Yine büyük büyük konuşan ama çok da hoşuma giden bir kitaptan bahsetmek istiyorum.
“One of the strange things about adulthood is that you are your current self, but you are also all the selves you used to be, the ones you grew out but can’t ever quite get rid of”
Yani yetişkin olmak biraz da o büyüyüp kurtulurum sandığınız benliklerinizden kurtulamamanın çelişkisidir. Çünkü zamanın geçmiş olan bölümü sizi hep kontrpiyede bırakır.
Kitaptan bir alıntı daha bırakmak isterim buraya.
‘Humans are not the protogonists of this planet’s story. If there is a main character, it is life itself, which makes of Earth and starlight something more than Earth and starlight. But in the age of anthroposcene, humans tend to believe , despite all available evidence, that the world is here for our benefit.’
Bu gezegenin hikayesinde insanlar başaktör değiller aslında. Eğer bir ana karakterden bahsedeceksek, O, hayatın kendisidir. Dünyayı ve yıldızları, dünya ve yıldızdan öte yapan yani. Ama anthroposcene çağında, aksini kanıtlayan herşeye rağmen insanoğlu dunyanın bizim menfaatimize hizmet etmek için varolduğuna inanma eğiliminde.
İşte iklim kriziyle ilgili birşey söylemek istiyorsunuz ama söylenecek herşey söylenmiş, yapılabilecek herşey zaten yapılıyor, zaten çok da geç kalınmış, başka türlü biryerden ama nerden girmeli?
Tam da buradan;
Human behaviour’dan girmenin çok klişe olduğundan ve bunu değiştirebilirsek sorun çözülecek umudunun nasıl bir kısır döngü oldugundan…
Jonathan huzursuz ve travmalı kişiliği, düzensiz hayatı ve duygu durumu, aşırı sigara ve alkol tüketimi sonucunda gencecik yaşında kalp krizinden sizlere ömür. Ona varlığını adamış genç karısı ise zamanı geri alabilmenin bir yolunu bulup Jo ölmeden önce bu gidişata müdahale edebilmek için çırpınıp duruyor.
‘Gerçekten sıktı ama bu groundhog day fantazisi’ ben gidiyorum yea diye homurdanırken bir anda ‘dur daha karpuz kesicem seversin sen metaforlu meaforlu’ dediğini duydum resmen Yandy Laurens’in.
Anında ayıldım. Film üç perde. Bu daha birincisi.
Henri Lefebvre, o ünlü kitabındaki mekan teorisinde, mekanın basit bir geometrik kavram olmadığını, hem kültürel hem de sosyal unsurlar olarak şekillendiğini söylüyor.
Biraz açalım mı Spatial Triad nedir?
Perceived Space, Conceived Space, Lived Space.
Perceived Space yani Algılanan mekan : insanın günlük hayatında içinde bulunduğu kullandığı/tükettiği mekan. Ev, iş, okul, hastane, tren garı , plaj, park vs. İnsan mekanı kullanır, içinde yaşar, algılar ama farkında değildir sunulanı değerlendirir.
Conceived Space yani Tasarlanan mekan : Insanın menfaatine uygun bir plan/harita dahilinde tasarlanmış mekan. Sürdürülebilircilerin yapmaya çalıştığı gibi. İnsan planlar, anlamlandırır. Kontrol ettiğini düşünerek. Sore ‘the gelecekten gelen eş’gibi.
Lived Space yani Yasanmış mekan: yaşamın kendisinin yaşadığı insanın büyük resmin/deneyimin bir parçası olduğunu idrak ettiği mekan. Burada zaman artık insana ait değildir, yaşam kendini deneyimler.
İşte bence film de buradan yakıyor.
Ben baya baya bir anthroposcene eleştirisi olarak okudum. İnsan merkezli anlatının çöküşü mü desem? Mevzunun markete poşet götürmekle ilgili olmadığı noktaya vurgu mu desem.
O mu brilliant anlatıyor ben mi brilliant okuyorum, kendime de bu deneyimden bir pay çıkarmalı mıyız bilemem ama sabırla, sakin sakin çabasını ve estetik kaygısını takdir etmemek çok ayıp olur.
Endonezya Film festivalinde gösterilmiş ve 8 adaylığı var. Bir kaçını götürür eve diye düşünüyorum. Eğer yanılıyorsam diğer filmleri çok merak ederim.









