3 Şubat 2026 Salı

Sore: A wife from the future




Tamamen tesadüfen iyi bir filme denk geldim stream’de. 
Sore: A Wife from the Future (IndonesianSore: Istri dari Masa Depan )
Afişine bakıp izlemeye başladığım filmler genellikle vasat çıkıyor son zamanlarda. Belki bu şartlanma sebebiyle belki ukalalıktan, neredeyse yarıda bırakıp kaçıyordum ya; birşey beni tuttu. Groundhogday fantezisinin uygulanışındaki bi oturmayan hissi boşluk mu desem, yönetmenin hikayeyi anlatışındaki, seyircinin tam da o esnada ne düşündüğünü hiç umursamayışı mı desem? Birşey. 


Bu yazıyı yazmaya karar verdim ama galiba filmi izleyip okuyanlar neden bahsettiğimi anlayabilirler filmi seyretmeden okuyanlara biraz geçmiş olsun çünkü spoiler vermeyeyim kaygısı taşımadan yazıyorum. Derdim filmi tanıtmak veya ne bileyim, illa bulun seyredin demek değil. Bastan anlaşalım.


Önce;
Yine büyük büyük konuşan ama çok da hoşuma giden bir kitaptan bahsetmek istiyorum. 
Anthroposcene Reviewed. 

Yazarı John Green şöyle diyor:
“One of the strange things about adulthood is that you are your current self, but you are also all the selves you used to be, the ones you grew out but can’t ever quite get rid of”  
Yani yetişkin olmak biraz da o büyüyüp kurtulurum sandığınız benliklerinizden kurtulamamanın çelişkisidir. Çünkü zamanın geçmiş olan bölümü sizi hep kontrpiyede bırakır. 
 
Kitaptan bir alıntı daha bırakmak isterim buraya. 

Humans are not the protogonists of this planet’s story. If there is a main character, it is life itself, which makes of Earth and starlight something more than Earth and starlight. But in the age of anthroposcene, humans tend to believe , despite all available evidence, that the world is here for our benefit.

Bu gezegenin hikayesinde insanlar başaktör değiller aslında. Eğer bir ana karakterden bahsedeceksek, O, hayatın kendisidir. Dünyayı ve yıldızları,  dünya ve yıldızdan öte yapan yani. Ama anthroposcene çağında, aksini kanıtlayan herşeye rağmen insanoğlu dunyanın bizim menfaatimize hizmet etmek için varolduğuna inanma eğiliminde.    

İşte iklim kriziyle ilgili birşey söylemek istiyorsunuz ama söylenecek herşey söylenmiş, yapılabilecek herşey zaten yapılıyor, zaten çok da geç kalınmış, başka türlü biryerden ama nerden girmeli? 
Tam da buradan; 
Human behaviour’dan girmenin çok klişe olduğundan ve bunu değiştirebilirsek sorun çözülecek umudunun nasıl bir kısır döngü oldugundan…

Jonathan huzursuz ve travmalı kişiliği, düzensiz hayatı ve duygu durumu, aşırı sigara ve alkol tüketimi sonucunda gencecik yaşında kalp krizinden sizlere ömür. Ona varlığını adamış genç karısı ise zamanı geri alabilmenin bir yolunu bulup Jo ölmeden önce bu gidişata müdahale edebilmek için çırpınıp duruyor. 

‘Gerçekten sıktı ama bu groundhog day fantazisi’ ben gidiyorum yea diye homurdanırken bir anda ‘dur daha karpuz kesicem seversin sen metaforlu meaforlu’ dediğini duydum resmen Yandy Laurens’in. 
Anında ayıldım. Film üç perde. Bu daha birincisi. 

Henri Lefebvre,  o ünlü kitabındaki mekan teorisinde, mekanın basit bir geometrik kavram olmadığını, hem kültürel hem de sosyal unsurlar olarak şekillendiğini söylüyor. 
Planet Earth gibi, Jonathan’ın dünyası gibi, Sore’nin akışın bir noktasında fark etiği gibi. 

 Filmin üç perdelik anlatımı Lefebvre’nin ‘spatial triad’ıyla birebir örtüşüyor. 

Biraz açalım mı Spatial Triad nedir? 

Perceived Space, Conceived Space, Lived Space.

Perceived Space yani Algılanan mekan : insanın günlük hayatında içinde bulunduğu kullandığı/tükettiği mekan. Ev, iş, okul, hastane, tren garı , plaj, park vs. İnsan mekanı kullanır, içinde yaşar, algılar ama farkında değildir sunulanı değerlendirir. 

Conceived Space yani Tasarlanan mekan : Insanın menfaatine uygun bir plan/harita dahilinde tasarlanmış mekan. Sürdürülebilircilerin yapmaya çalıştığı gibi.  İnsan planlar, anlamlandırır. Kontrol ettiğini  düşünerek. Sore ‘the gelecekten gelen eş’gibi.

Lived Space yani Yasanmış mekan: yaşamın kendisinin yaşadığı insanın büyük resmin/deneyimin bir parçası olduğunu idrak ettiği mekan. Burada zaman artık insana ait değildir, yaşam kendini deneyimler. 

İşte bence film de buradan yakıyor. 
Ben baya baya bir anthroposcene eleştirisi olarak okudum. İnsan merkezli anlatının çöküşü mü desem? Mevzunun markete poşet götürmekle ilgili olmadığı  noktaya vurgu mu desem. 

Jonathan’ı kahraman gibi kuruyor sonra onu geri çekiyor, Sore’yi merkez gibi gösteriyor sonra onu da eritiyor. Geriye sadece yaşamın sürekliliği ve insan idrakinin gecikmiş tanıklığı kalıyor. “Dehşet içinde birbirimize sarılabiliriz şimdi!”




O mu brilliant anlatıyor ben mi brilliant okuyorum, kendime de bu deneyimden bir pay çıkarmalı mıyız bilemem ama sabırla, sakin sakin çabasını ve estetik kaygısını takdir etmemek çok ayıp olur. 
Bir kere de bu kadar keskin bir eleştiriyi romantik diye burun kıvırdıkları sanatçı perspektifinden okusunlar bi zahmet.  
Endonezya Film festivalinde gösterilmiş ve 8 adaylığı var. Bir kaçını götürür eve diye düşünüyorum. Eğer yanılıyorsam diğer filmleri çok merak ederim. 


1 Şubat 2026 Pazar

ne kadarı umrumuzda? ne kadar umrumuzda?




Political philosophy’ci (Barbaros Şansal’a göre sonuna ci ci cu ekleri alan hiç bir iş meslekten sayılmaz; kendisinin bastıra bastıra ben terziyim modacı değilim diye atarlanmasına ölüp bitiyorum) 

Todd May’in ‘Care’ diye bir kitabı var. Ayrıntı yayınlarından ‘Özen’ diye çevrilmiş. Bence ‘Değer’ ya neyse. Çünkü gözünü sevdiğim Türkçe ‘care’ i  ‘value’dan ayırmaz. ikisine de ‘değer’ der. Turkçemiz halihazirda filozofik bir dildir bakmayın. 

Özen başka bir güzide ifademizdir. Kitapta o mevzuya da girilmiştir muhakkak ama…


Insanın kimliği, kim olduğu değer verdiği şeylerle belirlenir, tanımlanır diyen Todd May hocamız ‘Değer’in de bir bir karşılığı/ölçütü (value) olduğunu söyler. herzaman değil ama ‘value’yi de hadi ‘bedel’ diye çevirelim. 


Daha kitabın başında, hemen mevzuya girer girmez, bir sörfçüyle sohbetini anlatır. 

Sözüm ona tatilde bir sörfçüyle iki lafın belini kırarken düşünmüş bunları. 

Filozofçuluk da böyle birşey. Sörfçülerin takıldığı yerde tatil yaparken felsefe kitabi yazabiliyorsun. 


Kitabın Türkçesi bende yok. onun için bu kısmı çeviriyorum naçizane 


Birden bir kaza yapsan ve seni hayatin boyunca sörf yapmaktan men edecek bir sakatlıkla karşı karşıya kalsan ne olurdu?bu durum seni nasıl etkilerdi?


Dediğine gore bu şeytan kulağına kurşun soru karşısında sörfçü çok da rahatsız olmamış ve dürüstçe cevap vermiş.  

Demiş ki ‘kendi benliğimden bir parçayı kaybetmiş gibi hissederdim.’ 


Todd May bakmış adam nazik, tüm münasebetsiz sorularına bi cevap veriyor devam etmiş. 

Diyelim ki böyle birşey başına geldi ve sen uzun yıllar sorf yapamadan, hayatına devam ediyorsun. Diğerleri sörf yapmaya devam ediyor. Fakat bir gün birşey oluyor ve sörf yasaklanıyor. Atıyorum iklim kriziyle ilgili bir düzenleme sebebiyle sörf yapılamayacak. Bu seni ne kadar ilgilendirirdi?


Tövbe soruya bak! vay uyanık nereye bağladı. 


Sörfçü hemen atılmış ‘tabiki çok ilgilendirirdi, ben yapamıyor olsam da sörf sporunun yok olmasını istemezdim.’

Bu da en az kendisinin yapamaması kadar büyük bir kayıp hissi verirmiş sörfçüye. Öyle demiş.  


Todd May burada kesiyor hikayeyi başka bir örneğe geçiyor. 

   

Ben hiç tatmin olmadım bu girişten. 


Ben sörfçüyü bulmuşken asıl şunu sorardım ‘kayıp diyorsun, eksilmekten bahsediyorsun ok. Peki ne kadar?’ Yani bu olmasın diye ne yapardın? 


Başka türlü sorayım. Sokaktaki dar gelirli birine mikrofon tutalım. 

İştrn çıkarılmak mı i yoksa memlekette enflasyon düşsün mü istersin diyelim.

Cevap ne olur sizce? 

(Çünkü bir çok kuzey Avrupa ülkesi enflasyonla savaşırken iş alımlarını durdurdu ve ve kontratlar uzatılmamaya başlandı.) 

Aynı şey mi?

Kesinlikle. 


Ve mevzuya gelelim.

Minneapolis’te olanlarla hepimiz ilgileniyoruz değil mi bir şekilde sosyal medya vs sayesinde. 

Yani ‘we care!’


We do care ve kaydırıyoruz, oralarda yaşayanlar mum yakıyorlar, bazıları yürüyüş yapıyor, kitlesi olan mikrofona ağlıyor, bazıları polisle çatışıyor.  Yani değer de derece derece mi? Misal mum yakanla, bedenini siper eden için aynı değerden bahsedebilir miyiz? 


Renee ve Alex’in öldürülmesi neden infial yarattı? 

Bu bir vicdan regulasyonu mu? 

Çünkü biliyoruz ki ilk değiller. 


Barthes’in sözü geldi aklıma ‘Toplum bazı ölümleri doğal kabul eder’

Şimdi bunu neden etmedi? Burada gerçekten bardağı taşıran nokta nedir?


Ve fakat ‘önemsemek’ yeterli olacak mı?

Bence  ‘Care’ bedeli eşit dağıtmadıkça asla tam olarak kolektif olamaz.’ 


Todd May ilişkiye bakıyor da yapıya yeterince bakmıyor sanki. 


Herkes lafa gelince adaleti ister sever. Ama kendi konforlu alanından çıkmadan sağlanacaksa adalet …

Büyük resim zamansal ufuk, kolektif hayal, ortak gelecek dili şart koşar. Simdi kim uğraşacak tüm bunlarla? kaydır geç alla’sen. 


Doğru olduğunu bildiğim şey için  bedel ödemeye çağrılıyorum ama o bedelin gerçekten bir şeye dönüşeceğine inanmıyorum. 

Iste çağımız insanının depresif çelişkisi budur. 


Ben Renee ve Alex’in ölümlerinin infial yaratmasındaki en önemli sebebin şu olduğunu anlıyorum. 


Onların ölümü otorite tarafından yönetilebilir görüldü. Ve bu ilk defa insanları bi ufak korkuttu. 

Bakalım bu korku ne kadar değer yaratacak?


Achille Mbembe’nin Necropolitics kitabında ‘kim yaşayabilir, kim ölebilir, kim yavaş yavaş harcanabilir? Sorusu var. 

Diyor ki aslında:

Devlet bazılarını yaşatır; bazılarını yıpratır ve toplum kimin yıpratılacağına dolaylı onay verir. Buna da nekropolitik rıza denir. 


Yani ‘Care’ bedelsiz olunca düzenler hiç sarsılmıyor. Sen sabaha kadar önemse. 



not: Neropolitics henuz Turkceye cevrilmemis ama Iletisim yayinlarindan cikan Dusmanlik Politikalari da derdini anlamak icin okunabilir. 


18 Ocak 2026 Pazar

Pañolada: Büyük takım taraftarı olmak zor zanaat!

Acem nalbekisiyle servis edilirse çay daha bi tavşan kanı görünür. 


Bir yere taşınır taşınmaz elzem ilk işlerden biri de internet başvurusu yapmak malum. Sen her ne kadar ben tv seyretmiyorum desen de, ‘o işin teferruatı sen paketini seç’ diyor karşındaki. Çünkü herkesin bir zaafı var, benimkisi futbol pek tabii. 

Aaa öyle miii? 

Harika size bir yıl deneme boyu ‘todo el futbal’ yazalım ozaman. 

‘Bu yıl bedava gibi bişey seneye istersen çıkarsın normal pakete geçersin.’

Geçersin belki bir yıl boyunca futbol junkisi olduktan sonra. Real Madridler Barcelonalar, Atleticolar, Manchesterlar, juventus, inter, napoli, şampiyonlar, afrikalar her an onlarca kanal istediğin anda…

bir yıl sonra dayayınca gerçek faturayı Orange tv geçersin belki normal pakete. 

Neyse onu da seneye düşünürüz. Buna da Galatasaray’dan alıştım. Oshimeni aldığımızdan beri ‘stay in the moment’cı oldum. 6 ay ömrüm kalmış gibi yaşıyorum. Boşver fanisin sen tadını çıkart. 


En çok Real Madrid maçlarını takip ediyorum. Bizim çocuk ilk onbir başlayacak mı? Asist yapacak mı, o eşşek gözlü Rodrigo, ağzı bozuk Vini jr bizimkine doğru düzgün pas atıyo mu? Mbappe ile arası iyi mi? Spiker kaç kere ‘El Turco’ diyor. 

Bi yanlış olursa hemen müdahale edecek gibi izliyorum maçlarını. 

Benim pis Galatasaraylı olduğumu bilmeyeniniz yok malum. 

Arda’dan da, Fener’den giden bir genco olarak ilk başta ne yalan söyleyeyim fazla bir umudum yoktu. Oynayamaz bu çocuk Madrid’de diyordum. Hem önyargıdan; hem de bakıyordum fiziğine, etrafındakilere, Fener basınının şişirmesine verdiği tepkilere filan… pek ışık göremiyordum. Ancelotti de benim gibi düşünüyordu zati. 

‘Todo el futbol’um bağlandığında Arda Alonso’nun takımında ilk 11 çıkmaya başlamıştı , karakter ve fizik olarak gelişiyordu. İspanyollar bizim çocuğu seviyor, sempatik buluyor herşeyden önce bu önemli. Hemen hemen her maçını seyrettim son 3,5 aydır.  Real Madrid kötü gitti onu söylemek lazım. Alonso bizim çocuğu kazandı ama kafasındaki oyun planını uygulamayı başaramadı. Real Madrid seyircisini tatmin edecek ateşli bir oyun çıkmıyor bu kadrodan. Maçları kazanıyor olmaları yetmiyor seyirciye, huzursuzluk gerginlik var tribünde. Madrid seyircisi, Barcelona seyircisi, bi Valencia seyircisine benzemiyor. Bizim Valencia’lılar sağolsun hiç oralı değil, ligin sonuna demir atmışız, hala birasında tapasında çoluk çocuk ‘yenilsen de yenilsen de ‘ diyerekten her hafta stadı dolduruyorlar. Bir iki haftaya küme düştükleri de kesinleşecek hayırlısıyla o zaman bir protesto görecek miyiz ondan da emin değilim. Dedim ya Bernabeu’da işler öyle değil. O tataftarın sevgilisi, janti Xabi Alonso’nun bir kupa maçı finali hezimetinde ipi çekildi. Burası Madrid! 

Arbeloa’yı izleyeceğiz bakalım. 

Bununla beraber!!!

Dün Real Madrid maçında birşey oldu. Ben ilk kez gördüm. taraftar maç başlamadan önce birşey yaptı. Beyaz mendil gösterdi takıma.

Bu ne demekti? ‘Hadi beyaz bir sayfa açalım’ mı? 


Maç başladı. Skorsuz bir ilk yarı. Oynadıkları takım da Levante, bizim güzide Valencia şehrimizin ikinci takımı. O da ligin dibinde, (buarada o şimdiden düştü bence. )

Madrid seyircisi sıfır sıfır biten ilk yarının ardından o mendilleri bir kere daha çıkarttı ve bu kez sallamaya başladı. Çünkü ilk çıkarttıklarında sallamamışlardı sadece gösterdiler. O gösterme ‘hadi beyaz bir sayfa açalım’ değilmiş. O aslında ‘adam gibi oynamazsanız bu mendili sallayacağız’ demekmiş. Ne derin, ne ağır ne janti bir protesto biçimi. Etkilendim. Furbolcu olsam yüzüm kızarır. Onların da kızardı zaar, ikinci yarı iki sıfır bitirdiler Arbeloa ile ilk galibiyetlerini aldılar. 

Bu beyaz mendil hadisesinin bir ismi varmış İspanyol Futbol geleneğinde ‘pañolada’




Aslında Boğa güreşi kültüründen geliyormuş. Seyirci arenada yeterince kan ter mücadele görmeyince çıkartırmış beyaz mendili. 

1990’larda ilk futbola sirayet ettiği maç Real Madrid’in Real Zaragoza’ya 5-1 yenildiği maç. 

Ama bu beyaz mendil öyle her yenilgide çıkartılan birşey değil onu söyleyeyim. Bu taraftarın ‘artık sabrımız taştı ya kendinize gelin ya biz sizi getiririz’ dedikleri, birilerinin ipinin çekilmesi gerektiği anlamına geliyor. Bernabeu beyaz mendili, süper kupa finali hezimetinde değil, hocayı gönderdikten sonra takıma çıkarttı. Bu detay önemli. Çarşambanın gelişiydi Florentino Pérez için Süper kupa yenilgisi




Galatasaray keşke bu anı görmüş olsaydı belki bir durup düşünürdü. 

Yani dediler ki, ‘hocayı gönderdik milletin gazını aldık sanmayın, bu taraftar herşeyin farkında, bu gidişhat bir kaç kelle daha götürür”


Bizim çocuk ilk 11 başlamayınca bi korkmadım değil aslında. Epey de dua ettim, ikinci yarı bi şans verse bir aist bi korner, hocaya bi can suyu olsa. Vallahi de öyle oldu. Hemen bayram tabi. 





Ama bi derdim var. Bu çocuğun mevkisi hala belli değil. Bu çocuk ne oynuyor? 

Alonso distribütor dedi aylarca ortada sıçan yaptı, sahada gezdirdi durdu. son maçlarda artık neredeyse defanstan öne çıkamaz olmuştu. Ama nereye koysun? Son vuruşu etkili değil, mücadelesi az, defansı zayıf. 

Şimdi Arbeloa nerede oynatacak onunda tam anlamadım, serbest vuruşçu ve kornercisi mi bu takımın? Kimin ası kimin yedeği? Bu maçta Rodrigo tribündeydi dönünce Arda 11’de olacak mı? Fiziği geldiğinden beri çok gelişti ama hala mücadelede zayıf yeterince insiyatif almıyor. Aklı ön tarafta topu Mbappe ve Vini’yle buluşturmakta olsa da ben onun ön tarafta forma şansını zayıf görüyorum ileri vadede. Keşke kendini iyi bir 6 numara olarak yetiştirse. Torrera’nın daha mahiri olmayı hedeflese. Tamam onun gibi tık tık tık , bitirici tırtıl özellikleri yok ama ayağı çok çok daha düzgün, topla extra mahir biri. Keşke diyorum. Çünkü görüyor ve hissediyorum o oynamak istediği yer için nerdeyse hiç şansı yok. Yani bu takım Real Madrid. Vini’nin Rodrigo’nun bile yerinin sağlam kalıcı olmadığı bir süper klüpten bahsediyoruz. 

Ve bununla beraber ve tüm kaygılarıma rağmen her maça çıktığında gururdan ölüyorum onu da söyleyeyim. 


Galatasaray’a gelsem mi bilemedim. 

Bir değil iki penaltı kaçıran Loveboy İcardi, her geçen gün biraz daha semirdiği serpildiği gözlenen ağar abi Kaan Ayhan, gelirken gözlerimizi yaşartıp tüm vaadettiklerinin altında kalan hakiki ağır abi İlkay Gündoğan, sakatlığı bitmek bilmeyan Singo, sahada kayıp Lemina, performansı yerlerde İsmail… daha sayayım mı? 

Peki soruyorum ben icardi aşkına? Bizim Oshimen’in yedeği kim? 

Bi tasarrufu var mı Galatasarayın? 

Peki tüm bu yukarıda saydığım takımımızın göz bebeklerine kontratlar altın tepsilerle uzatılırken dört 21 yaş altı kontenjanına hiç bir transfer yapmak istemeyen güzide hocamıza bu taraftar ne zaman beyaz mendil gösterecek? 

Bi çarşamba ama;  bu çarşamba mı, perşembenin gelişini söyleyen çarşamba mı? çıkmaz ayın çarşambası mı???