16 Mart 2014 Pazar

15 Mart 2014 Cumartesi

Rene Magritte yazı dizisi #3 ; Magritte'e giden süreç


Georgette’in bu portresi 1921’de yapılmış; sanki hocaya sunulacak bir resim ödevi gibi… Allahtan altına imza atmış. Georgette Berger o zaman 19 yaşında, ressam araç gereçleri satan bir dükkanda tezgahtar; babası kasap! 1922’de evlenene kadar ilişkilerini herkeslerden saklıyorlar; özellikle kasap babadan…

En son Construal kavramına değinmiştik;

Örtme, kapama, önüne geçme perdeleme vs…
Şairane bir durum bu.
Kendisi de söylüyor bunu; “the function of painting is to make poetry visible.”( Yani resmin fonksiyonu şiiri görünür kılmaktır.)
Müzede hemen hemen her tablonun önünde bunu hissettim; iyi bir şiir okumuşum gibi…
Onu bu kadar etkileyici yapan figüratif dile çok hakim olması ve kullandığı metaforlar… algımıza oynadığı oyunlar, ezberimizi bozmaya yönelik.

Geştalt psikolojisinden bahsetmek istiyorum; bu, bilme sürecinde algının rölü üzerinde duran bir psikoloji kuramı; yani literatüre biliş psikolojisi diye geçmiş cognitive psychology’de, görsel algının 
rolü üzerine bazı yasalar koymuşlar;
Temel soruları şu:
Neden gördüğümüz şeyleri bu şekilde görüyoruz?
Neden algısal deneyimimiz kaotik ve tutarsız değil?
Cevap:
Düzen evrensel organizasyon prensipleriyle birlikte gelir. Görsel dünyayı bir mantığa oturtmak için zihin kural koyar. Yani, it has to make sense.

Bu kurallar şunlar oluyor:


Şekil zemin ilişkisi; algıda seçicilik, yani dikkatin yoğunlaştığı obje şekil, diğer yüzeyler zemindir. Zemin arka plandır. Şekil arka plansız olmaz. Magritte’se bu yasaya hadi ordan diyor; mesela Endearing Truth’a bakalım;


"the endearing truth"



şekille zemin konusunda zihnimiz tamamen başıboş kalmış durumda. It doesn’t make sense at all. Şekil ve zemin sürekli iç içe geçiyor. Tek bir background olması gerekirken birden fazla… gördüğümüz herşey başka bir şeyi örtüyor.


Açıklık ve Tamamlama; bir imaj ya da form yarım veya eksik de olsa zihin onu tamamlar. Yani figürün bir kısmı perdelense ya da önüne bişey gelse de zihin onu tam olarak algılar ve oradaki varlığını bilir. Şimdi Carte Blanche’ a bakalım;

Magritte bu örtme işlemini nasıl yapmış;

Ağacı kadınla kadını ağaçla atı hem kadın hem ağaçla örtmüş… bu mümkün mü? Şekil zemin ilişkisini de açıklık ve tamamlama yasasını da sarsıyor.

ve diğerleri;
"the ocean"

"titanic days"

"the magician"
Bir oyuncağı daha var; en sevdiğimiz magritte tablolarında kullandığı şeffaflık…

Şeffaflığı bir örtme biçimi olarak kullanıyor; manzaraya bakan bir adam görüyoruz; adam manzaranın önünde durduğu için manzarayı göremememiz gerekir…oysa magritte adamı manzarayla örtüyor. Böylece adamın içinden geçerek hem manzarayı hem adamı görebiliyoruz. Yani örterek şeffaflaştırıyor. Çok dahiyane…

Magritte’e bakarken şu kuşku var; ben mi tabloya bakıyorum yoksa tablo mu bana…

Hep mümkünsüz bir görme biçimi… impossible looking…

Görmüş olamayacağımız bir şeyi görüyoruz sonra da kendi kendimize soruyoruz:

Neden görmüş olmayayım? Kim demiş?

Peki Magritte’i Magritte yapan süreç nasıl işliyor?

En son 1920’lerde kalmıştık;

Rene Brüksel’de Güzel  Sanatlar Akademisi sayesinde kısa sürede sanat ve edebiyat ortamının göbeğine düşüyor; Bourgoise kardeşler kendini bulma yolunda yoldaşları diyebiliriz. Bunlar biri avant garde işler yapan bir mimar, diğeri şair iki kardeş. Birlikte takılmaya başladıkları dönem oldukça üretken bir süreç; birlikte gazete çıkarıyorlar;  bu sıralarda Magritte empresyonizm ve kübizm arasında kendi sesini bulmaya çalışıyor ama olacak gibi değil; biliyor aradığı şey burada değil.
Şair olan kardeş Piere Bourgeois sayesinde bir katologda bazı fütüristlerin çizdiği resimlerle karşılaşıyor ve evreka diyor; bu onu sürrealizmi keşfedene kadar oyalayacak.
Bu dönemle ilgili şöyle diyor:
"I had before my eyes a powerful challenge to the good sense with which I was so bored. For me, it was like the light I had found again upon emerging from the underground vaults of the old cemetery where I had spent my childhood vacations. In a state of real intoxication.”

 Aynı dönemde Dada’ya da ilgi duymaya başlıyor özellikle İtalyan Futuristler Erik Satie ve Tristan Tzara’yla yazışıyorlar. Ayrıca bir tiyatro sahnesinin dekorunu çağrıştırın serilerini çizerken etkisinde kaldığı mimar ve abstrakt ressam dostu Victor Servranckx’la takılmaya devam ediyor. Mesela


Şu resmine bir bakın;

Bunu görür görmez aklıma funny games geldi. Çok tuhaf değil mi?

Neyse

Geldik De Chirico vakasına; yani Magritte’in Magritte olma yolunda karşılaştığı en mühim İlhamilerden biri…
Magritte, Futurizm, kübizm, abstrakt, purism filan gibi yeni akımlara hep merakla ve heyecanla yaklaşmış ama yine de aradığının orada olmadığını biliyormuş.
Şöyle diyor;
In the end, I found that none of these experiments really satisfied me. I am not I believe a painter in the full sense of the Word.
Yıl 1923 bir gün yine şair bir başka arkadaşı Marcel Lecomte’yle otururken Georgio de Chirico’nun Le Chant d’amour/ song of love resmini görüyor.
O şu resim;



"the song of love/Chant d'amour "

Bu resim 1914’de yapılmış. O zaman buna metafizik resim Chirico’ya da Metafizik ressam diyorlar; eh sürrealizm akımının ortaya çıkışına henüz bir sene var. Zira Andre Breton 1924’de koyacak ismini akımın.

Magritte çok etkileniyor ve şöyle diyor ‘De Chirico is the first painter to have thought of making painting speak of something other than painting’  yani “O bir resme resmin dışında bişey konuşturtmayı düşünen ilk ressamdır.”

Devam ediyor Magritte;

O şunu anlamış; estetik bir sanat eserinin önemsiz bir aksesuarıdır; asıl olan fikirdir. 

Devam edecek...


(bir sonraki yazı;  sürrealizm, Magritte'te dil ve imge)




8 Mart 2014 Cumartesi

Cumartesi gecesi parçası; my woman wolf mix


http://m.youtube.com/watch?feature=kp&v=jbKVyNY6jTE

Rene Magritte yazı dizisi #2 Georgette öncesi rene magritte; ilk yıllar

Yıl 1912, Sambre Nehrinden bir kadın cesedi çıkarılır. Gecedir ve köprünün üstü çok kalabalıktır. Dehşet uğultulu kalabalığın üzerinde dalga dalgadır. Kadının beyaz geceliğinin etekleri başına doğru sıyrılmış tüm yüzünü boğarcasına örtmüştür.  Rene’nin hafızasına kazınan ve hayatı boyunca gözlerinin önünden gitmeyecek olan bu görüntü Rene’nin annesine aittir.

İşte bu en sevdiğimiz magritte’lerden biri;   LOVERS tablosu

Magritte Freud’dan epey etkilenmiş olmasına rağmen freudyan düşünceye düşman biriymiş… eserlerinin yorumlanmasına da karşıymış doğal olarak ama bazı kritikler Magritte’le psikolojik gelişiminin arasında bir bağ olduğunu savunuyorlar… özellikle 13 yaşında yaşadığı bu trajedinin yaratıcılığında etkisi olduğunu düşünüyorlar.
Peki ama gerçekten gördü mü?
Bir kısmı bu trajediyi hayalinde canlandırmış olabileceğini savunuyorlar… Görmüş olamazmış, duymuş olabilirmiş.   
Burada görme biçimleri devreye giriyor.
Bir obsesyon olarak görme ve bakış….bir fiksasyona varan yol.
Yasağa bakma, mümkün olmayan bakış, agresif bakış… bunlar Magritte tablolarında deneyimlediklerimiz.
Kendisinin de vurguladığı gibi; görmek bir fiili bir durumdur; edilgen değil etkinsinizdir.

Dolayısıyla;

Rene’nin gördüğü şey Regina Magritte’nin intiharla sonuçlanan bir buhran süreci yaşadığı ve bu dönemin  Rene’nin ergenlik çağına denk düştüğü… Bu bir Edgar Poe sendromu;  Ergenlikte genç anneyi/ilk sevgiliyi ölüme verme…
Biraz daha geriye gidelim.
İlk yağlıboya tablosu 1910 tarihli; bu tablo sayesinde  babasının Rene’nin yeteneğini takdir ettiği ve resim dersleri aldırarak onu bir ressam olmaya teşvik ettiği söyleniyor.  Bu önemsiz bir ayrıntı değil. Magritte’in içinde bulunduğu aile ortamı hakkında bilgi veriyor. Baba çok sık şehir değiştiren bir tüccar; ileri depresyondaki anne hem fiziksel hem zihnen tükenmenin eşiğinde (iki yıl içinde intihar edecek) ve iki küçük erkek kardeş (biri müzisyen biri iş adamı olacak ileride)… ve Magritte resim 
dersleri alıyor…
Annenin trajik ölümünden sonra Charleroi’ye taşınıyorlar, o yıl 1913’de önemli bir şey oluyor. Şu meşhur Georgette’i panayırda görüyor.  Georgette daha 12 yaşında o zaman, Rene 15.
Burada 16 yaşında
1914’de aile, Alman işgali yüzünden Chatelet’e geri dönüyor. Ama Rene kendi ayakları üzerinde 
durma sevdasına Brüksel’e gitmeye karar veriyor; 1915’de bir öğrenci yurduna yerleşiyor… beş sene 
Güze Sanatlar Akademisi’nde “free student” statüsünde ders alıyor (yani sınava girme mecburiyeti olmayan öğrenci) dolayısıyla bir diploma vermiyorlar.
Orada dönemin önemli sanatçılarının atölyelerine katılma fırsatı buluyor; özellike dekor resminde önemli bir isim olan sembolist ressam Constantin Monstald’ın stüdyosuna devam ediyor.
Bu arada o dönemde pek etkilendiği bir şey var; romandan uyarlanan 1913-1914 Fantomas film serisi.  

Bu fantom figürü Magritte’in alter egosu olacak ileride de bazı tablolarında sıklıkla kullandığı figür.
Man from the sea 1927
 Bu dönemde bir yandan ‘Renghis’ adıyla gizemli öyküler yazmakta.  Georges Eekhoud’dan   aldığı edebiyat dersleri ufkunu epey açmış olacak… Bu adamın portresini 4 defa çizmiş.
İki kişi daha var;
Abstract’a eğilimini başlatan Belçikalı ilk abstract ressam Victor Servranckx  ve bir süre stüdyosunu paylaştığı yakın arkadaşı Pierre Louis Flouquet.

Ortam bu; Rene epey bohem bir ortamın içinde görünüşte olmasada ortamın en bohem hayatına sahip takılıyor… bunun kendi yarattığı bir tarz bir stil olduğu sonradan fark edilecek.
Neden görünüşte olmasa da dedim? Çünkü tuhaf bi şekilde çok ciddi bir görünümü var. özellikle giyim tarzı; ressam değil sanırsınız evkafta memur. Abartılı bir resmi giyim sitili.  Şapkası geniş ceketi bastonu ve piposu…  Bu görüntüsüyle de bir şey anlatıyor; bu resimden anladığımız şeyi belki de… Kendisiyle ötekiler arasına bu resmiyetle perde çekerek; içindeki yalnızlığı, öteki dünyayı örtüyor. 


Magritte tablolarında izleyici olarak maruz bırakıldığımız mühim bir durum bu. CONSTRUAL; örtme, gölgeleme, önüne geçme, kapatma anlamlarına geliyor.
(bir diğer ayrıntı dijital grafik dizaynda önemli bir kavram; fondaki imajın bir bölümünün başka bir katman üzerine getirilerek kaybedilmesi)

Neyse bununla ilgili başka şeyler de yazacağım ilerde.
Biz dönelim Rene’nin hayatının dönüm noktasına;  Rene işte o stüdyo senin bu atölye benim, 
fantomalar, esrarengiz hikayeler, abstract olsun ama, impresyonizm mi, smebolizm mi, kübizm mi? diye dolaşırken…yıl 1920 olmuş bu arada, botanik bahçesinde Georgette Berger’le tesadüfi bir şekilde ikinci kez karşılaşır.

9 yıl sonra…
Herşey böyle başlar…

4 Mart 2014 Salı

Rene Magritte Yazı Dizisi INTRO; Gözün ve zihnin Magritte'le imtihanı.


Uyur-uyanık, uyanmadan bir an öncesi;
ama bir an.
Fazla değil…
İşte o andan kalan bölük pörçük hafıza… Bir Magritte tablosu:  REM Uykusunun 1. Evresi


Hiç svevo okumuş muydunuz?

Zeno’nun Bilinci romanını çok severim; şu cümlelerin altı çizilidir benimkinde...

(Birinci sayfa)

Dün kendimi alabildiğine koyvermeyi denedim. Deneyim deliksiz bir uyku ile noktalandı…

 (Birkaç sayfa sonra )

Uyumak üzereydim, ama gözlerim hala güneşle doluydu, bir türlü kendimden geçemiyordum.

(Birkaç paragraf sonra)
Uykuya daldım sanıyordu, oysa tüm bilincimle uykunun üzerinde yüzüyordum ben.
İşte Svevo ilk yirmi sayfada böyle uyutur sizi…

Önce şunun farkına varıyoruz.

Fact:    seeing is an act!


kiss 1938 

bu resme bakıp uykuya dalmayı deneyin.
evet tablonun ismi 'kiss' 'öpücük'...

Bu deneyim zihninizin bilincinizle imtihanı olacak…
yarın devam...

3 Mart 2014 Pazartesi

Brüksel; Magritte ve bir de günün şarkısı

vee sonunda Drifter muradına erer...


burada olmamın asıl amacı Rene Magritte;
40 yaşıma gelmeden yapmam gerekenler listesinde en üst sıralarda bulunan bu dileğimi sonunda gerçekleştiriyorum. 


Magritte Müzesi vay be! çok heyecanlı... Paul Mccartney'den arta kalan tüm koleksiyonun olduğu müze...


buradayım kapısının önünde!



hepsini anlatıcam;
şu nehre atlayıp intihar eden anne olayını, kelimeler ve imajlar mevzuunu, georgette mevzuunu, georgette'den önce ve sonra Magritte'i,  brüksel sürrealist sanat ortamcılığını,
Rene ve arkadaşlarının home movie oyunlarını
hepsini...

önümüzdeki bir kaç gün size bir dizi Magritte yazacağım;
hadi yine iyisiniz :)
şu yandaki fotoyu da magritte shop'un önünden çektim;
ah bavuluma sığsa o aynayı alacaktım...








1 Mart 2014 Cumartesi

utrecht;


Utrecht;

Yağmurluydu sabah. Tren garından meydana doğru yürüdüm;

Aslında artık hissi olarak yönümü bulabiliyorum, birilerine sormayı bıraktım. Az çok old town’un nereye düştüğünü kestirebiliyorum. Çünkü bütün Avrupa şehirleri aynı sistemi takip ediyor.

Ama burada başka bişey var; nerede olursanız olun görebileceğiniz bişey;  Upuzun bir katedral kulesi…Dom Tower, Hollandalılar DOMTOREN diyorlar. İşte orada… amma heybetli...meydan da onun etrafında olmalı.









            







Meydana iner inmez; biraz da hava yağmurlu ve kasvetli bugün; aklıma çocukken seyrettiğim gülün adı filmi geliyor, hani sean Connary’li, Jean jaques Annaud’un filmi. Ne acayip bir çağrışım…filmi hayal meyal hatırlıyorum. Ama koku aynı, buram buram ortaçağ…



Çok karakterli bir şehir Utrecht. Burada da kanal boyu var; amsterdam’la aynı diyeceğim ama diyemiyorum işte… başka bişey var burada…

Yağmurdan herhalde…

Bilmiyorum başka bişey!

Mimaride Gotik tarzın en meşhur örneklerinden birinin dibindeyim. Başımı kaldırıp en ucuna bakıyorum ürkünç bir yapı. Kuleye çıkmalıyım diyorum. Çıkılabiliyormuş çünkü…

Sadece tourist guide eşliğinde ve 10-15 kişilik gruplar halinde… gruba dahil oluyorum. Çok sevimli bir rehberimiz var 6 çocuk 3 alman bir ben ve 8 hollandalı 112.5 metre uzunluğundaki  ve bilmem kaç on yüz küsur merdiven çıkarak ulaşabileceğimiz kulenin tepesine doğru yola koyuluyoruz.

Tur bir saat sürüyormuş, dinlene dinlene çıkacağız.

İlk etapta kulenin yapımıyla ilgili bilgileri alıyoruz. Burası aslında kuleyle birlikte bir katedral kompleksi olacakmış. İnşaata  kuleyle başlanmış.

yapıma 1321’de başlanmış kule tam 61 yılda bitmiş. Tam da bitmiş diyemiyoruz çünkü planlanandan sapılmış; para yetmemiş. Aslında mevzu şu; burası dinsel olarak önemli bir merkez Netherlands’da… kule de archibishop yani baş piskopozun güç gösterisi olacak. Öyle pahalı, öyle ihtişamlı ve aynı zamanda öyle estetik bir yapı yapılacak ki…
Kimin parasıyla?

Cennet tapusu aldıklarını düşünen zavallı insancıkların parasıyla...

Düşününce insanlık pek ileriye gitmiyor be! aynı alıklık devam ediyoruz… bazıları da bugün  ayakkabı kutularından kuleler yapıyor…
neyse.

Kule katedralle birleştirilememiş, bir de şehir  1674’de bir hortum afeti atlatmış. Acayip birşeymiş; katedralin yarısını götürmüş diyorlar; ve pek çok evi filan… ama kuleye hiç bir şey olmamış; hiç bir şey…insanın aklı almıyor…

İkinci etapta çan kulesine ulaşıyoruz; çocuklar çok hayran ve çok mutlu… şunu fark ediyorum çocukları refleksif olarak heyecanlandıran ve mutlu eden bazı formlar var ve şeyler… çan bunlardan biri kesin… burası çan dolu bir oda… acayip bişey, irili ufaklı bir sürüler… sayamıyorum.

Hepsinin isimleri var. Rehber tek tek sayıyor; en büyük olanın ismi Salvator. Çapı 230cmmiş. Ağırlığı tam 8200 kilo. Sesini duymak istiyoruz;  rehber grubun en küçüğünü seçiyor; eline kocaman bir baget veriyor; var gücünle vur diyor. Böylece salvator’un sesini duyabiliyoruz. Aslında yasakmış…

Ve sonunda beklenen an…

Kulenin tepesine ulaşıyoruz. Acayip esiyor… dondum; ellerim titreye titreye fotoğraf çekmeye çalışıyorum.

Allam bu nasıl bir düzlük…Amsterdam’a kadar görünüyor….



başka resimler baurada

http://photographicworksofthedrifter.blogspot.com.tr/2014/03/utrecht.html




















17 Şubat 2014 Pazartesi

Yeni trend; tram sessions

Will and the people Mr. Sketchy

Passenger Holes

vance Joy Riptide

8 Şubat 2014 Cumartesi

Çok güzel cumartesi şarkısı; vitrin



Cimbom bugün maçı alır, fener yarın kaybederse kafaları...

7 Şubat 2014 Cuma

6 Şubat 2014 Perşembe

Sabahın parçası; sleepy sun sioxsie blaqq

  
http://m.youtube.com/watch?v=B2W-tV_W1o4N




tuhaf ama gerçek!




şimdi biz neye bakıyoruz?
bu bir resim mi, fotoğraf mı?
hayır ikisi de değil.
buna hiper-real çizim diyorlar;
etkileyici ama amorf bişey...
bilemiyorum,
tuhaf yani...


Karla Mialynne böyle şeyler çiziyor
bir fotoğrafı önüne koyuyor tıpkısının aynısını boya kalemleriyle boyuyor.
bunu neden yapıyor?
işte onu çözemedim,
acayip bir yeteneği ve sabrı olduğu kesin de...
de'si var bence

















5 Şubat 2014 Çarşamba

akşamüstü parçası; matt corby lonely boy




bu nasıl şarkı söylemektir yahu?

4 Şubat 2014 Salı

Burroughs'un 100. yaşgünü ve bakın ben ne buldum....






bu söyleşide Burroughs yüzyılın tanımını yapmış; sanatla ilgili olarak...
biraz deşifre edeyim;
şöyle soruyor röportajı yapan amca;


"alright lets get back to the subject of the writer.. what is the original field of the writer?  what mechanisim should he consider, work on..?"


"should" burada kilit kelime.


Burroughs sazı eline alıyor.


"the word "should" should never arise." diyor önce.
hafif müstehsi bir tavırla devam ediyor;
"there is no such concept as "should" with regard to the art"


sanat söz konusu olduğunda 'meli malı' diye bişey olmaz kardeşimmmm. köprü yapıyosan şunu yapmalı bunu yapmalı dersin, bu öyle bişey değil...


ve sonra yüzyılın tanımı geliyor;


"One very important aspect of art is that it makes people aware of what they know and don’t know they know"


yani şöyle demiş oluyor
"sanat insanların neyi bilip neyi bildiklerini bilmediklerinin farkına varmalarını sağlar"

sonra ettiği lafı açmak için örnekler veriyor; daha doğrusu insanların bu farkındalık mevzuuna bazen ne kadar konservatif baktığını ve bu sebeple sanatın zaman zaman hak ettiği saygıyı ve tepkiyi almadığını açıklamaya çalışıyor; Galileo, Cezanne ve Joyce'dan bahsediyor bu esnada sonra şöyle söylüyor;


"once the breakthrough is made  there is a permanent expansion of awareness. But there is always a reaction of rage, of outrage, at the first breakthrough..."


"So the artist, then, expands awareness. And once the breakthrough is made, this becomes part of the general awareness."


karısının kafasındaki elmaya ateş edip kadının beynini patlatmayaymış iyimiş be!










 

18 Ocak 2014 Cumartesi

16 Ocak 2014 Perşembe

Spike Jonze son zamanlarda seyrettiğim en romantik filmi yapmış;.






tekno-romantik, hazin, espirili...
mevzuyu cyborg fantazilerine nazaran daha tutarlı ve insani buldum.

filmin online linki burada...
http://www.moviezr.com/her-movie-2013-watch-online-for-free/

12 Ocak 2014 Pazar



Cyclopehttp://vimeo.com/83480879">Cyclope
> from marine">http://vimeo.com/marineduchet">marine duchet on Vimeo.https://vimeo.com">Vimeo.>

8 Ocak 2014 Çarşamba

6 Ocak 2014 Pazartesi

Tolkien çok acayip çiziyormuş...

Hobit'i kendi illüstrasyonlarıyla göndermiş yayıncıya...1936'daki ilk basım Hobit kendi çizimleriyle yayınlanmış. Basımının 75'inci yılında bir iki sene önce bu kitap yayımlanmıştı.

şöyle şeyler vardı içinde;

 


 

sonra da şu kitap yayınlandı;
onunda içinde şöyle şeyler var...


 
 

bu 1915'den "the book of ishness" kitabından bir çizim.


      bunu özellikle çok beğendim. ismi "moonlight on a wood". diğerlerinden biraz farklı.




hem acayip çiziyormuş hem de acayip arşivciymiş Tolkien; çizdiği herşeyi saklamış sayfa kenarı süslerini bile...

bu arada kitabın "visions, myths and legends" bölümünde bazı enteresan çizimler var;

tuhaf kavramsal kafalar;
 (sırasıyla)
wickedness, thought, undertenishness, grownupishness filan gibi