18 Ocak 2026 Pazar

Pañolada: Büyük takım taraftarı olmak zor zanaat!

Acem nalbekisiyle servis edilirse çay daha bi tavşan kanı görünür. 


Bir yere taşınır taşınmaz elzem ilk işlerden biri de internet başvurusu yapmak malum. Sen her ne kadar ben tv seyretmiyorum desen de, ‘o işin teferruatı sen paketini seç’ diyor karşındaki. Çünkü herkesin bir zaafı var, benimkisi futbol pek tabii. 

Aaa öyle miii? 

Harika size bir yıl deneme boyu ‘todo el futbal’ yazalım ozaman. 

‘Bu yıl bedava gibi bişey seneye istersen çıkarsın normal pakete geçersin.’

Geçersin belki bir yıl boyunca futbol junkisi olduktan sonra. Real Madridler Barcelonalar, Atleticolar, Manchesterlar, juventus, inter, napoli, şampiyonlar, afrikalar her an onlarca kanal istediğin anda…

bir yıl sonra dayayınca gerçek faturayı Orange tv geçersin belki normal pakete. 

Neyse onu da seneye düşünürüz. Buna da Galatasaray’dan alıştım. Oshimeni aldığımızdan beri ‘stay in the moment’cı oldum. 6 ay ömrüm kalmış gibi yaşıyorum. Boşver fanisin sen tadını çıkart. 


En çok Real Madrid maçlarını takip ediyorum. Bizim çocuk ilk onbir başlayacak mı? Asist yapacak mı, o eşşek gözlü Rodrigo, ağzı bozuk Vini jr bizimkine doğru düzgün pas atıyo mu? Mbappe ile arası iyi mi? Spiker kaç kere ‘El Turco’ diyor. 

Bi yanlış olursa hemen müdahale edecek gibi izliyorum maçlarını. 

Benim pis Galatasaraylı olduğumu bilmeyeniniz yok malum. 

Arda’dan da, Fener’den giden bir genco olarak ilk başta ne yalan söyleyeyim fazla bir umudum yoktu. Oynayamaz bu çocuk Madrid’de diyordum. Hem önyargıdan; hem de bakıyordum fiziğine, etrafındakilere, Fener basınının şişirmesine verdiği tepkilere filan… pek ışık göremiyordum. Ancelotti de benim gibi düşünüyordu zati. 

‘Todo el futbol’um bağlandığında Arda Alonso’nun takımında ilk 11 çıkmaya başlamıştı , karakter ve fizik olarak gelişiyordu. İspanyollar bizim çocuğu seviyor, sempatik buluyor herşeyden önce bu önemli. Hemen hemen her maçını seyrettim son 3,5 aydır.  Real Madrid kötü gitti onu söylemek lazım. Alonso bizim çocuğu kazandı ama kafasındaki oyun planını uygulamayı başaramadı. Real Madrid seyircisini tatmin edecek ateşli bir oyun çıkmıyor bu kadrodan. Maçları kazanıyor olmaları yetmiyor seyirciye, huzursuzluk gerginlik var tribünde. Madrid seyircisi, Barcelona seyircisi, bi Valencia seyircisine benzemiyor. Bizim Valencia’lılar sağolsun hiç oralı değil, ligin sonuna demir atmışız, hala birasında tapasında çoluk çocuk ‘yenilsen de yenilsen de ‘ diyerekten her hafta stadı dolduruyorlar. Bir iki haftaya küme düştükleri de kesinleşecek hayırlısıyla o zaman bir protesto görecek miyiz ondan da emin değilim. Dedim ya Bernabeu’da işler öyle değil. O tataftarın sevgilisi, janti Xabi Alonso’nun bir kupa maçı finali hezimetinde ipi çekildi. Burası Madrid! 

Arbeloa’yı izleyeceğiz bakalım. 

Bununla beraber!!!

Dün Real Madrid maçında birşey oldu. Ben ilk kez gördüm. taraftar maç başlamadan önce birşey yaptı. Beyaz mendil gösterdi takıma.

Bu ne demekti? ‘Hadi beyaz bir sayfa açalım’ mı? 


Maç başladı. Skorsuz bir ilk yarı. Oynadıkları takım da Levante, bizim güzide Valencia şehrimizin ikinci takımı. O da ligin dibinde, (buarada o şimdiden düştü bence. )

Madrid seyircisi sıfır sıfır biten ilk yarının ardından o mendilleri bir kere daha çıkarttı ve bu kez sallamaya başladı. Çünkü ilk çıkarttıklarında sallamamışlardı sadece gösterdiler. O gösterme ‘hadi beyaz bir sayfa açalım’ değilmiş. O aslında ‘adam gibi oynamazsanız bu mendili sallayacağız’ demekmiş. Ne derin, ne ağır ne janti bir protesto biçimi. Etkilendim. Furbolcu olsam yüzüm kızarır. Onların da kızardı zaar, ikinci yarı iki sıfır bitirdiler Arbeloa ile ilk galibiyetlerini aldılar. 

Bu beyaz mendil hadisesinin bir ismi varmış İspanyol Futbol geleneğinde ‘pañolada’




Aslında Boğa güreşi kültüründen geliyormuş. Seyirci arenada yeterince kan ter mücadele görmeyince çıkartırmış beyaz mendili. 

1990’larda ilk futbola sirayet ettiği maç Real Madrid’in Real Zaragoza’ya 5-1 yenildiği maç. 

Ama bu beyaz mendil öyle her yenilgide çıkartılan birşey değil onu söyleyeyim. Bu taraftarın ‘artık sabrımız taştı ya kendinize gelin ya biz sizi getiririz’ dedikleri, birilerinin ipinin çekilmesi gerektiği anlamına geliyor. Bernabeu beyaz mendili, süper kupa finali hezimetinde değil, hocayı gönderdikten sonra takıma çıkarttı. Bu detay önemli. Çarşambanın gelişiydi Florentino Pérez için Süper kupa yenilgisi




Galatasaray keşke bu anı görmüş olsaydı belki bir durup düşünürdü. 

Yani dediler ki, ‘hocayı gönderdik milletin gazını aldık sanmayın, bu taraftar herşeyin farkında, bu gidişhat bir kaç kelle daha götürür”


Bizim çocuk ilk 11 başlamayınca bi korkmadım değil aslında. Epey de dua ettim, ikinci yarı bi şans verse bir aist bi korner, hocaya bi can suyu olsa. Vallahi de öyle oldu. Hemen bayram tabi. 





Ama bi derdim var. Bu çocuğun mevkisi hala belli değil. Bu çocuk ne oynuyor? 

Alonso distribütor dedi aylarca ortada sıçan yaptı, sahada gezdirdi durdu. son maçlarda artık neredeyse defanstan öne çıkamaz olmuştu. Ama nereye koysun? Son vuruşu etkili değil, mücadelesi az, defansı zayıf. 

Şimdi Arbeloa nerede oynatacak onunda tam anlamadım, serbest vuruşçu ve kornercisi mi bu takımın? Kimin ası kimin yedeği? Bu maçta Rodrigo tribündeydi dönünce Arda 11’de olacak mı? Fiziği geldiğinden beri çok gelişti ama hala mücadelede zayıf yeterince insiyatif almıyor. Aklı ön tarafta topu Mbappe ve Vini’yle buluşturmakta olsa da ben onun ön tarafta forma şansını zayıf görüyorum ileri vadede. Keşke kendini iyi bir 6 numara olarak yetiştirse. Torrera’nın daha mahiri olmayı hedeflese. Tamam onun gibi tık tık tık , bitirici tırtıl özellikleri yok ama ayağı çok çok daha düzgün, topla extra mahir biri. Keşke diyorum. Çünkü görüyor ve hissediyorum o oynamak istediği yer için nerdeyse hiç şansı yok. Yani bu takım Real Madrid. Vini’nin Rodrigo’nun bile yerinin sağlam kalıcı olmadığı bir süper klüpten bahsediyoruz. 

Ve bununla beraber ve tüm kaygılarıma rağmen her maça çıktığında gururdan ölüyorum onu da söyleyeyim. 


Galatasaray’a gelsem mi bilemedim. 

Bir değil iki penaltı kaçıran Loveboy İcardi, her geçen gün biraz daha semirdiği serpildiği gözlenen ağar abi Kaan Ayhan, gelirken gözlerimizi yaşartıp tüm vaadettiklerinin altında kalan hakiki ağır abi İlkay Gündoğan, sakatlığı bitmek bilmeyan Singo, sahada kayıp Lemina, performansı yerlerde İsmail… daha sayayım mı? 

Peki soruyorum ben icardi aşkına? Bizim Oshimen’in yedeği kim? 

Bi tasarrufu var mı Galatasarayın? 

Peki tüm bu yukarıda saydığım takımımızın göz bebeklerine kontratlar altın tepsilerle uzatılırken dört 21 yaş altı kontenjanına hiç bir transfer yapmak istemeyen güzide hocamıza bu taraftar ne zaman beyaz mendil gösterecek? 

Bi çarşamba ama;  bu çarşamba mı, perşembenin gelişini söyleyen çarşamba mı? çıkmaz ayın çarşambası mı???

14 Ocak 2026 Çarşamba

The Stadium!


The Stadium

Have you ever entered an empty stadium? Try it. Stand in the middle of the field and listen. There is nothing less empty than an empty stadium. There is nothing less mute than stands bereft of spectators.

At Wembley, shouts from the 1966 World Cup, which England won, still resound, and if you listen very closely you can hear groans from 1953 when England fell to the Hungarians. Montevideo’s Centenario Stadium sighs with nostalgia for the glory days of Uruguayan soccer. Maracanã is still crying over Brazil’s 1950 World Cup defeat. At Bombonera in Buenos Aires, drums boom from half a century ago. From the depths of Azteca Stadium, you can hear the ceremonial chants of the ancient Mexican ball game. The concrete terraces of Camp Nou in Barcelona speak Catalan, and the stands of San Mamés in Bilbao talk in Basque. In Milan, the ghosts of Giuseppe Meazza scores goals that shake the stadium bearing his name. The final match of the 1974 World Cup, won by Germany, is played day after day and night after night at Munich’s Olympic Stadium.


King Fahd Stadium in Saudi Arabia has marble and gold boxes and carpeted stands, but it has no memory or much of anything to say.”

― Eduardo Galeano, Soccer in Sun and Shadow


Ben de şunu sorardım bunun üstüne Eduardo’cuğım hayatta olsaydı. “Sen hiç saygı duruşunda bütün tribünün ana avrat ölüye küfrettiği bir stadyuma gittin mi? “

Bak şimdi geliyor klişe: “hayır seversin sevmezsin….


Sevmem, ben de Volkan Demirel’i sevmem. Hiç sevmem. Bak o Hatay depreminde bir an var; telefonundan vidyo attığı,  göz yaşları içinde dehşeti yaşarken gördüğümde yanımda bir insan evladı ağzını açıp küfürü geç, en ufak bişey diyecek olsa ağzının ortasına çarpardım yani. 


Küfür ne abi? Siz kafayı mı yediniz? Kendinizi mi

kaybettiniz? Hayır toplum olarak çok etik düşkünü olduğumuz söylenemez de bi ölümüze saygımız vardır inanışımızda, onu da mı yalan ettiniz şuursuzlar. Ahlak yoksunları…çüş yani.

Hayır 10 yıldır şampiyon olamıyosunuz,  bari süper kupayı alın diye turnuva icad ediliyor, elimizden geleni yapıyoruz boynunuz bükülmesin diye. efendi gibi alıp gitseniz olmaz çünkü. Şu anlamsız baskıdan bi kurtulsanız, sizden başka herkes kazanıyor siz insanlığınızı kaybediyorsunuz göremiyor musunuz kuş beyinliler? 


Tribünler duyguyu çoğaltırdı, coşardı, öfkelenirdi ama insandı özü; tribünler artık duyguyu çoğaltmıyor, yönlendirilen bir gösteriyi çoğaltıyor. Stadyumlar, hafızayı taşıyan mekânlar olmaktan çıkıp, değerleri ve ritüelleri sınayan alanlara dönüşüyor. Sen. sen,  sana diyorum. yanındakinin küfür etiğini duyduğunda çarpamadın mı ağzına iki tane? 


İsminden gayrı hiç bir olumlu özelliği olmayan hafızasız bu stada bravo pek anlamlı bir hafıza yüklediniz gelecek nesiller için. böyle devam 👏

Not: 2-0 yenildiniz diye ağzına geleni söylüyorsun diyenlere:

O kupadan bizde 17 tane mi ne var. Deli etmeyin insanı.


13 Ocak 2026 Salı

Günün tablosu : Los Suicidas del Sisga

 



Kolombiyalı ressam Beatriz Gonzalez bir kaç gün önce 93 yaşında gözlerini kaptmış ebedi uykuya dalmış. Haberi Hollanda kaynaklı bir web sitesinden aldım. Bizim medyada haber olması mümkün değil gündemimiz o bu şu ile fena halde meşgul zira. Bu ressamın adını, öldükten sonra da olsa zikreden Türkçe bir kaynak olsun istedim. 


Birşeyleri ters yüz eden insanlara hep saygı duymuşumdur. 

Beatriz Gonzalez’in resimlerine bakarken işte bir başka pop-art zırvalığı diyenleriniz olabilir. “Warhol bitirmiş siz artık dağılın” diyenler vs. 

Ama öyle değil. 

Bazen de tam da o surette görünür ama başka birşey söylersiniz, işte o acıtır. İşte o sarsar. İşte odur bilineni tersyüz eden. 


Pop-art tüketimdir, ambalajdır, parlaklıktır, ironidir, reklamdır. Bayılırız.


Gonzalez, üçüncü sayfayı resmeder.

Bakın bu üç tablo birbirinin üç farklı renk tonundaki versiyonu Los Suicidas del Sisga 1965’de bu kadının sesini duyuran en hit çalışması.  


Kim bu çift biliyor musunuz?

Antonio María Martínez Bonza (25) ve Tulia Vargas (20)

Bogota’da öylesine aşık bir çift. 

Ama aşırı hisli aşık bi çift. Bu aşk nasıl saf kalır diye sorup duran, delirmeli aşık bir çift. 

Bir sabah uyanıp yapabilecekleri tek şeyin ölmek olduğuna ayılıyorlar. Ve Bogota yakınlarındaki Sisga barajına atlamadan önce fotoğrafçıya uğruyorlar. İntihar etmeden önce bıraktıkları bu fotoğraf onların cansız bedenleri bulunduktan sonra yerel gazetelerde “Los enamorados suicidas dejaron su última foto” başlığıyla yayımlanmış. 





Arşive gömülmüş bu fotoğrafı gün yüzüne çıkartmak istemesini anlıyorum. Şu fotografın  güzelligine bakar mısınız? o eller, o çiçeğe sıkı sıkıya tutunuş. fotografçının hiç birşeyden habersizliği....bu fotografın yok olup gitmesine nasıl gönlü razı olur insanın?




Ama ne yapıyor? 

Perspektifi , gölgeyi, hacmi yok ederken imajı duvar kağıdı gibi düzleştirme; bilinçli bir anti-virtuozite???

Figürleri kahramanlaştırmak değil, olayı yüceltmek değil, toplumsal hafızanın sıradanlaşıyor olduğuna dikkat çekmek. 

Bu iki insanı nasıl da unuttuk? 


Bu ilginç diye ve biraz nasıl bir ressam olduğunu resim sanatında nerede durduğunu vurgulamak için bu tabloyu seçtim. 

1980’den sonraki işlerine bakarsanız nasıl hardcore girdiğini görebilirsiniz. 


Yani demem o ki gazetenin üçüncü sayfa haberlerinde gördüğümüz halktan insanın trajedisini gazetecilik dilinden kurtarıp estetize ediyor olması dışında politik bir bellek sorunsalını tartışıyor olması onu pop-art’tan biraz farklı bir yere konumluyor bence. 






4 Ocak 2026 Pazar

Supertrump!



şurda yeni yıl bayramı ertesi ilk pazar, iki chill out yapıcaz sakin sakin, hbo filan takılcaz; Trump’a bak sen!

 2026’nın üçüncü günü Venezuela başkanıyla karısını kaldırmak nedir yahu? Olaya bak! 

Maduro’yu aldım, bundan sonra Venezuela’yı biz yöneticez! 

Vestfalya filan yalan oldu. 

Eee o da narkotrafiking yapmasaymış. Bu ara herkes de birden kok düşmanı kesildi tövbe tövbe. 

 

Hemen bbc’yi açtım kim ne demiş, tepkiler ne boyutta diye. 


Uk Prime Minister Keir’den “shed no tears” gelmiş. 

Brezilya Başkanı Da Silva’dan  ‘cross an unacceptable line’ gelmiş.

Kolombiya bi güzel “assault on the sovereignty” çekmiş.

Chile’den bi ‘concerns and condemnation’ gelmiş.

Uruguay pür dikkat ve ciddi endişeyle izliyormuş. 

Cuba yürek yemiş: ‘criminal attack’

Trump da cevaben ‘the govenrment in Havai should be concerned’ demiş.

Sıranızı bekleyin. 


Bunlar pek sıkıcı, sadede gel asıl Putin ne demiş?  Hayır şimdi ben de gideyim Zelenski takımını kaldırayım dese kim ne diyecek? 

Valla bilemedim fırtına öncesi sessizlik gibi. 


Iyi tamam gelelim Avrupa’ya, 

Çok da fifi! Ama yine de bakalım ne demişler. 


Macron, olan oldu inşallah Venezuela halkı için bundan sonrası hayırlı olur filan demeye getirmiş. 


Almanya’dan ‘complex’ gelmiş muallak bir ifade. ‘International law uygulansa iyi olur’ hemen arkasından da ‘political instability de hiç iyi birşey değil tabi Venezuela halkı için” diyerekten…


Netanyahu’dan Trump’a nümayiş tabiki hahaha.  ‘ bold and historic leadership…’ filan. Gerçi ilk yapan Trump değil. Tarihlerinde bi de Panama hadisesi var malum. 


Canada Dışişleri mağrur,  ahlaklı ve distant ‘ Canada calls on all parties to respect international law and we stand by the people of Venezuela and their desire to live in a peaceful and democratic Society.’


Norveç’le bitiriyorum 


International law is universal and binding for all states. The American intervention in Venezuela is not in accordance with international law. 


Bunu diyen Norveç  Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide. 

Hahaha

Norveçte mi yaşıyorsun be adam diyesim geldi.  


27 Aralık 2025 Cumartesi

Yıldıran yıla veda mixi



Ve sonunda yılın son haftasonu!

Bu 2025 kime iyi geldi ‘Albayım Galatasaray’dan başka bilemiyorum da, ben bi yorgunum bu yıldan. Ama bu demek değil ki kendisini Fener’in Mourinho’ya yaptığı gibi ilgisiz alakasız havalimanlarında ıssız sahipsiz, uğurlamadan göndericez. Her 365 gün bir essential mixi hakeder. 

Spotify bu yıl da 2025’de en sık dinlediğin parçalardan bi hatırlatma playlisti çekeyim mi sana dedi. Aman yorma kendini dedim, biliyorum beş benzemez liked songs folderım. Terzi kendi söküğünü dikemez ama bir drifter her daim kendi setini mixler. 

Bu yıl biraz moody biraz karanlık biraz 2025. Aslında set Desperado ile bitiyordu ama 2026’ya ‘umutsuz’ girmeyelim diye bonus track koydum ;)

Hepinizin yeni yılını şimdiden kutluyorum; herkesin gönlüne göre bir yıl gelsin diyorum. Şimdilik bys🙋🏻‍♀️


Drifter’s essential dark-mix2025

 https://open.spotify.com/playlist/2LmGxT2wgEob7AKOUGOIHX?si=a0lFQZCPSrOzjka31qWHbQ&pi=EL0PYJv3RmqBH

26 Aralık 2025 Cuma

Ne öğrendik? Cahilliğimizi….




“If all this is true, since the desire in us for knowledge is not in vain, surely then it is our desire to know that we do not know. If we can attain this completely, we will attain learned ignorance. For nothing more perfect comes to a person, even the most zealous in learning, than to be found most learned in the ignorance that is uniquely one’s own. One will be the more learned, the more one knows that one is ignorant.”


Klasik Drifter seriyi bitiricem dedi yine kayboldu diyenleriniz olabilir ama bu kez kararlıyım bitiricem.


 Nicholas de Cusa’ya daldım ondan geciktim. Bir de tam havaya gireyim bir Christmas huşusu içinde gideyim Hz İsa’nın son akşam yemeğinde içtiği şarap kupasını göreyim dedim; göremedim! yani ancak uzaktan görebildim. Bilemiyorum ki yani dünyanın dört bir yanından geliyorlar uzaktan bakıp gidiyorlar. Orada öylece duruyor kimsenin de bu gerçek mi değil mi diye sorguladığı yok sanki. Paralı da değil, istediğin zaman istediğin gibi gidip uzaktan bakabiliyorsun. Kapalı camekanın içinde, altın yaldız kaplamalı bir fonda yansımadan detayları da göremiyorsun. Öyle kendi halinde kutsal bir kupa. 

Niye Valencia’da duruyor o da muamma. 


Neyse havaya girmeme yardımcı oldu mu derseniz biraz oldu galiba. Kupa değil de ortam ambians. 

Tabloya dönelim. 

Önce yukarıdaki alıntıyı çevireyim size; 


Eğer tüm bunlar doğruysa, içimizdeki bilme arzusu boşa olmadığına göre aslında bu arzu bilmediğimizi bilme arzusudur. Yani bilmeye çalıştığımız şeyin aslında bilemeyeceğimiz birşey olduğunu kavrayabilirsek o zaman “öğrenilmiş cehalete” varırız. Çünkü hiçbir bilgi, öğrenmede en iştahlı kişinin bile kendi cehaletinde öğrendiği o bilememezliğinden daha mükemmel olamaz. Kişi cehaletinin ne kadar farkına varırsa o kadar öğrenmiştir. 


Gibi bişey. Harika yahu. Koskoca Kardinal, topluyor saray erkanını, kilise görevlisi, sanatkar, tüccar filan ruhban sınıfından ve soylu elitten kimi bulursa artık; bunları söylüyor ve herkes birbirine bakıyor, baya baya anlamış gibi… sonra dağılıyorlar. 


Katolik Kilisesinin iktidarı kuvvetlendikçe güç zehirlenmesinden iyice indulgence batağına battığı; yani günah affı ve cennet tapusu işini iyice abarttığı dönemlerde bazı zeki ; zeki olduğu için de ahlaklı olan teologların yavaş yavaş rahatsızlıklarını dile getirmeye başladığı bir dönemde yapılmış bir tablodan bahsediyoruz.


Den Bosch’lu Jerome bu tabloyu çizerken Rotterdam’lı Erasmus da Deliliğe övgüyü yazıyordu. Mesela şöyle şeyler yazıyordu; 


"I am the source of all honor and the origin of all esteem. Princes, pontiffs, and prelates tremble at my power, yet they all claim to serve God while serving me."


Erasmus, Delilik’i bir karaktere dönüştürüp güç ve itibarın ne kadar sahte olduğunu hicvediyor.


Ben tüm onurun kaynağı ve saygının menşeyim.

Prensler, papalar ve din adamları gücümden titrer, ama hepsi bana hizmet ederken Tanrıya hizmet ettiklerini iddia eder.


Veya;

"I grant pardon for all sins, whether mortal or venial, if only a coin is dropped into the plate." 


Ben her türlü günah için af veririm, ister ölümcül ister hafif olsun, yeter ki bir bozuk para tabağa atılsın.

Yani delilik diyerek biraz yumuşatıyor tabi de durum vahim aslında. 


Aralarında 100 km yok. Biri Rotterdam’da biri Den Bosch’da ikisi de ruhban ve birbirlerini bilmiyorlardı. Mümkün mü? Mümkün. Ortaçağ’a akıl sır ermez. Ama bu düşünce iklimi aklın yolu bir’le açıklanabilecek bir durum değil. Çünkü her akıl eden de öyle çıkıp yürek yemiş gibi konuşamıyor. 

İçerden birileri biraz daha yumuşak girişler yapmış alıştırmış olmalı. Kim bunlar? 


1300’lerin sonları Ruusbroeck; Brüksel’de kanonik rahip olarak başlayıp; ormana yerleşen ve eremitik mistik bir toplulukla yaşamaya devam eden din düşünürü. 


Bir de Nicholas of Cusa var. 

Learned Ignorance’ı ve coincidentia oppositorum (yani zıtlıkların birleşmesi/çakışması gibi çevrilebilir) yazıyor. Bu iki kitap bildiğin reforma giden yolun kaldırım taşlarını bir köşeye yığmak demek. Biri gelir bi ekip kurar ve döşemeye başlar diyerekten. 


Çok ilginç bir adam. Varlıklı tüccar bir aileden gelip ruhban sınıfının en üst kademesine yükseliyor. Kardinal oluyor ne diyorsun?  o denli bir yükseliş. Önce hukuk okuyor sonra matemaltik, hem kilisenin hem devletin adamı. Sürekli bi görevlendirmelerle oraya buraya gönderiliyor. Konstantinople not istanbul’ken Balat’a gelmiş biri. Batı ve Doğu kilisesi arasındaki Kutsal Ruh ‘Baba ve Oğul’dan gelir’ ; ‘olur mu sadece Baba’dan gelir’ çekişmesini isyan çıkmadan, din kardeşler birbirini boğazlamadan bir orta yol bulmak için gönderiliyor. Asıl dert Patriklerin özerklik istemesi. Tabiki ekonomik ve politik alt yapısı var yoksa Onlar da biliyor Tanrı bir. 


Neyse güzel bir çözüm üretiyor. Papa yine son kararı versin ama bir konsey olsun ve herkes fikrini, derdini beyan etsin Papa hepsini dinleyip karar versin’ diyor. Demekle kalmıyor Patriği de gemiye koyup İtalya’nın yolunu tutuyor. Üç ay sürmüş gemi yolculuğu. İşte o yolculukta ne olduysa bir aydınlanma,  bir hislenme…döner dönmez Learned Ignorance’ı yazıyor. Ege suları diye boşa demiyorlar. Okyanusu geçersin Ege’de batarsın. Rüzgarı öyle ilahidir.

Burada Cusa’lı Nicholas nümayişi yapmış gibi olmayayım da adam teolojik bir sorunsalı matematikle açıklayan ilk düşünür ve bence bu yeterince şok şok şok. 


Sonra Geert Groote ve Devotio Moderna hareketi geliyor. 


Devotio Moderna hareketi; ve Brabant bölgesinde neredeyse ezberletilen bir eserle birlikte anılıyor. 

Imitation of Christ. 

ibadet içsel dönüşümle desteklenmeli. 

Dünyevi hırslar, mal ve güç tutkusu ruhu bozar, İnsanın tanrıya yaklaşmasının yolu alçakgönüllülük ve itaattır. 

İsa’yı taklit etmek sadece ritüel değil, hayat tarzı olmalı.  

Özünde kitap ve Devotio Moderna bu. 


İşte buradan sonra işler karışıyor. Bosch bu iklimde ne düşünüyordu biraz açık ve de seçik ve  üyesi olduğu topluluğu göz önüne alırsak bir o kadar da belirsiz. 

Ama zaten büyük eserler hep bir muamma taşır ve biz de onun için ölüp biteriz. 

İspanya Kralı Yakışıklı Philippe’in cemiyetinde bir karakter olduğunuzu düşünün. Diyorlar ki, Aşağı Krallıklardan çok ünlü bir ressamın yeni eseri gösterilecek davetlisiniz. İcabet ediyorsunuz hemen. Sizi gösterimin yapılacağı salona alıyorlar. Triptiğin kapakları henüz kapalı. “O söyledi ve oldu!” Yazılı kapakları tüm davetliler hazır olduğunda hizmetkarlar yavaşça açıyor. Tıpkı bir sinema perdesi açılır gibi. 

Ve gördüğünüz şey karşısında nutkunuz bi tutulmuyorsa sizde bi tuhaflık var derim. 


İnsan arzudan ve korkudan müteşekkil bir varlıktır. Her daim azıtma eğilimindedir. İşte bu doğası sebebiyle Dünyayı kurutacak; o arzu nesnesi ve vur patlasın çal oynasına yarayan enstrumanlar tarafından yutulacak daha last judgement’e varamadan Dünya’da cehennemi yaşayacaktır. Ademin sonu karanlıktır. 

Diye bağlayan bir triptik. Hadi burdan yak.


Bu gün hala Bosch temalı kostümlü ravler yapılıyor lowlands tabir edilen topraklarda; müthiş dj’ler ; büyük partiler… özellikle cehennem panelinden seçilen karakterler en revaçta kostümler… 



Büyük ironi değil mi? 

Buna da bitiyoruz tabi.