28 Eylül 2016 Çarşamba

Glass Harmonica'nın hikayesi!

Glass Harmonica/Steklyannaya Garmonika Sovyetlerde resmi olarak gösterimi yasaklanan ilk animasyon. 1968 yapımı!
ironisi kendinden! bürokratik sansürcülüğü hicvederken kendisi sansüre takılan film sürreal bir dille bize bir masal anlatıyor. Masal şöyle :  Bir gün bir ülkede bir sanatçı insanların daha önce hiç duymadıkları bazı sesler çıkartan tuhaf bir enstruman yapar. Çıkardığı sesler halk üzerinde pozitif  eylem ve derin düşünüşü tetiklemektedir. Oysa sermayenin güdümüyle hareket eden siyah şapkalı siyah pardösülü adamlar (brükrotlar, polis vs.) bu enstrümanın çıkarttığı seslerden hiç hoşnut değildirler... Gerisini anlatmayayım da seyredin!

Bakalım siz de kendinizi bu masalın içinde bir yerlere koyabilecek misiniz?


The Glass Harmonica (Стеклянная гармоника, 1968) by Andrei Khrzhanovsky

bu arada cam armonika'nın gerçeği bu

gerçeği de yasaklanmış!
niye?
çünkü; 1000 ila 4000 hertz frekans arasındaki sesleri çıkartıyormuş, beynimiz ise 4000 hertz'in altındaki sesleri algılayamadığı için duyma problemleri oluşuyormuş, bir de sağ ve sol kulak arasında faz farkına yol açıyormuş bu da bazımızı delirtiyormuş, ruh hali hali hazırda gelgitli olan arkadaşlar dinlemesin diyollar!
Amaan ben de! hangimizin ruh hali sağlam ki allasen? dinle gitsin! battı balık yan gider!
burda var bi kaydı;
http://listelist.com/delirten-yasaklanan-entruman-glass-harmonica/


25 Eylül 2016 Pazar

Tibidabu !!!

sonra bir gün yağmur yağdı! ama feci yağdı şimşekli filan...
sonra durdu!
sabah uyandığımda durmuştu yani, hafif de serinlemişti hava
terasın kapısını açtım.
sis ve gök yüzünden tutulan spot ışığı karşıdaki tepeyi iyice görünür kılıyordu.
aşağıdaki fotoğrafı çektim. 


fotoğrafa dikkatli bakınca siz de farkedeceksiniz ki oldukça tuhaf bir kompleks!!!
tepesinde dev bir İsa heykeli olan uzaktan epey Gotik görünen bir katedral, hemen önünde bir dönmedolap, vinçler saat kulesi gibi bişey, camimsi kubbeli bir yapı...
gerçekten insanın gidip bir ortama bakası geliyor!!! Bir de sisler kaplamış filan...

iyi de neymiş bu Tibidabu? 


Tibidabo! ya da Allah Ne verdiyse Tepesi !!!

  • "…et dixit illi haec tibi omnia dabo si cadens adoraveris me"[3] – "And saith unto him, All these things will I give thee, if thou wilt fall down and worship me" (Matthew 4:9);
  • "…et ait ei tibi dabo potestatem hanc universam et gloriam illorum quia mihi tradita sunt et cui volo do illa"[4] – "All this power will I give thee, and the glory of them: for that is delivered unto me; and to whomsoever I will I give it" (Luke 4:6).

mevzu şu: 
Şeytan İsa'yı şöyle epey manzaralı bir tepeye çıkarır. Önlerinde uzanan uçsuz bucaksız diyarları göstermek için iki kolunu uzatıp, tam bişey diyecekken dili dolanır Tibidabu diyiverir. 

Isa: puahh!!! Tibidabu ne be? diye sorar gayrıihtiyari
şeytan: cahil cahil konuşma daha Tibidabunun ne demek olduğunu bilmiyorsun Mesihim diye geziniyorsun ortalıkta!
- Tibidabu şey demek "al git" demek , yok "al gitme kal bana itaat et!" demek, şeytanım ya ben! bişey vaadedicem ruhunu alıcam; al işte vaadediyorum Tibidabu!
 Isa: yav söyleme şöyle gülesim geliyor, tövbe tövbe!
şeytan: bak valla tadını kaçırdın ama! alıyon mu gidiyon mu? (seninle zaman kaybetmesem mi ben acaba?)
Isa: taaam taam cümle içinde kullan bi... imar var mı bu arazide? şaka lan şaka!
gibi bir diyalog geçer aralarında... İşte artık şeytan da karizmayı çizdirmemiş olmak için,  bu şükela kelimeyi "al işte hepsini veriyom , al git" manasında literatüre geçirir! Isa da manzara meraklısı değilmişse demekki işte hikayenin geri kalanını biliyoruz zaten tüm insanlık olarak...

ama tabi kimin malını kime veriyon?
Onun için biz şeytan ne verdiyse değil Allah Ne Verdiyse Tepesi olaraktan çeviriyoruz. 


gerçekten bütün bunları okumamış olduğunuzu düşünmek itiyorum.
neyse! 

Tepeye Tibidado ismi şu manzaraya hakim olduğu için verilmiş;


sonra şu manzaraya


bi de bu manzaraya


Neyse daha cıvımadan anlatıyorum; Tibidabu (Katalanca böyle okunuyor)tepesine çıkınca gerçekten heybetli bir Katedral karşılayacak sizi; Adı Sagrat Cor Church; Sacred Heart of Tibidabo (512m ). Yer düzleminden manzaraya doyamazsanız bu katedralin teee en üst katına çıkıp Tepedeki İsa'nın yanından Barcelona'ya bakabilirsiniz. 3€ uçlanırsanız tabi. (ama asansör var bir yandan da. ) İsa'ya hasbihal etmek bedava. Kendisinin çok hoş sohbet birisi olduğunu söyleyemeyeceğim. Daha çok bişey diyecekmiş de diyemiyormuş gibi bir hali var. 



Kutsal Kalp Katedrali yapımı 60 yıl sürmüş, Katolik kilisesi Protestanların Tibidado Tepesinde arazi kapattıkları duyumunu almışlar bir yerden onlar yapmasın diye apar topar çökmüşler tepeye. yıl 1902 düşünün artık valla bak!  yukarda bi sürü yarı gerçek yarı zırva şey yazdım ama bu gerçek, kesin bilgi yani!

Sonra Protestanlar da bu durumu sindiremeyince hoop getirmiş atlı karıncayı kilisenin önüne kondurmuşlar, arkasından bir dönme dolap arkasından bir roller coaster, gerisi gelmiş, frankfurter sosislicisi, pamuk şekerci, dondurmacı falancı filancı...
çoluk çocuk da amusement park var diye dolmaya başlayınca Katolik cemaatin bütün keyfi kaçmış tabi.  
Nasıl yazıyorum ama...,



    
Ama gerçekten çok sevimli ve nostaljik bir lunapark günümüzün canavar teknolojik aletleri yok. atlı karınca son derece yavaş dönen bir dönme dolap, 10 kilometre hızla uçan 20'lerden kalma uçak...
Değişik bir kafa özetle!!!






14 Eylül 2016 Çarşamba



Minesotalı Katalan bir müzisyenin teras katında kalıyorum. Barcelona'ya yukarıdan bakıyorum. 9'da aşağı in de bi yemek yiyelim, bir iki kadeh bişey içelim, bi ifadeni alayım diyor Lynn.
"Olur" diyorum ama biz efsunluyuz, ifade almadan ifade vermeyiz önce ben onun ifadesini alıyorum.
30 yıl önce Minesota'da okurken tanıştığı bir adamın peşinden gelmiş Barcelona'ya. Bir daha da dönmeyi düşünmemiş. düşünmez insan çünkü... şehrin üç orkestrasından birinde viyola çalıyor, cumartesi davet etti konsere dinlemeye gideceğim. Sezon açılışı prokofiyev; anlatırım...

"Eee..." diyor "yürüyüşe katıldın mı?"
"Katıldım tabi!" diyorum. "sen de mi ayrılmak istiyorsun ispanya'dan?"

"Ben o kadar katı değilim ama evet özünde anlayabiliyorum ve hak veriyorum" diyor. "Sonuçta ekonomik olarak da kültürel olarak da Katalunya ispanyanın tüm yükünü omuzlarında taşıyor çook uzun zamandır ve son zamanlarda bu yük güneyin iyice sağcılaşmasıyla çok ağırlaştı. Avrupa, Birliği oluşturan değerlerden sürekli taviz veriyor. Burada insanlar hala özgürce düşünüp konuşabiliyorlar. Kadınlar, erkekler, azınlıklar insanca yaşayabiliyorlar.  Bunun devam etmesi için Avrupa'ya sırtımızı dönmemiz gerekiyorsa dönmeliyiz...Bu kültür kendi yağıyla kavrulur."

sonra 'Demain' den bahsetmeye başlıyoruz.  "sorundan çok çözüme bakmak lazım" diyor. "Avrupa değerlerini yitiriyor ve çoğunluk buna tepki vermiyor diye kendimizi paralayacak değiliz bazen sırtımızı dönmek/ dönebilmek de bir olumlu tepkidir. Sırtını dönenlere destek baabında..."
sonuçta herkes küçük komüniteler halinde kendi ortamında yaşasın gitsin işte ne var bunda???

Bu söylediği çok hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim.

Demain/ Tomorrow 2015 yapımı bir belgesel, tam da bu noktadan bakıyor dünyanın ve insanların gidişatına...
seyretmek isteyenler için linki burada;

Demain (2015) film documentaire de Cyril Dion et Mélanie Laurent 1/2 - Video Dailymotion: 2è partie: http://dai.ly/x4i5cp6   - diffusion à visée éducative uniquement -

Biz bunları konuşurken içerden bir gürültü kopuyor...garsonlar zıplıyor filan...Messi 3. golü atmış. Messi gol attığında hala seviniyor bu insanlar çok tuhaf :))

Yemekler geliyor, Akdenizlilik başka birşey tabi, biz burada ne yenir biliyoruz. Genlerimizde var. Lynn "ben minnesota'da doğdum biz yemek namına bişey bilmeyiz. Et, mısır ve bazan da göl balığı...Buraya gelince yemek yemenin nasıl bişey olduğunu anladım" diyor.

hani bizde bir laf vardır "yediğin içtiğin senin olsun sen gördüklerini anlat" diye. Ama bizim milletçe bunu hiç takmadığımız tripadvisor'ın restoran yorumlarına bakınca anlaşılıyor. Onun için ben de laf arasında iki yer önericem; yolunuz buralara düşer de aç kalırsanız (binlerce tapas restoranının içinde şuna mı gideyim buna mı gideyim derken kararsızlıktan ortada kalırsanız mesela) Elisabeth'e gidin. çok basit... sokağın ismi de Elisabeth, Rambla'ya çıkın, sorun birine 'elisabeth street/ carrer de elisabeth' diye, hemen gösterirler. Lokallerin yediği bir yer; fiyatlar çok makul, 10 numara tapas restoranı. Menü katalanca ama garsonlar yardımcı oluyor.
önereceğim diğer restoran tapastan baygınlık geçirenler için etçi...

Born muhitinde; Citiudella parkına yakın; Passseig del Born 4 numara. küçük bir mekan ama küçüklüğüne bakmayın et konusunda bir numara... Eğer değişik tatlar konusunda cengaverseniz menüdeki ördeği deneyin derim. Restoranın adı Prinev en Boca.

bu blog postu genel olarak Katalan hayat felsefesini yansıtan bir Katalan değişiyle kapatıyorum o zaman:

menjar be i cagar fort, I no tingues por de la mort!
yani
eat well, shit strong and you'll have no fear of death!

iyi yiyip kuvvetli sıçana dünyada ölüm yok gibi de çevrilebilir...



13 Eylül 2016 Salı

kararımı verdim burada yaşlanmak istiyorum.

Hayatımın geri kalanını geçirmek istediğim yer burası Katalunya...
evet son kararım!

Barcelona'da Katalan Bayramına ilk kez denk geliyorum. Genelde Eylül'ü istanbul'da karşılardım bundan önce ama sanırım bundan böyle istanbul haricinde heryerde karşılayabilirim. İstanbul mu kaldı zaten. Neyse o konuya hiç girmiyoruz.

Ne diyorduk?
Katalan Bayramı namı diğer 'Diada'...
adı bayram; ama yenilgiyi kutluyorlar... Habsburg için savaşan Katalan güçlerinin Burbon Kralına yenilmesini kutluyorlar... Böylece İspanyol olmuşlar... 300 yıldır kutluyorlar...
ben de İspanyol olsam ben de kutlardım :))
şaka tabi!

elimde Robert Hughes'in 'Barcelona' adlı kitabı kısaca böyle anlatıyor durumu...
önümde yürüyen esmer tenli yeşil gözlü genç adamsa biraz peltek, şöyle bağırıyor:
Catalonya no es espana! Barcelona not spain!

Katalanlar ispanya'dan ayrılmak istiyor, epeydir istiyor... Bana sorsalar ayrılmayın derim. Türkiye hızla gericileşirken, ortadoğu'da bir savaş bitmeden bir diğeri başlarken; mülteci krizi sınırlardan taşarken Avrupa'nın dağılmaması bir arada durması kendi hayırlarına olurdu ama sakalımız yok ki dinlesinler. Kapımı kaparım dışarıda kalan beni ilgilendirmez diyebilecek bir durumu yok Avrupa'nın aslında. Yıllardır Türkiye'ye de aynı muameleyi yaptılar... Sanıyorlardı ki Avrupa'nın Türkiye ile bir sınırı var... Şimdi gördüler ki aslında yokmuş; nasıl gördüler? Midilli'de kendi ölülerini gömecek mezar kalmayınca gördüler. çünkü mezarların hepsinde Suriyeliler yatıyor. Demek ki Avrupa'nın Türkiye'ye bir sınırı yokmuş. Demek ki Türkiye Avrupa'daymış, Demek ki demokrasi ve özgürlükler adı altında Türkiye'deki gericiliği destekleyerek Avrupalı hiç iyi etmemiş.

Neyse bunları yazmamış olayım sizde okumamış olun. cıs!!!

fotolara geçelim;

'independencia socialismo' güzel de, Barcelona'nın sponsoru Qatar Airways??? bu ne perhiz bu ne lahana Turşusu? diyip ortamı germemek lazım tabi... suss!






Hava 30 derece, çok kalabalığız, elimizde Katalan Bayrakları yürüyoruz; nereye yürüyoruz belli değil ama öyle bir şehir ki Barcelona, yürüdükçe yürüyesin gelir. İstikamet Ciutadella Parkı.. Aslında bu arkadaşlar Santa Maria del Mar'ın ordaki Fossar de les Moreres meydanına gidiyorlar orada toplanacaklar, slogan atacaklar sonra da konser başlayacak ve parti yapıp duvar diplerine işeyecekler... zaten bu çiş kokusu bu şehirden nasıl çıkacak bilemiyorum.


Catalans de Siempre! / Catalans since forever!
yani ezelden beri Katalan!
kendilerine böyle diyorlar... 




Yazık bunlar da çok çekmişler Franco'dan... Hem halk hem de şehir çok çekmiş diktatörlükten. Tam 36 yıl, 1939'dan 1975'e kadar. Binlerce solcu sosyalist, mahkemesiz vurulmuş, cesetleri montjuic tepesine rastgele gömülmüş, yağmur yağdığında hala kesif bir koku duyulduğu söyleniyor...(Biraz abartı tabi aradan yetmiş küsur yıl geçmiş..)
Neyse kötü günler geride kalmış görünüyor.
Herkesin keyfi yerinde...
Tapaslar yeniyor, canitalar içiliyor, sangrialar insanı kendinden geçiriyor...
böyle bir memleket.
Konser alanına doğru yaklaşıyoruz; 30 derecenin hakkını veren bir kız bir kağıt uzatıyor. Katalanca iki şiir var üstünde kağıdın arkasında da ingilizce çevirileri...

oh bandera catalana
nostre cor t'es ben fidel
Volaras com au galana
per damunt del nostre anbel.
Per mirar-te sobriana
alçarem els ulls al cel. 
( o flag of Catalunya our hearts keep faith with you You will fly like a brave bird above our desires. To see you reigning there we'll lift our eyes to the sky)
Barcelona'dan çıkmış en ünlü Katalan şair Joan Maragall'ın The song of the Flag şiiri)

diğeri de şöyle,

On ets, Espanya? - No et veig enlloc.
No sents la meva veu entronadora?
No entens aquesta llengua - que et parla entre perills?
Has desapres d'entendre an els teus fills?
Adéu, Espanya!
(Where are you Spain?- nowhere in sight. Don't you hear my resounding voice? Don't you understand this language, speaking to you between risks?Have you left off listening to your sons? Farewell Spain!)



10 Eylül 2016 Cumartesi

ya içindesindir çemberin ya da dışında yer alacaksın!


Barcelona'da bir eylül akşamında;  
kendin içindeyken kafan dışındaysa...

7 Eylül 2016 Çarşamba

gecenin şiiri!

...Kaçabildiğin tek köy kendin
bulabildiğin ya da boğulabildiğin ilk geceyle yatmalısın;
çocuklarınız olmalı 
en az birine herhangi bir isim takmamalısın
dünya kimseye yetemeyecek kadar büyük 
ve ben
kimseye susamayacak kadar küçüğüm!
                                                 
Müslüm Çizmeci- Bazı Mitralyözler erken Boşalır Bazı salyangozlar düşük yapar I

1 Eylül 2016 Perşembe

Danimarka dibin kara izlanda zenci!


İskandinav mizahı da biraz fazla mı kara??
Rams! diyorum.
ne bileyim hayvanları iten kakan, film icabı da olsa öldüren, öldürülüşünü gösteren filmlere tahammül edemiyorum.

kara mizah da bir yere kadar!!!

BBC de bu drumu tespit etmiş; iskandinav kara mizahını (Nordic Noir) masaya yatırmış.
Yönetmen Grimur Hâkonarson Galgahumor diye bişey var diyor İskandinavya'da çok yaygınmış... Komik aynı zamanda üzücü...
işşalla da insomniya olursun da filmde katlettiğin koyunları bir bir sayarsın bi gram uyuyabilmek için!
(bu da yeni deformasyonumuz milletçe, Fetö gündemciliği sayesinde Fetöyle yatıp kalkıyoruz yaratıcı bedduada sınır tanımıyoruz maaşallah!)

iskandinav mizahına ilgi The girl with the Dragon Tatoo'yla zirve yaptı. Bütün ödülleri kıvırıp ceplerine ceplerine sokuyorlar İskandinav yönetmenler.

Mesela Anders Jensen 2008 yapımı Men and Chicken'ı çeken yönetmen; bu fazla kara olma durmunu şöyle tescilliyor. "If there is a dead body in Denmark , someone is going to make a joke abot it."
"Herkesin zevkine göre olmayabilir ama bazen insanlar gülmeyince bu durum hoşuma gidiyor." diyor.


güneşsizlikten canım, bunlar hep güneşsizlikten...