27 Aralık 2025 Cumartesi

Yıldıran yıla veda mixi



Ve sonunda yılın son haftasonu!

Bu 2025 kime iyi geldi ‘Albayım Galatasaray’dan başka bilemiyorum da, ben bi yorgunum bu yıldan. Ama bu demek değil ki kendisini Fener’in Mourinho’ya yaptığı gibi ilgisiz alakasız havalimanlarında ıssız sahipsiz, uğurlamadan göndericez. Her 365 gün bir essential mixi hakeder. 

Spotify bu yıl da 2025’de en sık dinlediğin parçalardan bi hatırlatma playlisti çekeyim mi sana dedi. Aman yorma kendini dedim, biliyorum beş benzemez liked songs folderım. Terzi kendi söküğünü dikemez ama bir drifter her daim kendi setini mixler. 

Bu yıl biraz moody biraz karanlık biraz 2025. Aslında set Desperado ile bitiyordu ama 2026’ya ‘umutsuz’ girmeyelim diye bonus track koydum ;)

Hepinizin yeni yılını şimdiden kutluyorum; herkesin gönlüne göre bir yıl gelsin diyorum. Şimdilik bys🙋🏻‍♀️


Drifter’s essential dark-mix2025

 https://open.spotify.com/playlist/2LmGxT2wgEob7AKOUGOIHX?si=a0lFQZCPSrOzjka31qWHbQ&pi=EL0PYJv3RmqBH

26 Aralık 2025 Cuma

Ne öğrendik? Cahilliğimizi….




“If all this is true, since the desire in us for knowledge is not in vain, surely then it is our desire to know that we do not know. If we can attain this completely, we will attain learned ignorance. For nothing more perfect comes to a person, even the most zealous in learning, than to be found most learned in the ignorance that is uniquely one’s own. One will be the more learned, the more one knows that one is ignorant.”


Klasik Drifter seriyi bitiricem dedi yine kayboldu diyenleriniz olabilir ama bu kez kararlıyım bitiricem.


 Nicholas de Cusa’ya daldım ondan geciktim. Bir de tam havaya gireyim bir Christmas huşusu içinde gideyim Hz İsa’nın son akşam yemeğinde içtiği şarap kupasını göreyim dedim; göremedim! yani ancak uzaktan görebildim. Bilemiyorum ki yani dünyanın dört bir yanından geliyorlar uzaktan bakıp gidiyorlar. Orada öylece duruyor kimsenin de bu gerçek mi değil mi diye sorguladığı yok sanki. Paralı da değil, istediğin zaman istediğin gibi gidip uzaktan bakabiliyorsun. Kapalı camekanın içinde, altın yaldız kaplamalı bir fonda yansımadan detayları da göremiyorsun. Öyle kendi halinde kutsal bir kupa. 

Niye Valencia’da duruyor o da muamma. 


Neyse havaya girmeme yardımcı oldu mu derseniz biraz oldu galiba. Kupa değil de ortam ambians. 

Tabloya dönelim. 

Önce yukarıdaki alıntıyı çevireyim size; 


Eğer tüm bunlar doğruysa, içimizdeki bilme arzusu boşa olmadığına göre aslında bu arzu bilmediğimizi bilme arzusudur. Yani bilmeye çalıştığımız şeyin aslında bilemeyeceğimiz birşey olduğunu kavrayabilirsek o zaman “öğrenilmiş cehalete” varırız. Çünkü hiçbir bilgi, öğrenmede en iştahlı kişinin bile kendi cehaletinde öğrendiği o bilememezliğinden daha mükemmel olamaz. Kişi cehaletinin ne kadar farkına varırsa o kadar öğrenmiştir. 


Gibi bişey. Harika yahu. Koskoca Kardinal, topluyor saray erkanını, kilise görevlisi, sanatkar, tüccar filan ruhban sınıfından ve soylu elitten kimi bulursa artık; bunları söylüyor ve herkes birbirine bakıyor, baya baya anlamış gibi… sonra dağılıyorlar. 


Katolik Kilisesinin iktidarı kuvvetlendikçe güç zehirlenmesinden iyice indulgence batağına battığı; yani günah affı ve cennet tapusu işini iyice abarttığı dönemlerde bazı zeki ; zeki olduğu için de ahlaklı olan teologların yavaş yavaş rahatsızlıklarını dile getirmeye başladığı bir dönemde yapılmış bir tablodan bahsediyoruz.


Den Bosch’lu Jerome bu tabloyu çizerken Rotterdam’lı Erasmus da Deliliğe övgüyü yazıyordu. Mesela şöyle şeyler yazıyordu; 


"I am the source of all honor and the origin of all esteem. Princes, pontiffs, and prelates tremble at my power, yet they all claim to serve God while serving me."


Erasmus, Delilik’i bir karaktere dönüştürüp güç ve itibarın ne kadar sahte olduğunu hicvediyor.


Ben tüm onurun kaynağı ve saygının menşeyim.

Prensler, papalar ve din adamları gücümden titrer, ama hepsi bana hizmet ederken Tanrıya hizmet ettiklerini iddia eder.


Veya;

"I grant pardon for all sins, whether mortal or venial, if only a coin is dropped into the plate." 


Ben her türlü günah için af veririm, ister ölümcül ister hafif olsun, yeter ki bir bozuk para tabağa atılsın.

Yani delilik diyerek biraz yumuşatıyor tabi de durum vahim aslında. 


Aralarında 100 km yok. Biri Rotterdam’da biri Den Bosch’da ikisi de ruhban ve birbirlerini bilmiyorlardı. Mümkün mü? Mümkün. Ortaçağ’a akıl sır ermez. Ama bu düşünce iklimi aklın yolu bir’le açıklanabilecek bir durum değil. Çünkü her akıl eden de öyle çıkıp yürek yemiş gibi konuşamıyor. 

İçerden birileri biraz daha yumuşak girişler yapmış alıştırmış olmalı. Kim bunlar? 


1300’lerin sonları Ruusbroeck; Brüksel’de kanonik rahip olarak başlayıp; ormana yerleşen ve eremitik mistik bir toplulukla yaşamaya devam eden din düşünürü. 


Bir de Nicholas of Cusa var. 

Learned Ignorance’ı ve coincidentia oppositorum (yani zıtlıkların birleşmesi/çakışması gibi çevrilebilir) yazıyor. Bu iki kitap bildiğin reforma giden yolun kaldırım taşlarını bir köşeye yığmak demek. Biri gelir bi ekip kurar ve döşemeye başlar diyerekten. 


Çok ilginç bir adam. Varlıklı tüccar bir aileden gelip ruhban sınıfının en üst kademesine yükseliyor. Kardinal oluyor ne diyorsun?  o denli bir yükseliş. Önce hukuk okuyor sonra matemaltik, hem kilisenin hem devletin adamı. Sürekli bi görevlendirmelerle oraya buraya gönderiliyor. Konstantinople not istanbul’ken Balat’a gelmiş biri. Batı ve Doğu kilisesi arasındaki Kutsal Ruh ‘Baba ve Oğul’dan gelir’ ; ‘olur mu sadece Baba’dan gelir’ çekişmesini isyan çıkmadan, din kardeşler birbirini boğazlamadan bir orta yol bulmak için gönderiliyor. Asıl dert Patriklerin özerklik istemesi. Tabiki ekonomik ve politik alt yapısı var yoksa Onlar da biliyor Tanrı bir. 


Neyse güzel bir çözüm üretiyor. Papa yine son kararı versin ama bir konsey olsun ve herkes fikrini, derdini beyan etsin Papa hepsini dinleyip karar versin’ diyor. Demekle kalmıyor Patriği de gemiye koyup İtalya’nın yolunu tutuyor. Üç ay sürmüş gemi yolculuğu. İşte o yolculukta ne olduysa bir aydınlanma,  bir hislenme…döner dönmez Learned Ignorance’ı yazıyor. Ege suları diye boşa demiyorlar. Okyanusu geçersin Ege’de batarsın. Rüzgarı öyle ilahidir.

Burada Cusa’lı Nicholas nümayişi yapmış gibi olmayayım da adam teolojik bir sorunsalı matematikle açıklayan ilk düşünür ve bence bu yeterince şok şok şok. 


Sonra Geert Groote ve Devotio Moderna hareketi geliyor. 


Devotio Moderna hareketi; ve Brabant bölgesinde neredeyse ezberletilen bir eserle birlikte anılıyor. 

Imitation of Christ. 

ibadet içsel dönüşümle desteklenmeli. 

Dünyevi hırslar, mal ve güç tutkusu ruhu bozar, İnsanın tanrıya yaklaşmasının yolu alçakgönüllülük ve itaattır. 

İsa’yı taklit etmek sadece ritüel değil, hayat tarzı olmalı.  

Özünde kitap ve Devotio Moderna bu. 


İşte buradan sonra işler karışıyor. Bosch bu iklimde ne düşünüyordu biraz açık ve de seçik ve  üyesi olduğu topluluğu göz önüne alırsak bir o kadar da belirsiz. 

Ama zaten büyük eserler hep bir muamma taşır ve biz de onun için ölüp biteriz. 

İspanya Kralı Yakışıklı Philippe’in cemiyetinde bir karakter olduğunuzu düşünün. Diyorlar ki, Aşağı Krallıklardan çok ünlü bir ressamın yeni eseri gösterilecek davetlisiniz. İcabet ediyorsunuz hemen. Sizi gösterimin yapılacağı salona alıyorlar. Triptiğin kapakları henüz kapalı. “O söyledi ve oldu!” Yazılı kapakları tüm davetliler hazır olduğunda hizmetkarlar yavaşça açıyor. Tıpkı bir sinema perdesi açılır gibi. 

Ve gördüğünüz şey karşısında nutkunuz bi tutulmuyorsa sizde bi tuhaflık var derim. 


İnsan arzudan ve korkudan müteşekkil bir varlıktır. Her daim azıtma eğilimindedir. İşte bu doğası sebebiyle Dünyayı kurutacak; o arzu nesnesi ve vur patlasın çal oynasına yarayan enstrumanlar tarafından yutulacak daha last judgement’e varamadan Dünya’da cehennemi yaşayacaktır. Ademin sonu karanlıktır. 

Diye bağlayan bir triptik. Hadi burdan yak.


Bu gün hala Bosch temalı kostümlü ravler yapılıyor lowlands tabir edilen topraklarda; müthiş dj’ler ; büyük partiler… özellikle cehennem panelinden seçilen karakterler en revaçta kostümler… 



Büyük ironi değil mi? 

Buna da bitiyoruz tabi. 














21 Aralık 2025 Pazar

Dünyayı kazanmak vs kendini kaybetmek


Baykuşa sorarız dedik de baykuş’dan edineceğimiz malumat ne kadar güvenilir, insana ne hayrı dokunur o bi muamma işte. 


Bak bu baykuş’u düşününce bir kitap kapağı bana direkt görsel çağrışım yaptı. 

Nick Bostrom Superintelligence. Kitap önermeyi çok sevmem ama adını zikretmekte bir beis görmüyorum benim kitaplığımda  saklanası/korunası kitaplar rafında duruyor.  AI mevzuna ilişkin ince detaylar var ama süksesi ‘bilgi kıyameti’ sorunsalını masaya yatırmasından. Bu yapay zekalar insanlığın sonu mu olacak?


‘Bilgi şeytani olabilir mi?’ sorusunu geçeli çok oldu. Insanevladının iyiyle kötü ayrımını yinyangla geçiştirdiği, bir çırpıda atlanan o eşik, bu soruyu gereksiz kıldı.

Tabiki olabilir de tehlike bu değil. 

Tehlike yapay zeka değil, amaçsız zeka. 

Çünkü şeytani bilincin bile bir fonksiyonu var. Oysa bilginin kontrolsüz biçimde optimize edilmesi????


Tek bir kötü optimize edilmiş super zeka, internette dolaşan bilgiyi manipüle edebilir, bağlayabilir, boğabilir ,değersizlestirebilir ve gürültüye çevirebilir. Sonuç epistemik kaos. 


Mesela bir super zekaya ‘istikrarı sağla’ hedefi verilirse ve istikrar tanımlanmazsa…

Caligula  

Güç sınırsız ama ahlaki çerçeve yok.

Sonuç : keyfi yıkım


Bilgi tabiki yok edilemez ama anlamsızlaştırılabilir pekala.


Bosch’un orta panelindeki Dünyanın büyük bir orgy sahnesi olarak resmedilmesine gelirsek;

 Nick Bostrom kitabı kaç yılında yazmış bakıyoruz…

2014

Bosch tabloyu kaç yılında çizmiş? 

1490-1510 arası bir yerde. 


Kaygı aynı kaygı, distopya simetrik. 


Insanın temel duygularından biri olan korkuyu düşünüyorum. Insanın hayvandan korkmasıyla insanın kendinden korkması farklıdır.  Vahşi bir hayvanla karşı karşıya kalan insan bir adrenalin yüklenir ve onu varoluş hieararşisinde hayvandan üstün kıldığına güvendiği özelliklerini kullanmaya yeltenir. 

 bu başka türlü bir hayatta kalma motivasyonudur. Oysa insanın kendinden korkması müthiş bir karanlık ve boşluk hissidir. Umutsuzluk taşır ve yorar. 

Bir dirençtir. 

Garden of Earthly Delights tıpkı Bostrom’un kaygıları gibi insanlığın akibeti için veya hakkında bir gamlı baykuş mudur? 



Şu videoda ‘Great art explained!: Garden of Earthly Delights’  şöyle bir giriş yapıyor. Çeviriyorum:


‘Bu tablonun cinsel özgürlük, veya ortaçağda bir acid trip hadisesini resmettiğini düşünmüyorum. Bu Bosch’un erotik fantezisi veya düpedüz kiliseye heretik bir saldırı değildi. Özgür aşk tarikatının bir üyesinin çizdiği bir resim de değildi. The Garden Of Earthly Delights açıkça Hardcore Christianity dir.’


Linki buraya bırakıyorum. Tablodaki ayrıntıları figürleri tek tek metaforların nerelere dayandığına kadar anlatıyor. Ilgilenenler detaylara bayılacaktır. Ama bence bu giriş, bu statement! fazla mutlak, fazla iddalı ve dolayısıyla bence gereksiz. 


https://www.youtube.com/watch?v=vBG621XEegk


15.yy’da Kilisenin cennet tapusu sattığı ve Brabantta bu indulgence belgelerini hazırlayıp pazarlayan en önemli kurumlardan biri olan (kayıtlarda öyle geçiyormuş) Kilisenin en has destekçisi bir elitler klübü üyesinin Cennet, Dünya ve Cehennemi tek bir mekan olarak resmetmesi, yani insanın cenneti de Cehennemi de Dünya üzerinde ve kendi iradesindedir demesi… bilemiyorum. Bu işte bir iş var dedirtiyor. 


Reform hareketine 20 ,30 yıl var daha.


Neler oluyordu? Bu Bosch ve etrafı neler okuyordu, neler duyuyordu, nelerden rahatsızdı?  

Henry of Nassau ve büyük kankası ve bankası olduğu bilinen Yakışıklı Philippe  Bu tabloyu sipariş ederken Bosch’un toplum içindeki imajına mı bu kadar güvendiler? Çünkü  biraz irdelediğimde bence bu tablo tam bi Truva atı. Iğneyi sapkınlara batırıyor anladık da  çuvaldızı kime Allah bilir. 


Dünyayı kazanabilirsiniz. 

İnsan kontrolsüz kalırsa herşeyi ister ve biri cıs! demezse uzanır alır. insanın default hali budur. Ama kontrolsüz haz, kaynak kıtlığına yol açar ve insan dünyayı kurutur, çöle çevirir.


Misal izmir, su bitene kadar izmirli villa bahçesi sahipleri bahçe suladılar, havuz doldurdular, araba sahipleri araba yıkadılar. Hudutsuzca su sarfettiler. Oysa su sıkıntısı yeni bir gündem değildi. Ve şimdi çekilen çileye bakar mısınız? Izmir gibi bir cennet büyük şehirde su sınırlı veriliyor ve deposu olan su verildiği zaman deposuna stokluyor. Insanlık budur çünkü. Kendi hazzından başka  birşey düşünmemek, önünü arkasını görmemektir. Oysa medeniyet ve aydınlanma sancılıdır. Afedersiniz amiyane olacak ama götünü sıkmaktır. 

 

Boşverin biz tabloya dönelim. 


Sanatçıların birşey söylerken son tahlilde vardığı yeri kendisi de tahayyül edememiş olması vaka-ı adiyedendir. Kimisi haddimi aşmışım diye af diler,  kimisi inkar eder yakayı kurtarır, kimisi inkar etse de yırtamaz başlatı gider. Önemli olan yaratım sürecidir ve bir sanatçıya önceki işlerine bakarak bu şucudur bucudur diyemezsin, çünkü insan fikri değişkendir. ufacık bir şüphe, ufacık bir sinyal düşüncenin yönünü ve keza inanışı 180 derece döndürür. Burada olan bu mudur bilemiyorum. Ama ben bu adamın ne okuduğunu ne düşündüğünü nasıl bir entelektüel iklimde varolduğunu çok merak ediyorum.  Bana Kilisecilikten çok insan doğası uzerine kafa yorduğunu anlatıyor bu tablo. 

Ve sanki üstünden yüzyıllar üstü yüzyıllar geçmemiş gibi hala aynı sorunsalla meşgul gündemimiz. Taşkınlık sapkınlık suç mudur değil midir? Taşma izni kime verilmelidir? Herkes taşarsa deniz biterse ne olur?  Marsa taşınırsak sorun çözülür mü? Marsta ot biter mi dahası yetiştirmek caiz midir?


Vay be nerden nereye… 


Bir sonraki yazımda Bosch’un o dönemlerde neleri okumuş olabileceğini, reforma giden yolun başında neler olduğundan bahsederek bu seriyi tamamlamayı ve yeni yıl gerisayımına geçmeyi planlıyorum. Herkese iyi pazarlar. En büyük Cim Bom :p



18 Aralık 2025 Perşembe

Oh My God!





Kabul ediyorum bu bi manyaklık bu tabloları yemek istiyorum. 

Benim yaptığım sıklıkta müzeye gidip bu kadar masterpiece’e yakından bakınca artık bu tablo ne anlatıyoru geçip bu tablo ne düşünüyora geliyorsunuz. Ve düşünmeye başlıyorsunuz.

Sonrası Oh My God!


Bu arada türk kahvesi , pişirme usulu itibarıyla dünyadaki en sağlıklı kahve tüketme biçimi. Bilin diye söylüyorum. 

 

Earthly Delights paneline gelmiştik değil mi? 


Ne görüyorsunuz? sol panelden orta panele geçince ne değişti? 

Yani insan cennet düzeninden bunalıp biraz sınırları zorlayıp, arzulara kapılıp, haddini aşınca görüntü bu mudur? 


Biraz Brabant coğrafyasına dönmek  istiyorum. 

Deniz uzaktadır, kuzey ve güney Brabant şehirleri kanallarla denize açılır. Büyük büyük yeşil düzlükler vardır. biliyorsunuz Hollanda sudan bir yer. Malum lowlands diyorlar. Çünkü su seviyesinin altında. Amsterdam ve kuzeyi… Brabant ise su seviyesinde ve biraz üstündedir. ormanda dolaşırken birden Islak toprakla karşılaşırsınız bazı düzlüklerin arasında göller ve sazlıklar görürsünüz. Tilburg’da güzel büyük bir park vardır Leipark. İçinde bu tablodakine benzer göletler var. Bana direkt çağrışım yaptı. 


Mekanda hayalgücünden çok yasadığı coğrafyayı kullanmış. Dünyası Brabant. Dağ yok, düz ve kanallı. 

Peki suyun ortasından büyüyen formlar?


Cennet panelinde suyun tam ortasında ve pembe. 

Hem bir bitki hem bir binaya benziyor. Öyle kendi kendine çıkmış gibi, yani yaradılış esnasında varmış gibi. 

Kuş sürüsünün havalandığı ise daha çok bir mağarayı andırıyor, pagan tapınakları gibi bişey. Bu öyle değil daha eerie bir form. Womb gibi. Ama tepesi bir katedralinkine benziyor ve baykuş nedense oyuğu seçmiş. 


Orta panelde bu formlar üremiş sanki. 

Renkleri ve volümleri değişmiş. Orta paneldekiler daha bi yapıya dönüşmüş. Insanlar içlerine girip çıkıyor. Belki her giren çıkan birşey ekliyor veya birşey koparıyor. Malum kaos ortamı. 


Orta panelde çılgın bir teşhir görüyoruz. Bikere nüfus aşırı artmış. İnsan alırı üremiş ve toprağa sıkışmış görünüyorlar. et et üstünde. Herkes anadan üryan ama kıtlık varmış gibi görünmüyor. Meyvelere bakın devasa çilekler, frambuazlar, elmalar. Sağ tarafta elma koparan ademler var. Üç Havva’ya üç Adem sahnesi çok iyi. Yalnız Ademlerden biri Havva’ya koca bir çilek getiriyor elma yerine. Velhasıl kelam hudutsuzca savaşanlar, sevişenler yiyenler, içenler, uçanlar…

Sonra?

Sonrası cehennem.


Benim (ve muhtemelen pek çok insanın da keza )en çok ilgimi çeken panel bu Sağ panel.

Dali filan hep bu panelden besleniyor.


Fark ettiniz mi? Cehennem ne kadar muzikal…


Büyük orgyden sonra ne olmuş? 

Baykuşa sorar öğreniriz bi ara.


Bu arada bir şey daha dikkatimi çekti. Orta panelde hiç bir yerde din adamı yok veya kilise hayatını çağrıştıracak herhangi birşey. Biblical göndermelerden bahsetmiyorum. Bu garibime gitti çünkü kilisenin sosyal hayatın en önemli parçası olduğu dönemden bahsediyoruz. Yani garden of earthly delights sahnesinde kiliseden birileri hiç mi ortama uymuyordu?


Başa dönüyorum. Sizce bu tablo ne düşünüyor?


Gündem neydi ona bakmak lazım.