12 Temmuz 2026 Pazar

Futbol is a many splendored game!

Veya DÜNYA KUPASI 2026 notlarım;



Bizim meşhur atasözü. 

Söz gümüşse sükut altındır! 

Bişey demiycem altın jenerasyonumuz sağolsun sesimiz kıçımıza kaçtı. 


Somalili Hakem Omar Artan, İran, Yeşil burun ve Fildişi için saygı duruşu! 

Fifa boyun devrilsin! 

Şu İran’a yaptığınız ayıp be! 


Tanrının eli varsa Trump’ın da eli var. 

O değil de bu Kelfantino’nun Trump’ın elinde neyi var acaba? 

Olay şöyle gelişmiş bak burda ne güzel anlatıyo.

https://www.youtube.com/shorts/qypIrNl577o

Seyrediyoruz da laf olsun diye artık. Çünkü burası fifanın futbolun bittiği nokta diyollar. 

Ohooo yeni mi ayıldınız yeeaaa? 

Ne demiş Fati Sultan Terim hocam? 

Its the fudbol!  that’s the fudbol; everything issss something happened! 

Gülüyonuz ama;  bence futbol tarihine bakın; bütün mevzu bundan ibaret!


Messi ingilizleri yensin hatta kupayı bi daha alsın istiyorum baştan söyleyeyim. 

Ama gel gör ki

Valla ben Ronaldo’cuyum. Hep de öyleydim. 

Açıkla desen açıklarım ama çok uzun sürer. 


Şarkı çok boktan! 

olsun. Sezarın hakkı sezara verilsin bi zahmet! 

https://www.youtube.com/watch?v=pM9nWx5mpbk



Bu arada İsmail Jcobs cafe’nin elenmesi, evladım gibi sevdiğim Davinsonumun kaçırdığı penaltı filan var ama şu kupada ilk göz yaşım Muslera için düştü. 


İngiltere kürekçilere yenilsin istedim olmadı. Bu Jude Bellingham benim şuraya geldiğimden beri bir sene boyunca real madrid’de seyrettiğim Bellingham değil onu söyleyeyim. Çocuk çiçek gibi yerini beğenmiyormuş meğer. Bu kafasızlar mbappe vinicius gerginliğinden oğlanı gerilerde gezdirip durdular. Buna da teknik direktörlük deniyor. Real Madrid’i Galatasaray’a çok benzetiyorum bazı bazı.


Kürekçilere herkes gibi ben de bayıldım. Seyirci dediğin böyle olur. 

Viking’in etimolojisini de öğrettiler tüm dünyaya. Biz viking’i yağmacı bi grup nordik insandan türemiş bir ırk sanıyorduk meğer kelimenin kökeni bir isimden ziyade bir fiilmiş. Viking denizler aşıp topraklarından uzak yerlerde zafer kazanmak demekmiş. Bilmediğin diyarlarda yemek, içmek, gezmek güzel de; iş zafer kazanmaya gelince, sırt sırta vermek, kenetlenmek gerekir. 


Bence bu kupanın en ders alınması gereken takımlarından biridir Norveç. Tüm maçlarında kimliklerinden sıyrılıp kürek takımı gibi mücadele ettiler. Hayran kaldım. 


Murat Yakın’ın başarılarından ispanyol basını Türk basınından daha fazla bahsediyor biliyor musunuz? 


Bence İngiltere Arjantin karşılaşması Aztek stadında oynansın. Herkes bunu bekliyor. 


Fransa-Fas maçını beklerken ne yalan söyleyeyim Fas bi el şakası yapar mı diye düşündüm ama Fransa müthiş bi takım. Oynadıkları futbol kelimenin tam anlamıyla ‘spektaküler’ Sağolsun kelimeyi Nişanyan çevirmiş izah etmiş, biz de kullanabiliriz. 


Şimdi komşu, asansörde karşılaşınca sitem etmesin diye fazla nümayiş yapmayacağım muhtemelen maçı seyrederken ama bu Fransa bu İspanya’yı yener bana kalırsa. 

Yine de hiç belli olmaz this is i futbol! o Pau Cubarsi çok ani derin pas atabiliyo, O Dani Olmo çok tehlikeli birisi olabiliyor zaman zaman. 


Kızsal not: tarihin en tipsiz İspanyol milli takımı budur herhalde. 

Bizim milli takım jest yapsın kuaförü cucurella’ya göndersin.


Yalnız Amerika’daki stadlar neymiş arkadaş? Entipüften lig diye seyretmiyorum da futbola aşırı yatırım yapılmış. Her staddaki skorboard diyemeyeceğim artık devasa ekranlar ve 70 , 80 bin kişilik stadyumlar… amerikalı futbol izleyicisinde çok para var onu anladık o zaman bu lig gövde gösterir. Çünkü futbolun, ligin değerini artık para belirliyor. Bilmem siz ne düşünürsünüz? 

Eh final favorilerinizi alalım o zaman…


 

https://www.youtube.com/watch?v=gXQB_3L16hA

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Günün alıntısı!

It's all now you see. Yesterday won't be over until tomorrow and tomorrow began ten thousand years ago.

Willian Faulkner - Intruder in the dust/ 

Birden düşünce balonumda belirdi ; sahi bu kemal dedem -2010 muydu?- Chp’nin başına nasıl geçtiydi? 

Ay tamam ya hatırladım…

22 Mayıs 2026 Cuma

İstek üzerine Şampiyonluk yazısı

 Kemal dedem Özgür Özel’i arayacak birazdan. O arada bi şampiyonluk yazısı çıkarırım diyorum.  


Bir tevatüre göre Galatasaraylılar şampiyon da olsa her daim mutsuzmuş huzursuzmuş? Neden acaba? 

Yooo 

Değiliz. 

En azından Aziz Yıldırım mı Safi çimento mu sorunsalıyla baş etmek zorunda değiliz. 


Marşı değiştiriyorum “sakın ha! Sezonu”na özel…


Üst üste dört kere şampiyon olduk, yapıların kralı olduk. 

Fenerli basın bunu da yazın! 

Hakem verdiyse penaltıdır. 

Fener ağlama! 


Bence ‘sakın ha! Sezonu’nu böyle özetleyebiliriz. 

Bu kadroyu çok özleyeceğim. Ama yeni trasferleri de dört gözle bekliyorum. 

Bizim büyükler olgun sever malum. Bonservisi elinde ne kadar 35 yaş üstü varsa sıraya girmiştir zaten. 

Lewandowski fenere gitsin Griezmann bize gelsin. Bernardo Silva’yı da alalım, van Dijk’de sıcak bakıyormuş ama yaşı tutmuyor bir sene daha sıksın dişini, seneye alırız. Icardi’ye de 6 milyon az olur vermişken biz yine On diyelim, love boy iyi çocuktur, tok gözlüdür üstü kalsın, 8’e bağlayalım. Bi unuttukları var ben hatırlatayım. Cazorla’nın takımı küme düştü, biraz kesenin ağzını açarsak o da küçükken cimbom formasıyla çekilmiş fotosunu sosyal medya hesabından paylaşır bence. 


Öyle yada böyle Livırpulla yuventusu yendik mi sen bana onu söyle. 

Eren’le Barış Alper, Oshimen’e de öğretsin horonu. 

Malum seneye 5. Şampiyonluk!!!


Mutsuzmuş! Ne mutsuz olcam allasen? yapılı dalyan gibi Alurcalı başkanımız var. Soyunma odası siyaseti denince bileği bükülemez dama üstadı Okan hocam ve sağ kolu Sarıgözlük var. 

Herkes derdine yansın. 


Bilmem ki oldu mu güzel şampiyonluk yazısı? 

Bence oldu. 


Dur biraz da video foto filan koyayım. Çatlasınlar. 






8 Mart 2026 Pazar

Drifter’ın düşünce balonu


Sergenim dilbazım zeka küpüm bu nasıl serzeniş yahu? 

Galatasarayla 11’e 11 oynamamız haksızlık

40 dakka yetmez 70 dakka 10’a 11 oynasaydık bi şansımız olabilirdi. 

Bu mu? 

Cimboma 7 sarı kart bi kırmızı kart, her pozisyonda hakemin ense kökünde biten bir orkun kökçü… daha ne olsaydı yenilmeyecektin sen bi onu anlat? 

3 Şubat 2026 Salı

Sore: A wife from the future




Tamamen tesadüfen iyi bir filme denk geldim stream’de. 
Sore: A Wife from the Future (IndonesianSore: Istri dari Masa Depan )
Afişine bakıp izlemeye başladığım filmler genellikle vasat çıkıyor son zamanlarda. Belki bu şartlanma sebebiyle belki ukalalıktan, neredeyse yarıda bırakıp kaçıyordum ya; birşey beni tuttu. Groundhogday fantezisinin uygulanışındaki bi oturmayan hissi boşluk mu desem, yönetmenin hikayeyi anlatışındaki, seyircinin tam da o esnada ne düşündüğünü hiç umursamayışı mı desem? Birşey. 


Bu yazıyı yazmaya karar verdim ama galiba filmi izleyip okuyanlar neden bahsettiğimi anlayabilirler filmi seyretmeden okuyanlara biraz geçmiş olsun çünkü spoiler vermeyeyim kaygısı taşımadan yazıyorum. Derdim filmi tanıtmak veya ne bileyim, illa bulun seyredin demek değil. Bastan anlaşalım.


Önce;
Yine büyük büyük konuşan ama çok da hoşuma giden bir kitaptan bahsetmek istiyorum. 
Anthroposcene Reviewed. 

Yazarı John Green şöyle diyor:
“One of the strange things about adulthood is that you are your current self, but you are also all the selves you used to be, the ones you grew out but can’t ever quite get rid of”  
Yani yetişkin olmak biraz da o büyüyüp kurtulurum sandığınız benliklerinizden kurtulamamanın çelişkisidir. Çünkü zamanın geçmiş olan bölümü sizi hep kontrpiyede bırakır. 
 
Kitaptan bir alıntı daha bırakmak isterim buraya. 

Humans are not the protogonists of this planet’s story. If there is a main character, it is life itself, which makes of Earth and starlight something more than Earth and starlight. But in the age of anthroposcene, humans tend to believe , despite all available evidence, that the world is here for our benefit.

Bu gezegenin hikayesinde insanlar başaktör değiller aslında. Eğer bir ana karakterden bahsedeceksek, O, hayatın kendisidir. Dünyayı ve yıldızları,  dünya ve yıldızdan öte yapan yani. Ama anthroposcene çağında, aksini kanıtlayan herşeye rağmen insanoğlu dunyanın bizim menfaatimize hizmet etmek için varolduğuna inanma eğiliminde.    

İşte iklim kriziyle ilgili birşey söylemek istiyorsunuz ama söylenecek herşey söylenmiş, yapılabilecek herşey zaten yapılıyor, zaten çok da geç kalınmış, başka türlü biryerden ama nerden girmeli? 
Tam da buradan; 
Human behaviour’dan girmenin çok klişe olduğundan ve bunu değiştirebilirsek sorun çözülecek umudunun nasıl bir kısır döngü oldugundan…

Jonathan huzursuz ve travmalı kişiliği, düzensiz hayatı ve duygu durumu, aşırı sigara ve alkol tüketimi sonucunda gencecik yaşında kalp krizinden sizlere ömür. Ona varlığını adamış genç karısı ise zamanı geri alabilmenin bir yolunu bulup Jo ölmeden önce bu gidişata müdahale edebilmek için çırpınıp duruyor. 

‘Gerçekten sıktı ama bu groundhog day fantazisi’ ben gidiyorum yea diye homurdanırken bir anda ‘dur daha karpuz kesicem seversin sen metaforlu meaforlu’ dediğini duydum resmen Yandy Laurens’in. 
Anında ayıldım. Film üç perde. Bu daha birincisi. 

Henri Lefebvre,  o ünlü kitabındaki mekan teorisinde, mekanın basit bir geometrik kavram olmadığını, hem kültürel hem de sosyal unsurlar olarak şekillendiğini söylüyor. 
Planet Earth gibi, Jonathan’ın dünyası gibi, Sore’nin akışın bir noktasında fark etiği gibi. 

 Filmin üç perdelik anlatımı Lefebvre’nin ‘spatial triad’ıyla birebir örtüşüyor. 

Biraz açalım mı Spatial Triad nedir? 

Perceived Space, Conceived Space, Lived Space.

Perceived Space yani Algılanan mekan : insanın günlük hayatında içinde bulunduğu kullandığı/tükettiği mekan. Ev, iş, okul, hastane, tren garı , plaj, park vs. İnsan mekanı kullanır, içinde yaşar, algılar ama farkında değildir sunulanı değerlendirir. 

Conceived Space yani Tasarlanan mekan : Insanın menfaatine uygun bir plan/harita dahilinde tasarlanmış mekan. Sürdürülebilircilerin yapmaya çalıştığı gibi.  İnsan planlar, anlamlandırır. Kontrol ettiğini  düşünerek. Sore ‘the gelecekten gelen eş’gibi.

Lived Space yani Yasanmış mekan: yaşamın kendisinin yaşadığı insanın büyük resmin/deneyimin bir parçası olduğunu idrak ettiği mekan. Burada zaman artık insana ait değildir, yaşam kendini deneyimler. 

İşte bence film de buradan yakıyor. 
Ben baya baya bir anthroposcene eleştirisi olarak okudum. İnsan merkezli anlatının çöküşü mü desem? Mevzunun markete poşet götürmekle ilgili olmadığı  noktaya vurgu mu desem. 

Jonathan’ı kahraman gibi kuruyor sonra onu geri çekiyor, Sore’yi merkez gibi gösteriyor sonra onu da eritiyor. Geriye sadece yaşamın sürekliliği ve insan idrakinin gecikmiş tanıklığı kalıyor. “Dehşet içinde birbirimize sarılabiliriz şimdi!”




O mu brilliant anlatıyor ben mi brilliant okuyorum, kendime de bu deneyimden bir pay çıkarmalı mıyız bilemem ama sabırla, sakin sakin çabasını ve estetik kaygısını takdir etmemek çok ayıp olur. 
Bir kere de bu kadar keskin bir eleştiriyi romantik diye burun kıvırdıkları sanatçı perspektifinden okusunlar bi zahmet.  
Endonezya Film festivalinde gösterilmiş ve 8 adaylığı var. Bir kaçını götürür eve diye düşünüyorum. Eğer yanılıyorsam diğer filmleri çok merak ederim. 


1 Şubat 2026 Pazar

ne kadarı umrumuzda? ne kadar umrumuzda?




Political philosophy’ci (Barbaros Şansal’a göre sonuna ci ci cu ekleri alan hiç bir iş meslekten sayılmaz; kendisinin bastıra bastıra ben terziyim modacı değilim diye atarlanmasına ölüp bitiyorum) 

Todd May’in ‘Care’ diye bir kitabı var. Ayrıntı yayınlarından ‘Özen’ diye çevrilmiş. Bence ‘Değer’ ya neyse. Çünkü gözünü sevdiğim Türkçe ‘care’ i  ‘value’dan ayırmaz. ikisine de ‘değer’ der. Turkçemiz halihazirda filozofik bir dildir bakmayın. 

Özen başka bir güzide ifademizdir. Kitapta o mevzuya da girilmiştir muhakkak ama…


Insanın kimliği, kim olduğu değer verdiği şeylerle belirlenir, tanımlanır diyen Todd May hocamız ‘Değer’in de bir bir karşılığı/ölçütü (value) olduğunu söyler. herzaman değil ama ‘value’yi de hadi ‘bedel’ diye çevirelim. 


Daha kitabın başında, hemen mevzuya girer girmez, bir sörfçüyle sohbetini anlatır. 

Sözüm ona tatilde bir sörfçüyle iki lafın belini kırarken düşünmüş bunları. 

Filozofçuluk da böyle birşey. Sörfçülerin takıldığı yerde tatil yaparken felsefe kitabi yazabiliyorsun. 


Kitabın Türkçesi bende yok. onun için bu kısmı çeviriyorum naçizane 


Birden bir kaza yapsan ve seni hayatin boyunca sörf yapmaktan men edecek bir sakatlıkla karşı karşıya kalsan ne olurdu?bu durum seni nasıl etkilerdi?


Dediğine gore bu şeytan kulağına kurşun soru karşısında sörfçü çok da rahatsız olmamış ve dürüstçe cevap vermiş.  

Demiş ki ‘kendi benliğimden bir parçayı kaybetmiş gibi hissederdim.’ 


Todd May bakmış adam nazik, tüm münasebetsiz sorularına bi cevap veriyor devam etmiş. 

Diyelim ki böyle birşey başına geldi ve sen uzun yıllar sorf yapamadan, hayatına devam ediyorsun. Diğerleri sörf yapmaya devam ediyor. Fakat bir gün birşey oluyor ve sörf yasaklanıyor. Atıyorum iklim kriziyle ilgili bir düzenleme sebebiyle sörf yapılamayacak. Bu seni ne kadar ilgilendirirdi?


Tövbe soruya bak! vay uyanık nereye bağladı. 


Sörfçü hemen atılmış ‘tabiki çok ilgilendirirdi, ben yapamıyor olsam da sörf sporunun yok olmasını istemezdim.’

Bu da en az kendisinin yapamaması kadar büyük bir kayıp hissi verirmiş sörfçüye. Öyle demiş.  


Todd May burada kesiyor hikayeyi başka bir örneğe geçiyor. 

   

Ben hiç tatmin olmadım bu girişten. 


Ben sörfçüyü bulmuşken asıl şunu sorardım ‘kayıp diyorsun, eksilmekten bahsediyorsun ok. Peki ne kadar?’ Yani bu olmasın diye ne yapardın? 


Başka türlü sorayım. Sokaktaki dar gelirli birine mikrofon tutalım. 

İştrn çıkarılmak mı i yoksa memlekette enflasyon düşsün mü istersin diyelim.

Cevap ne olur sizce? 

(Çünkü bir çok kuzey Avrupa ülkesi enflasyonla savaşırken iş alımlarını durdurdu ve ve kontratlar uzatılmamaya başlandı.) 

Aynı şey mi?

Kesinlikle. 


Ve mevzuya gelelim.

Minneapolis’te olanlarla hepimiz ilgileniyoruz değil mi bir şekilde sosyal medya vs sayesinde. 

Yani ‘we care!’


We do care ve kaydırıyoruz, oralarda yaşayanlar mum yakıyorlar, bazıları yürüyüş yapıyor, kitlesi olan mikrofona ağlıyor, bazıları polisle çatışıyor.  Yani değer de derece derece mi? Misal mum yakanla, bedenini siper eden için aynı değerden bahsedebilir miyiz? 


Renee ve Alex’in öldürülmesi neden infial yarattı? 

Bu bir vicdan regulasyonu mu? 

Çünkü biliyoruz ki ilk değiller. 


Barthes’in sözü geldi aklıma ‘Toplum bazı ölümleri doğal kabul eder’

Şimdi bunu neden etmedi? Burada gerçekten bardağı taşıran nokta nedir?


Ve fakat ‘önemsemek’ yeterli olacak mı?

Bence  ‘Care’ bedeli eşit dağıtmadıkça asla tam olarak kolektif olamaz.’ 


Todd May ilişkiye bakıyor da yapıya yeterince bakmıyor sanki. 


Herkes lafa gelince adaleti ister sever. Ama kendi konforlu alanından çıkmadan sağlanacaksa adalet …

Büyük resim zamansal ufuk, kolektif hayal, ortak gelecek dili şart koşar. Simdi kim uğraşacak tüm bunlarla? kaydır geç alla’sen. 


Doğru olduğunu bildiğim şey için  bedel ödemeye çağrılıyorum ama o bedelin gerçekten bir şeye dönüşeceğine inanmıyorum. 

Iste çağımız insanının depresif çelişkisi budur. 


Ben Renee ve Alex’in ölümlerinin infial yaratmasındaki en önemli sebebin şu olduğunu anlıyorum. 


Onların ölümü otorite tarafından yönetilebilir görüldü. Ve bu ilk defa insanları bi ufak korkuttu. 

Bakalım bu korku ne kadar değer yaratacak?


Achille Mbembe’nin Necropolitics kitabında ‘kim yaşayabilir, kim ölebilir, kim yavaş yavaş harcanabilir? Sorusu var. 

Diyor ki aslında:

Devlet bazılarını yaşatır; bazılarını yıpratır ve toplum kimin yıpratılacağına dolaylı onay verir. Buna da nekropolitik rıza denir. 


Yani ‘Care’ bedelsiz olunca düzenler hiç sarsılmıyor. Sen sabaha kadar önemse. 



not: Neropolitics henuz Turkceye cevrilmemis ama Iletisim yayinlarindan cikan Dusmanlik Politikalari da derdini anlamak icin okunabilir.