demiş ki: etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demiş ki: etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2023 Pazar

Bullshit!!!

Yaşadığımız çağın filozoflarından biri olarak bilinen Princeton Profesörü Harry Frankfurt aynı Kundera gibi 94 yaşında ebedi yolculuğuna uğurlandı.  Ruhun huzur bulsun, nereye gittiyse diyelim. 

Harry Frankfurt'un birazdan paylaşacağım videosunun bu blogda bulunmasını istedim. Kendisi 2016'da vermiş bu röportajı. 

Bu arada kısaca tanıtmak gerekirse: hani, 'neyin filozofuymuş bu Frankfurt?' diyenleriniz olabilir: 

Bullshit felsefesinin profesörü diye nam salmış olsa da aslında bence bullshit kadar onemli bir diğer husus var ki kafa yorduğu ve vurgu yaptığı... adama boşuna filozof demiyorlar. 

Insanları önem verdikleri şeyler üzerinden tanımlıyor. 

Ya da şöyle söyleyelim: 'Önemseyen Insandır' diyor.

Peki önemsemeyen?

Önemsemeyen Wanton'dur.  

'Insanın önemsedikleri yüzünden iradesi vardır, Ahlaksızın yoktur.' 

Basitmiş gibi geliyor kulağa ama wanton olmak da öyle kolay olunan birşey değil.  Ufff çok bedelli bişey. çok şeytana  satmalı filan... 

neyse ahlaksızı savunuyor gibi olmayalım, polemiğe girmeyelim.  

(further reading:  https://en.wikipedia.org/wiki/On_Bullshit#/media/File:On_Bullshit_cover.jpeg)

 vimeo'nun i frame'i çalışıyor mu diye merak ettiğimden bu linki deneyeyim dedim 

<iframe title="vimeo-player" src="https://player.vimeo.com/video/167796382?h=a4024de3ab" width="640" height="360" frameborder="0"    allowfullscreen></iframe>

çalışmazsa link burada

https://vimeo.com/167796382

o da çalışmazsa



özetle : bullshitting yalan söylemekten çok daha tehlikeli bir şeydir. 


Bu arada 'bullshit'in (bizim bugün kullandığımız anlamda yani argoda) yaratıcısının T.S. Eliot olduğunu biliyor muydunuz? 

tevatürün burasına çok gülüyorum çünkü bana  anında birini hatırlatıyor: 

Dediklerine göre  Bullshit T.S.Elliot'un yasarken basılmamış bir şiirinde bizim bugun kullandığımız argo anlamıyla kullanılmış ilk defa. O şiir de T.S.E'nin  editörlere atfettiği : ladies diye başladığı icin saygılarını sunduğu editörlerin kadın olduğunu anlıyoruz ahahahah. 

The Triumph of Bullshit - T.S. Eliot

Ladies, on whom my attentions have waited
If you consider my merits are small
Etiolated, alembicated,
Orotund, tasteless, fantastical,
Monotonous, crotchety, constipated,
Impotent galamatias
Affected, possibly imitated,
For Christ's sake stick it up your ass.

Ladies, who find my intentions ridiculous
Awkward, insipid and horribly gauche
Pompous, pretentious, ineptly meticulous
Dull as the heart of an unbaked brioche
Floundering versicles freely versiculous
Often attenuate, frequently crass
Attempts at emotion that turn isiculous,
For Christ's sake stick it up your ass.

Ladies who think me unduly vociferous
Amiable cabotin making a noise
That people may cry out "this stuff is too stiff for us"-
Ingenuous child with a box of new toys
Toy lions carnivorous, cannon fumiferous
Engines vaporous- all this will pass;
Quite innocent, -"he only wants to make shiver us."
For Christ's sake stick it up your ass.

And when thyself with silver foot shall pass
Among the theories scattered on the grass
Take up my good intentions with the rest
And then for Christ's sake stick them up your ass.

31 Mart 2019 Pazar

Aktarmalı okumaları #1


Şimdilerde bi durup düşünmeye vakti olmayan (muhtemelen durursa, la boom!) drifter’ın bir aktarmalı uçuş esnasında ‘Aynalı Denemeler’i okurken kendini düşünür bulmuş gibi yapması üzerine notlar:

Ece Ayhan aşkımı hiç sorgulamadım sorgulamam. İlk dizede aşk benimkisi…  Ece Ayhan’ın Nilgün Marmara aşkını hiç sorgulamadım sorgulamam. (Aşk sorgulama huyum yoktur zati) demiş ki: ‘Ben, Nilgün Marmara’yı İskenderiye’li , stigma’lı çentikli bir arkadaş sayıyorum.’

“Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiç bir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.” (Nilgün Marmara- Canım Sıkıntı Sınırı şiirinden)

Eduard Munch- La danza de la vida (1899)

Kanat üstü cam kenarına denk gelmişim, kanadın ucunda kanatlı at’a güneş vurunca pegasus’un logosunun hoş olduğunu düşünüyorum. Sonra aşağıya bakıyorum. Dağlar boyutsuz. Cama yansıyan aksimde bir düşünce balonu oluşuyor, tacımın hemen üstünde. “Ön bahçede barbekü partisinde kemikleri sıyırırken dünyanın bir de arka bahçesi olduğunu bilmeyenler, bilip de bilmezden gelenler, bilip de bilmeyenlere anlatanlar, bilse de oraya hiç çıkası gelmeyenler, bi vesileyle çıkıp, çıkar çıkmaz hemen içeri geri kaçanlar…bir de arka bahçedeyken üstüne kapı kapananlar var.  intihar için hep bir sebep bulunur, yaşamaya sebep çoğaltmak lazım.”

Mehmet Irgat: To ma masi to muni; ahbarın gıdın gıdın gıllangur! (son şiirler s. 17) sanırım ilki rumca ikincisi Ermenice sinkaf küfürleri ama yine de bana ‘akılötesi bir dil’in parçaları gibi geliyor.

Ayıptır söylemesi Rimbaud” bölümü 1992 Beyaz

Tom Wilson kellet – ıts only you i talk to all day.

Özgünlük amuda kalkmak değildir bölümünde; “Çanakkaleli melahattan bakarsak sivil tarihi daha iyi alatabiliriz cümlesiyle başlayan paragrafı okurken uçak türbülansa girdi, Melahat’in memeleri sallandı.

Gülin Tokat – Ece Ayhan muhabbeti:

EA: “Ben sıkı sinema diyorum.
Sıkı şiir deyince akla şunlar geliyor: Pound, eliot, Dylan Thomas, Cemal süreya, ismet özel…
Yani şair sinemacı Tarkovsky! (…kara sinekler gibi üşüşmüşler Tarkovski’ye… uzak duruyorum… oysa … ivanın çocukluğu filmini bizim altın saçlı Nahit hanım  bile hatırlıyor.)
Acaba Jim Jarmush bir Jean vigo olabilir mi?
Jim Jarmusch’un Türk sinemasında bir karşılığı olmasını isterdim. “
Gülin Tokat da iyi ama kim görecek ? diye soruyor bunun üstüne…


Kim kimin sureti’nde
İlhan Berk – Madonna
Edip Cansever – Muazzez Abacı
Kendisi –Rasputin
Kim Yves Montand bilin…

Mehmet Fuat’ın maestro olduğu dinar bandosu’nda alt metin ne ola ki?

Neyse İ’geceler Bay Attila İlhan. Bekleriz. (Ay hiç kin tutmuyor, La lune ne garde aucune rancune)

Uçak inişe geçerken bizim Mithad Selim’e bir selam çakıyorum, iki senedir uğramadığım istanbul’u bana update etmişliği için; metrosundan metrobüsüne,  kuş cıvıltısından, inşaat gürültüsüne, vapurunun denizin üstündeki köpüğüne kadar… kıyılar mutedil, yabancı hissetmiyorum.



26 Ekim 2018 Cuma


başlarını gökyüzüne kaldırmadan cennet düşü kuranlar
şiirin çıplak bir adamla çıplak bir kadın arasındaki mesafe olduğunu duymuşlar mıdır?
diye sorar Ferlinghetti.

16 Eylül 2018 Pazar

Bahçeler, kediler ve başka bisürü şey!


Nereye varacağı belli olmayan bir patikanın ortasında bir kadın. Mevsim bahar, doğa renk cümbüşü... aksine siyahlar içindeki bu kadının bir elinde kağıt, bir elinde kalem. Kalem tutan eli havada ve bilinmeyen bir yere bakıyor; sanki yabani çiçeklerin bittiği kara ormana doğru... ilhamı orada bulacağını düşünür gibi...hatta sanki bulmuş gibi... Ve tabi çeşme ayrıntısı. Kadını yolundan çeviren asıl unsur.  'water of life/hayat suyu' Insanoglunun hayatta kalma , yaşama arzusunu sembolize eden Farsi kökenli -Rumi nin en çok kullandığı- meşhur metafor. Çeşmenin aynısının tıpkısı Cau Ferrat müzesinde...

Bu tablo bir Rusiñol arkadaşlar; ismi  'Alegoría de la Poesía' yani 'şiirin alegorisi'

Santiago Rusiñol  Barcelona'lı ressam-şair-ehlikeyif. Katalan modernizm akımının öncülerinden. Genç Pablo'yu en çok etkileyenlerden biri olduğu söyleniyor gerçi Picasso'nun etkilenmediği ressam yok o ayrı. 
Bahçeler, bahçeler... elit kesimden kadınlar (kendi çevresinin insanları... sonuçta hali vakti yerinde bir aileye doğmuş ) güneşli günler... hep pozitif bir sembolizm. Hayat ona güzelmiş gibi görünüyor.
Bir tablosu var yalnız; adı 'morfine' ! Morfin bağımlısı bir kadını yatakta çizmiş gerçekten etkileyici.  

Barcelona'ya 35 km uzaklıkta Sitges kasabasındaki hem evi hem atölyesi olan Cau Ferrat'ı 1893'de 'Güzellik tapınağı' ilan ediyor. 3. Geleneksel Modernizm festivali esnasında şu sözlerle;

 “the harmony the soul seeks so eagerly; it is the beauty the spirit dreams of; it is the perfumed essence that rises up like incense from the very depths of matter and takes the form of a cloud that envelops the heart of man [...] When beauty awakens, it opens the doors of the day; when it falls asleep, it lights up the stars in the sky; when it passes, the clouds know; they follow it majestically to the beyond, to the chariot of dawn or the beautiful farewell of the sunset. When it stops, it spouts poetry and sings random songs. When it dreams, all the poets dream, when it weeps, all souls tremble; and when it prays, man falls silent, the wind falls silent, the voices of the forest fall silent; and the windows to glory half open and the angels kneel"

Şair adam tabi olcak o kadar.
Cau Ferrat 1933'de public museum olarak halka açılıyor.

Sitges kasabası hakkaten şahane bir kasaba; Festivalleriyle ünlü. En önemlisi Film festivaliymiş; ekimde oluyormuş bu yıl kaçırmış oldum.


Nefis bir plajı var; falan, gezilesi bir yer. 

ama asıl Rusiñol ile ilgili başka bir yerden bahsedeceğim ben. Barcelona'ya ayak basıp oraya gitmezseniz hatırım kalır. 

Binsekizyüzlerin sonlarında Barcelona'ya yolu düşüp 'nerededir buranın ehlikeyifleri, yok mudur sohbeti güzel? diye' soran kişiye tarif edilen adres Casa Marti'nin giriş katı 'Els Quatre Gats' cafe, cabaret, bar işte ne derseniz. Barcelona modernista akımının şekillendiği bohem, sanatçı ne kadar ehlikeyif varsa toplanıp yiyip içtiği uğrak noktası. Katalanca '4 kedi' manasında ama bu bir Katalan deyimi. Marjinal, değişik, bohem insanlar için "a few people" manasında kullanılıyor.  Hani biz de deriz ya 'şunun şurasında üç beş kişi' diye... 

Buradaki 4 kedi'den biri Santiago Rusiñol. Oradan bağlanıyoruz. Fikrin hayata geçmesi ve sonrasında da hayatta kalabilmesi için sermayeyi koyanlardan başlıcası.
Fikrin babası ise Pe' Romeu; kafenin sahibi ve Kedilerden ressam, şair, yazar filan olmayan tek kişi. Ama işte fikir öyle güzel ki bir sanat akımının bir şehre doğmasına vesile olmuş.  Zamanında Paris'teki Le Chat Noir'de çalışmış.  Oradaki ortamın kralını yaparım ben Barcelona'da demiş ve Rusinol'la Ramon Casas'ı kafalayıp Meşhur Mimar Cadafalch'ın binasının giriş katına açmış cafeyi.



Duvarında Ramon Casas and Pere Romeu on a Tandem isimli şu resim var.


Sağ köşesinde şöyle açıklıyor: 'bisikleti sırtın dik süremezsin' yani iyi bişey büyük bişey yapmak için biraz farklı bir çaba, biraz ağrıması, geleneğin yıkılması gerekir baabında.

Yıl 1897, cafe açılır açılmaz ilgi odağı oluyor tabi sonuçta Barcelona küçük şehir duyan geliyor. Acayip bir sanat ortamcılığı, o şekil vur patlasın çal patlasın!  yemeklere gelince vasat diyelim ayıp olmasın ama içki kalite. Kimler geliyor kimler geçiyor kimler oturup kalkamıyor aklınız durur. Picasso 17 yaşında takılmaya başlamış mekana öyle diyeyim. sokağın başındaki afişi ona tasarlatmışlar, hala duruyor.  Böyle sürüp gidiyor bir dönem tatlı hayat ama 4 kedinin dördünde de para kazanma kaygısı olmadığından ve aaaa o bizim bilmemkimin kardeşi, aaaaa bu benim atöylede genç asistan parası az, aman Santiago'nun Paris'ten arkadaşı gelmiş yok Ramon bundan hesap almayın dedi derken cafe batıyor tabi...


Bunlar sergiydi, dergiydi biraz birşeyler denkleştirmeye çalışıyorlar ama nafile... o hayata can mı dayanır? Romeu batınca cafe de kapanıyor. Adamcağız tüberkülozdan ölmüş. Rusiñol ardından şöyle dokunaklı birşeler yazmış (yine):

«that picturesque place, full of dreams, which frightened the artisan; those pictures on the walls that the girls of the house could not go to see because they liked them too much; that smoke of pipes that made the parishioners of the house drunk of ideas; friend, who you deserve you it, sleep in peace. You had only made the good, and you do not have sorrow of leaving! Yes, we will miss you, and in you we will miss a period in the one that the fantasy made us live».

Yaa işte böyle. 
sonra İspnya İç savaşı herşey herkes bir yana savruluyor filan...
70'lerin sonlarında üç gastronom girişimci bir araya gelip 4 cats cafe'nin kapılarını yeniden açıyorlar o gün bugündür  aynı adreste bir tarih yatıyor. 


bu da 4 kedi kitabından bir sayfa Romeu'yla ilgili bişeyler anlatıyor herhalde Katalanca.




6 Temmuz 2018 Cuma

Art Nouveau’ ya giriş ve Gaudi demiş ki:


Doğa süslüdür!
süs renktir, pırıltıdır, ışıktır...
çiçekler binbir renktir. Aynı türden olsalar bile her birinin rengi; aynı renkten olsalar bile her birinin tonu farklıdır. Doğa hepsini müthiş bir estetikle takar takıştırır, zevkle taşır. Kırmızılar, maviler, sarılar, morlar; eflatunlar...
yeşile ne demeli? Binnn tonu yeşilin...

kontrast candır!

Akdeniz ışığı gibisi yoktur.
Muazzam bir armoni vardır Akdeniz ışığında.
Neden ?
çünkü ne yatay ne dikey düşer akdenize...

Kuzey ülkelerinde yataydır ışık ve azdır.
Tropiklerde sert ve dik gelir. işte onun için mimari Akdeniz’lidir.
çünkü mimari bir görsel sanattır. Doğadan ilham alacaktır Mimar.

Bi de krokodil derisi acayip bişeydir. Gökkuşağı gibi bişeydir.

(Yani kelimesi kelimesine bunları demiş olmasa da dediği bir sürü şeyden bunları anlıyorum;  özetledim size)


Art Nouveau’ya buradan gireceğiz demekki.  Mimaride Art Nouveau Katalanların adlandırmasıyla Modernizm ve bir visual artist olarak Gaudi’ye bu noktadan bakalım o zaman.      

La pedrera yani Casa Mila; Casa Battlio; Guel Parki ve tabiki Sagrada Familia. Hepsini anlatacağım yavaş yavaş.

Şimdi ömrünün son üc gününü geçirdiği Santa Creu hastanesinin avlusundayım. Tramvay çarptıktan sonraki 3 gün eskiden burada olan hastanede yatmış.  Artık burası hastane degil ; eczacılık fakültesi binası ve bir kütüphane var. Rambla’dan aşağıya inerken sağda Calle del Carmen veya calle del hospital aralığı gözünüze çarparsa hemen sapın ve bir avluya açılan kocaman eski bir kapı görene kadar ilerlerseniz kendinizi orada bulursunuz. Annem gunde 1500 tane whattsapp videosu gönderiyor olmasa iPhone 'storage full’ demezdi fotosunu çeker yapıştırırdım ama belki başka bir gün.

Şehrin göbeğinde ama sessiz sakin; aksam üzeri bir bank bulup oturup biraz Gaudi hakkında birşeyler okumak için çok uygun bir gizli bahçe.
Not; Sokağın basında da bir çikolatacı var CHÖK.








6 Haziran 2018 Çarşamba

Herkesin cehennemi kendine!

Robert Rauschenberg’in ‘1958-60 Dante Çizimleri' ortalığa saçılmış, nispeten yüksek çözünürlüklü. Ancak idrak edebilmek icin Dante okumuş olmak yetmiyor maalesef; Altmışlı yılların; -Bin dokuz yüz altmış- mevzularına da hakim olmak gerek çünkü diyip parantez açıyorum: - büyücek bir parantez olacak ocakta yemeği olan varsa...
hatta zaten olay parantez onun için kapatmayabilirim de....

Rauschenberg kim?
Andy Warhol’dan bir adım geri at; Rauschenberg orada. Pop-Art’a önayak olmaktan sorumlu....

daha çok 'de Kooning tablosunu silen adam' olarak ün yapmış bir sanatçı, grafiker falan filan... Oysa Canyon (1959) çok muhteşemdir; yakından görmüşlüğüm yok ama görsem bayılırdım. Google’dan sorun derim. Sonra bir 'Yatak' tablo’su varki sanat tarihi kitaplarımdan birinde görmüştüm çok etkileyici bulmuştum.



Silme mevzuna gelirsek; o doğru.
Hakkaten bir Willem de Kooning tablosu satın almış ve silmiş.
Niye yapmış böyle bişeyi?

Yaa iste bunlara Neo-Dadaist diyorlar. Bi garip adamlar bunlar... Jasper Johns falan...

Neyse,
Fotoğrafın üstüne resim çizersen veya resmin üstüne ciklet kağıdı yapıştırırsan; bir ambalajın üstüne başka bir nesne kondurursan; artık o,  senin eserin mi olmuş oluyor tartışmasını bir garip noktaya çekiyoruz:

Başkasının yaptığı bir tabloyu silersen artık o senin yaptığın bir tablo olur mu?

Bal gibi olmuş bak! Altında kimin adı yazıyo?


soru o değil akıllım :b
Bir sanat eseri bir başka sanat eserini silmek suretiyle yaratılabilir mi?

önemli olan bunu yaparak ne statement ortaya koyduğun. Dönem o dönem statementsız sanat sanat değildir donemi!  mesela demiş ki: The artists job is to be a witness to his time in history! Inferno’ya buradan bağlanıyoruz.

Bi rivayete göre de feci kötü bi tabloymuş de Konning’in yaptığı! Kendisi vermiş silsin diye...


Dante diyorduk;

bak şimdi aklıma geldi anlatıyım.
bu Dante’yle ilgili hiç unutamayacağım bir lise anım var benim.

Edebiyat dersindeydik; Cahit Sıtkı’nın şiirindeki o dizeyi şöyle okudu bizim arkadaş:

Dantel gibi ortasındayız ömrün.

Hoca 'Dante' oğlum deyince;
'ben de yazım hatası yapmışlar düzelteyim dedim' diye üste çıktı bizimki.
Haberi yok garibin Dante’den falan.  Sınıfın bir kısmınınsa allahtan duymuşluğumuz var- gülüyoruz karnımızı tuta tuta.

Birden arka sıralardan sinsi bir soru geldi:
Herşey 'Hocam şair burada neden Dante gibi ortasındayız ömrün diyor?' sorusuyla başladı ve acayip bir tartışma alevlendi aslında arkadaşın değil, hocanın cehaleti sebebiyle.

Soruya dikkat!

Hoca da herkes gibi Ilahi Komedya'yı tabiki okumadığı ve de Dante hakkında son derece yüzeysel bilgi sahibi olduğu için,  danteli de düzelttiğine bin pişman- lafı geveleyerek; Dante’nin Ilahi Komedya’yı 35 yaşında yazdığını ve orada 35 yaşın ömrün yarısı olduğunu söylediğini filan zırvaladı.  Bir sınıf otoritenin bir anlık boşbulunmasını yakaladığında ne olursa o oldu.  Gırgıra başladı sınıf. Kimisi dedesinin 80 yaşında babaannesinin 50 yaşında öldüğünü söyleyerek aklınca böyle bir genelleme yapılamaza getirdi.  Kimisi kafiye bulamamış Dante demiş ; Dantel dese daha mantıklı olurmuş; dantel sonuçta masanın ortasına koyulabilir birşey diye mantığı sulandırdı... yani bi dolu rezillik.

Sonradan öğrendik Tarancı’nın neden dantel değil de Dante dediğini o mısrada.

Dante 1265 doğumlu: Ilahi Komedya'yı 1307’de yazıyor yani 35 yaşında değil. Ama ilahi Komedya şöyle başlıyor:

Nel Mezzo del cammin di nostra vita mi ritrovai per una selva oscura; 
yani
Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum.

35 yaşında olduğunu söylemiyor ama; Cahit Sıtkı bunu nerden çıkartıyor?
yaa Cahit Sıtkı okumuş demekki Ilahi Komedya’yı önsözüyle birlikte; Ana Britanica’dan bakıp öğrenecek değil ya.

Olay şu : Dante 1300 yılında yani tam 35 yaşındayken Papa’nın düzenlediği jübile yılına katılmak icin  Roma'ya gider. Jübile yılı da 00; 25 ve 75le biten yıllar. Bu yıllarda papa günahları bağışlıyormuş.
ilahi komedi!
İşte aslında Dante’nin Ilahi Komedya’da anlattığı cehenneme seyahati, bu Roma seyahatinin alegorisi. Dante orada bu seyahatle olgunlaştığı ve ortamları, mevzuları sorgulamaya başladığını anlatıyor. Insan ömrünün yarısında bi cehenneme gidip gelirse diyor... gerisini tamamlayın artık.

Rauschenberg’den bahsedecektim nerelere geldik? Ama baştan uyarmıştım.

Bahsettigimiz Dante Drawings adı altında 34 çizimlik bir seri.  34 çizim Ilahi Komedya'nın en meşhur bölümü olan Inferno’nun 34 kantosu’nu yorumluyor. Çizimlerine koyduğu isimler Ilahi Komedya’nın  John Ciardi 1954 ingilizce çevirisindeki başlıklarla örtüşse de resmedilen Rauschenberg’in kendi cehennemi! Illüstrasyonlarda John F Kennedy, Richard Nixon filan gibi figürler göze çarpıyor. Daha pek çok figür var ama bilemiyoruz anlayamıyoruz; bu komedyayı anlamak icin klavuz lazım.

Düşünelim nedir ortam?  Savaş sonrası delilik; insan haklari hareketi; cinsiyet ve cinsellikle ilgili kaynamalar; anti komunist paranoya vs. Tabi çok muhafazakar bir donem olduğu düşünülürse meramını biraz üstü kapalı anlatmak akıllıca olmuş.




son bir Rauschenberg alıntısıyla bitireyim bu yazıyı istiyorum ilginç bulan gerisini internetlerden araştırsın öğrensin.

demiş ki;

Screwing things up is a virtue. Being correct is never the point. I have an almost fanatically correct assistant, and by the time she respells my words and corrects my punctuation I can not read what I wrote. Being right can stop all the momentum of a very interesting idea!

yani

işleri sıçıp batırmak iyidir; mesele hiç bir zaman doğru olmak olmadı. Bir asistanım var mesela; fanatiklik derecesinde düzeltme hastası; ne zaman imla hatalarımı cümle düşüklüklerimi  filan düzeltse yazdığımı okuyamıyorum. Bazen doğru yapmaya çalışmak çok iyi bir fikrin momentumunu bozabilir.
Bırak dağınık kalsın.


34 ilustrasyon da bu linkte incelenebilir. Afiyetle !
https://www.rauschenbergfoundation.org/art/series/dante-drawing



“From there we came outside and saw the stars” 
― Dante AlighieriInferno


17 Nisan 2018 Salı

'söylemeyeceğim:  teslim olmak istemeyen bir şehir olduğumdan değil. Kuşat beni. Asıl sebep: derin ve de serin bir piramidim ben. Içimden geç; tüm odalarıma gir ve gizli geçitlerimi öğren. Fakat sen şimdi tam da küçük bir odanın önünden geçiyorsun ki onu kapalı tutmak isterim; ve sen anlayamazsın.  Bir sır var. Benim bile bilemediğim, sadece olduğunu bildiğim...' 

“I will not say: that is because I am a city that does not want to surrender. Beseige me. It is because I am a deep, cool pyramid. Go through me. Pass through all my rooms and know my subterfuge. But you are passing right by the little room that I want to keep closed, and you don't see it. There is a secret. I myself do not know it, I just know it exists.” 
― Hélène CixousThe Book of Promethea

8 Şubat 2016 Pazartesi

drifter's pick! quotes

"Don't you know that only fat people are thrustworthy?" demiş Kafka Milena'ya...