meşhur Mimar Cadafalch'ın binasının giriş katına açmış cafeyi.



Duvarında Ramon Casas and Pere Romeu on a Tandem isimli şu resim var.


Sağ köşesinde şöyle açıklıyor: 'bisikleti sırtın dik süremezsin' yani iyi bişey büyük bişey yapmak için biraz farklı bir çaba, biraz ağrıması, geleneğin yıkılması gerekir baabında.

Yıl 1897, cafe açılır açılmaz ilgi odağı oluyor tabi sonuçta Barcelona küçük şehir duyan geliyor. Acayip bir sanat ortamcılığı, o şekil vur patlasın çal patlasın!  yemeklere gelince vasat diyelim ayıp olmasın ama içki kalite. Kimler geliyor kimler geçiyor kimler oturup kalkamıyor aklınız durur. Picasso 17 yaşında takılmaya başlamış mekana öyle diyeyim. sokağın başındaki afişi ona tasarlatmışlar, hala duruyor.  Böyle sürüp gidiyor bir dönem tatlı hayat ama 4 kedinin dördünde de para kazanma kaygısı olmadığından ve aaaa o bizim bilmemkimin kardeşi, aaaaa bu benim atöylede genç asistan parası az, aman Santiago'nun Paris'ten arkadaşı gelmiş yok Ramon bundan hesap almayın dedi derken cafe batıyor tabi...


Bunlar sergiydi, dergiydi biraz birşeyler denkleştirmeye çalışıyorlar ama nafile... o hayata can mı dayanır? Romeu batınca cafe de kapanıyor. Adamcağız tüberkülozdan ölmüş. Rusiñol ardından şöyle dokunaklı birşeler yazmış (yine):

«that picturesque place, full of dreams, which frightened the artisan; those pictures on the walls that the girls of the house could not go to see because they liked them too much; that smoke of pipes that made the parishioners of the house drunk of ideas; friend, who you deserve you it, sleep in peace. You had only made the good, and you do not have sorrow of leaving! Yes, we will miss you, and in you we will miss a period in the one that the fantasy made us live».

Yaa işte böyle. 
sonra İspnya İç savaşı herşey herkes bir yana savruluyor filan...
70'lerin sonlarında üç gastronom girişimci bir araya gelip 4 cats cafe'nin kapılarını yeniden açıyorlar o gün bugündür  aynı adreste bir tarih yatıyor. 


bu da 4 kedi kitabından bir sayfa Romeu'yla ilgili bişeyler anlatıyor herhalde Katalanca.




25 Ocak 2016 Pazartesi

Vermeer tablolarının ardındaki sır perdesini tesadüfen öğrenen Drifter soluğu Lahey’de alır!

Lahey Ocak 2016,
Hava dışarıda eksi 10 derece hissediliyor.



Allah hissettirmesin diyerek  donmadan meşuuur  Dudok cafe’ye giriyorum. 
Abartacak bişey yok aslında, Ankara’dan sıcak;
“Trabzonda kar sebebiyle maç ertelenmiş, sen neden bahsediyorsun?” derler adama… Ama söyleyeyim bu Beşiktaş’ın lehine olmadı, hep Fenere yarıyor bu işler valla içim el vermiyor.
Neyse,

Dudok Cafe’de sıcak apple pie yemeyeni dövüyorlarmış bilginize.

Niye buradayım hemen söylüyorum: Meraktan.

Geçenlerde tesadüfen süper garip bir şey öğrendim; Johannes Vermeer’le ilgili.
Hani şu meşhur “İnci Küpeli Kız” tablosunu yapan ressam; (Scarlet johanson desene yahu diyenleriniz olabilir.)  
Bu tablo şimdilerde Kuzeyin Mona Lisa’sı kabul ediliyor. Tahminen 1650’lerde yapılmış. (Tahmin ,çünkü tam tarihi belli değil.) 17.yy Hollanda’nın altın çağı. Sanat almış yürümüş zaten. Ama Vermeer konusu biraz muamma.

Şimdi yukarıda ismini zikrettiğim zaaatı muhteşemin oynadığı filmi seyreden arkadaşlar “oo biz biliyoruz o muamma değil artık, kızla ressam arasında aşne fişne varmış” diyecekler. Her ne kadar sanatın magazinsel kısmı da en az sanat kadar beni can evimden vuruyorsa da bu sefer durum öyle böyle değil. Hakkaten çok şaşırtıcı anlatacaklarım.
Birincisi, söylüyorum: tabloyu gördüm!  Küpe kesinlikle inci değil; metalik bişey; ama mevzu bundan çok daha önemli.

Johannes Vermeer gerçekten ressam mıydı değil miydi?
Soru bu!

Şu tablolar İnci Küpeli’den sonra en çok tarzını yansıtan tabloları Vermeer’in… Gözünüze takılan bir şey var mı?











Johannes Vermeer 17. Yüzyılın ortalarında Lahey’e 15 dakika uzaklıktaki Delft’te yaşamış hayatı boyunca. Amsterdam’ın miniği gibi bir şehri Hollanda’nın; onun gibi kanallı filan. Porselen işçiliğiyle ünlü. Hatta şu Hollanda porselenlerindeki lacivert’e “delft mavisi” deniyor.  

View of  Delft


Mauritshuis müzesinde bu tablonun sergilendiği odaya girerseniz hemen anlayacaksınız; odada sanırım 5- 6 tablo daha var, ama gözünüz başka hiç birşeyi görmüyor. Çünkü bu tablo canlı gibi. Fotoğraf gibi diyeceğim dilimi ısırıyorum.

Neyse;

Johannes Vermeer’in özelliği tablolarındaki ışık ve renklerin mucizevi şekilde gerçekle birebir olması; Hatta yok artık insan evladı bunu nasıl çizer dedirtecek kadar. 
Bu nasıl bir görme kardeşim?

Leonardo Da Vinci zamanında şöyle buyurmuş;

“The surface of every object partakes of the color of the adjacent object” yani şunu demek istiyor; bir nesnenin rengine yanındaki nesnenin rengi etki eder… ışık, tonlar ve gölgelerden bahsediyor. İşte Vermeer tablolarında şaşırtıcı olan bu tonların birebir gerçeği yansıtması hatta bazıları gözün göremeyeceği tonları ortaya çıkartıyor.

Normalde bir ressamın tekniğini incelemek için tutulan kayıtlara bakılıyor; büyük ressamların çoğunun çıraklık döneminden ustalık dönemine kadar teknikleri, stilleri kağıda dökülmüş. Kimden el aldıkları, kimleri eğittikleri etkiledikleri belli.  Ama Vermeer tam bir muamma.  Resme ne zaman merak saldı, kimden eğitim aldı, fırça tekniğini kimden öğrendi bilinmiyor. Onunla ilgili bilinenler; babasının resim alıp sattığı, dolayısıyla da pek çok ressamla yiyip içtiği... Ama bu öyle aynı sofrada oturarak kapılacak bir stile benzemiyor.

Aynı dönemde yapılmış diğer tablolara bakınca fark piksellerde; bu piksel çeşitliliği o dönem için biraz fazla değil mi?

Bir diğer gariplik; resimlere dikkatli bakarsanız hep aynı oda ama farklı mizansenler. Sanki Vermeer her bir resim için başka bir sahne kuruyor ama nedense hep aynı odada… Yer karoları ve pencerelere dikkat edin.

İşte tam bu noktada şüpheler size o soruyu sordurmak üzereyken Tim Jenison devreye giriyor.

O da kim?

Drifter proudly presents! 


Tim Jenison dünya üzerindeki sayılı değişiklerden biri… Çok meziyetleri var, saymakla bitmez; zamanında bu meziyetlerin bir tanesini para kazanmak için de kullanmış ve paranın gözüne vurmuş. Para çok olunca abuk sabuk ne varsa yapmış şimdi de yapacak başka bir şey kalmayınca kafayı Vermeer’e takmış. Diyor ki; “mümkünatı yok!  Vermeer bunları öyle kafadan ya da bakarak model kullanarak çizmiyordu; teknolojiyi kullanıyordu. Ben de aynısını çizicem göreceksiniz."

Neee?

1650’lerde ne teknolojisi?

Ama doğru biliyor musunuz?

O dönem Delft’te yaşayan meşhur biri daha var. Adı  Anthony van Leeuwenhoek. Mikroskopu bulan amca Vermeer’in komşusu.  Buyur burdan yak.

Tim jenison’a göre Johannes Vermeer tabloları Camera Obscura, Camera Lucida ve iç bükey/dış bükey ayna kullanarak çiziyodu. 

Leeuwenhoek’in tasarladığı mercekler tam da “music lessons” tablosundaki halının dokusunu çizebilmek için kullanılmış olmalı.
Yani fotoğraf makinesi yokken o eldeki imkanlarla fotoğraf çekmeye çalışıyordu. O bir ressam değil bir fotoğrafçı olmak istiyordu aslında.  

Bunu nasıl yapıyordu size anlatabilirim ama yazması uzun olur.
Tim Jenison amca bu filmde çok daha güzel anlatıyor. Gerçekten dumur bir durum.


Link burada iyi seyirler!

http://putlocker.is/watch-tims-vermeer-online-free-putlocker.html

ya da

http://www.solarmovie.sk/external.php?title=Tim%27s+Vermeer&url=aHR0cDovL3d3dy50aGV2aWRlby5tZS82YzUwcWN0NGtncmU=&domain=dGhldmlkZW8ubWU=&loggedin=0