6 Temmuz 2018 Cuma

Art Nouveau’ ya giriş ve Gaudi demiş ki:


Doğa süslüdür!
süs renktir, pırıltıdır, ışıktır...
çiçekler binbir renktir. Aynı türden olsalar bile her birinin rengi; aynı renkten olsalar bile her birinin tonu farklıdır. Doğa hepsini müthiş bir estetikle takar takıştırır, zevkle taşır. Kırmızılar, maviler, sarılar, morlar; eflatunlar...
yeşile ne demeli? Binnn tonu yeşilin...

kontrast candır!

Akdeniz ışığı gibisi yoktur.
Muazzam bir armoni vardır Akdeniz ışığında.
Neden ?
çünkü ne yatay ne dikey düşer akdenize...

Kuzey ülkelerinde yataydır ışık ve azdır.
Tropiklerde sert ve dik gelir. işte onun için mimari Akdeniz’lidir.
çünkü mimari bir görsel sanattır. Doğadan ilham alacaktır Mimar.

Bi de krokodil derisi acayip bişeydir. Gökkuşağı gibi bişeydir.

(Yani kelimesi kelimesine bunları demiş olmasa da dediği bir sürü şeyden bunları anlıyorum;  özetledim size)


Art Nouveau’ya buradan gireceğiz demekki.  Mimaride Art Nouveau Katalanların adlandırmasıyla Modernizm ve bir visual artist olarak Gaudi’ye bu noktadan bakalım o zaman.      

La pedrera yani Casa Mila; Casa Battlio; Guel Parki ve tabiki Sagrada Familia. Hepsini anlatacağım yavaş yavaş.

Şimdi ömrünün son üc gününü geçirdiği Santa Creu hastanesinin avlusundayım. Tramvay çarptıktan sonraki 3 gün eskiden burada olan hastanede yatmış.  Artık burası hastane degil ; eczacılık fakültesi binası ve bir kütüphane var. Rambla’dan aşağıya inerken sağda Calle del Carmen veya calle del hospital aralığı gözünüze çarparsa hemen sapın ve bir avluya açılan kocaman eski bir kapı görene kadar ilerlerseniz kendinizi orada bulursunuz. Annem gunde 1500 tane whattsapp videosu gönderiyor olmasa iPhone 'storage full’ demezdi fotosunu çeker yapıştırırdım ama belki başka bir gün.

Şehrin göbeğinde ama sessiz sakin; aksam üzeri bir bank bulup oturup biraz Gaudi hakkında birşeyler okumak için çok uygun bir gizli bahçe.
Not; Sokağın basında da bir çikolatacı var CHÖK.








akşamüstü parçası; (gothic quartier - katedral meydani sokak performans)



Videoyu dün akşam çektim; taze yani! (rüzgar sesi biraz hışırtı yapmış gerçi... ama idare edicez artık)

bu arada...
Barselona’da sokakta çalıp söylemek icin baya baya seçmelere katılıp kazanmak gerekiyormuş. Sonra kurra çekiyorsun; mekan ve zaman için. Kafaya göre bi köşe kapmak yok yani. 

1 Temmuz 2018 Pazar

'Neydik ne olduk!' diye diye driftin’ in Barcelona!

Valla deniz-güneşe doyulmuyor! Barcelona 90’larin Turkiyesi gibi. Medeni! şen şakrak! her bakımdan cennet izlenimi veriyor. ( bu arada insan iç çekiyor neydik ne olduk diye.)  Amma! aynı zamanda aklı bir karış havada (burada da halkı bağımsızlık davasına uyutuyorlar), vurgunculuğa müsait,  bağımsızlık  derken faşizmin ayak seslerini duyamayacak kadar kavak yelleri kafasında bir Barcelona. Gelecekten geliyorum, bu saadet çok uzun sürmez görünüyor.  Ama Katalanlara (kadın, erkek, çocuk) hayranım. Gerçekten tatlı, kaliteli insanlar. (Izmirlilere benziyorlar biraz -90 ve öncesinin izmirlilerine ;b

Kendimi halk plajından ve deniz mahsülleri tapaslarından alabilirsem bu hafta; belki bir iki bina görür; mimaride art nouveau akımını yerinde idrak ederim; şu  'deli midir nedir’ diye arkasından konuşulan dahi Gaudi’yi iyice bi anlamaya çalışırım diyorum.

Bu arada o kadar da boş gezmiyorum. Gittim, çok kral bir retrospektif sergi gezdim.

Lita Cabellut.
Hala hayatta olan en beğendiğim ressamlardan biri. Ressam; şair vs. vs. Tam manasıyla sanatçı işte.
size de kıyağım olsun serginin 7 dakikalık videosu mevcut.
drifter proudly presents!



Enteresan bir kadın; özel bir hikayesi var.
1961’de küçük bir Aragon kasabasında -aslında çingene köyü diyebiliriz- doğmuş. 12 yaşına kadar Barcelona’da sokakta yaşamış, dilenmiş orda burda... sonra hali vakti yerinde bir Katalan aile tarafından evlat ediniliyor ve şansı dönüyor. Madrid’deki Prado Muzesine götürmüşler; orada Goya’yi görmüş vurulmuş.
Yetenegini fark etmişler ve sanat okuluna göndermişler. Böyle de insanlar var dünyada işte.
şimdi Hollanda’da yaşıyor. Büyük ölçekli portrelerde geleneksel fresk tekniği ile modern yağlı boya tekniğini kendine has biçimde - taklit edilemez şekilde- birleştirdiğini söylüyorlar sanat eleştirmenleri. Ben baktığımda gerçekten söyleyecek sözü olan biri yapmış bu resimleri diyebiliyorum.

size bir şiirini çevireyim: ('statement’ başlıklı)


Eğer fırça darbelerim konuşamasaydı;
gördüğümde bir perspektif yakalayabilmek icin
ayaklarım ileri veya geri bir adım bile atamasaydı
Eğer kafamda, çelişki ve şüphe hüküm sürüyor olmasaydı
gülüyor ağlıyor olmasaydım
beyazla kamaşmıyor, maviyle aşka gelmiyor olsaydım
ne yalnızlık, ne yalnızlık
olurdu bana kalan!



hybrid photography diyorlar; enstallasyon materyalini üc boyutlu efekt yaratacak sekilde fotoğraflıyor; bu da kendi yarattığı bir teknik 

27 Haziran 2018 Çarşamba

Barcelona’da summer solistice ya da San Joan festivali

Geldiğimden beri havai fişek patlatıyorlar. Ne ola ki dedim? En kısa geceleri kutluyorlarmış. Sokak aralarında, parklarda, teraslarda, plajda... havai fişekler, çatapatlar, kız kaçıranlar (gerçi kızların kaçtığı filan yok ya) vur patlasın, çal patlasın...
Biliyorsunuz böyle şeyleri öğrenmeye meraklıyım; historical background’u nedir filan... Onun için önüme gelene soruyorum haliyle. Bunlar da bizim gibi parti olsun da bağını sorma kafasındalar. Ama yok illa öğrenecem.  Barselonalı arkadaşım Lynn’e soruyorum. O bilir böyle şeyleri o da çok meraklı.






23 -24 Haziran en uzun gün; en kısa geceler...
Güneşin dünyaya bahşettiği enerjinin en fazla olduğu günler. Güneş verimliliği sembolize ediyor. Verimliliğini arttırmak ona biraz daha güç vermek icin insanlar da ateş yakıyorlar.
şimdiyse ; modern zamanların icadı havai fişek...

Sant Joan’in uç sembolu var: ateş, su ve otlar.
ateş saflığı sembolize ediyor; onun için ateş yakıyorlar etrafına geçiyorlar seyrediyorlar arınıyorlar:  su iyileşmeyi bu yüzden gece denize girip yıkanıyorlar; yaralar filan iyileşiyormuş ve son olarak otlar şifayı sembolize ediyor: rivayet o ki o iki gece yenen otlar şifa açısından 100 kat daha etkiliymiş.

Geç bunları...
Bu tarihlerde barcelona’da olacaksanız şanslısınız sabaha kadar çılgın partiler var. Bunu bilin yeter bence!




26 Haziran 2018 Salı

Ronaldo’dan hoşlanmıyorlar degil; hakkında baya pis konuşuyorlar!

Ispanyolların en sevdiğim yanlarından biri de tıpkı bizde olduğu gibi futbolun ve siyasetin sosyal hayatlarının, muhabbetlerinin bir parçası olması. (Hollanda’da asla böyle değil; hem futboldan hem siyasetten konuşan bir hollandaliya rastlamanız neredeyse mümkün değildir.) Ama burada, Futbolla hiç ilgilenmeyen biri bile o aksam maç olduğunu; kiminle oynandığını biliyor. Biraz daha zorlasan hakemin adını söyleyecek.

Bir de herşeye bizim gibi duygusal bakıyorlar.
Iran maçını izlerken Ronaldo gol atınca mevzu acıldı. Barcelonalılar abartılı şekilde Ronaldo’dan haz etmiyorlar. Katalan spor basını Ronaldo hakkında çok nadiren olumlu haber yaparmış. Ronaldo’yu severim; Messiyi sevdiğim gibi...Futbolcu olarak bir kademe de önde görüyorum Messi’den, ne yalan söyleyeyim.  Ben biraz övgüyle bahsedince suratlar düştü hemen.  Garipsedim koca koca insanlar neticede!



25 Haziran 2018 Pazartesi

tatil o zaman!

Sizin için nedir bilmem ama benim için tatil kendini unutmak.  Dayatılanı; kim olduğunu unutmak… anne olduğunu  çocuk olduğunu  koca olduğunu  öğretmen, bankacı, öğrenci, dişçi bilmem ne; artık cemiyet hayatında ne diyorlarsa size işte onu yoksaymak…
Yenilmiş olduğunu unutmak mesela…
böyle 36 derecelik hükmü olan bir enerji kaynağı olarak dolaşmak orda burda. Mümkünse başka bir yerde; bambaşka bir yerde…

Teoride iyi de; bakalım…

Derken kendimi yine barcelona’da buldum. 
Bu kez biraz uzun kalacağım. Bir Barcelona günlüğü yazacak kadar diyelim. 
Bu parça da Kahramanmaraş'tan ilk kez milletvekili çıkartmış CHP’ye gelsin. Kaldıysa öyle bir şey!


"in politics nothing happens by accident if it happens you can bet that it was planned that way."
-Franklin D. Roosevelt-



16 Haziran 2018 Cumartesi

drifter’s pick ! Fotograf

   
    Lover / other - Barabara Hammer 2006 yapımı belgesel’den!

10 Haziran 2018 Pazar

çok güzel pazar #2


"Sylvia Says"
I sweep the cobwebs away
Rise from the slumber room
Kicking around come what may
Sell me a trick or two
The rising sky up above
Always au rendez-vous
Somewhere I've been dreaming of
Over the rainbow too

I shut my eyes and all the world drops dead
Sylvia says
I lift my lids and all is born again
Sylvia says
I shut my eyes and all the world drops dead
Sylvia says
I lift my lids and all is born again
Sylvia says

Picking my socks for the day
Quietly states my mood
Can shape the future with clay
Stars waltzing out in blue
All is beyond and above
Nothing like deja vu
This time I let down the gloves
Awaking to bring me through

I shut my eyes and all the world drops dead
Sylvia says
I lift my lids and all is born again
Sylvia says
I shut my eyes and all the world drops dead
Sylvia says
I lift my lids and all is born again
Sylvia says

What does the book have to say?
I really don't have a clue
If by the end of the day
Happy fool I salute
For what I'm about to receive
May the lord make me true..
..ly thankful, then I'll believe
Any crap, any cue...

I shut my eyes and all the world drops dead
Sylvia says
I lift my lids and all is born again
Sylvia says
I shut my eyes and all the world drops dead
Sylvia says
I lift my lids and all is born again
Sylvia says



bahsedilen şiiri bir de bu kız çok güzel okuyor.



çok güzel pazar #1

Yeni Gelen Dergisi diye bir edebiyat dergisi çıktı duydunuz mu? 3. sayıyı yaptı galiba. Edebiyat diktatoryasına karşı duran isimler var.

Bugün orada bir eleştiri yazısı okudum. Çok keyiflendim. Uzun zamandır ilk kez bu kadar ayakları yere basan; hem bu kadar 'nalına mıhına’, hem de bu kadar pozitif bir edebiyat eleştirisi okuyorum çok heyecanlıyım.
Çünkü hiç kolay değil edebiyat eleştirisi yazmak; öyle her babayiğidin harcı da değil; onun icin genelde pazarlamacı mantığıyla yapılıyor bizde maalesef.

Ama Özgün Ergen dikkatimi çekti. Bundan sonra da her yazdığını okumak ister; ne düşünüyor bu hususta diye merak ederim.

yazının linki burada http://yenigelen.org/ozgun-ergen-yazdi-kucuk-iskender-siirde-reklam-ve-reklam-kusagi-siirleri/

yine de belki webden kaldırırlar diye
bu blogda da bulunsun aynen copy paste yapıyorum:

Özgün Ergen Yazdı; Küçük İskender, Şiirde Reklam ve Reklam Kuşağı Şiirleri!

 “Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır.” Guy Debord
Küçük İskender’in şiirleri ile tanışıklığım İskender’i Ben Öldürmedim’le olmuştu. Daha sonra, “De Gülüm” şiirini bir dergide okumuş, beğenmiştim. Ayrıntılı baktığımda, hâlâ o şiirin beni etkilediğini görürüm. Kerem ile Şule’nin Ayrılık Senfonisi’nin son bölümünün son şiiri “De Gülüm.”:
de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir
sevgi, bitmiştir güven! güven bana gülüm!
sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır
hasretten-hakikatten- ten değiştiren yüzüm! göreceksin gülüm! bekle!
O günden (80’ler) bugüne ne çok şey değişti; toplumun gözlerine çekilen sis perdesi, her şeyi, herkesi, bütün ayrımları bugün daha da belirginsizleştirdi. Herkes bir rüzgâr tutturmuş, dönem nasılsa ona uygun yazıyordu. 70’lerde “solcu”, 80’lerde “daha az solcu”, ve bugün “görünürde solcu!” Bu sis perdesinin uyarısı, 80’lerden daha önce verilmişti elbet. Bugünse küçük İskender’in Behçet Necatigil ödül haberinin yine her zamanki gibi sessizlikle karşılandığını fark ettiğimizde, bunun “körler sağırlar birbirini ağırlar” edebiyatının doğal sonucu olduğunu bir kez daha derinden görüp hissettik. Bu durumu kanıksadık mı? Gerçek şu ki Türk edebiyatında nasılsa, ödüller bayrak töreni gibi aynı kişiler arasında el değiştirir. Günümüz şiiri, ölecekse eleştirisizlikten ölecektir. Yazan gençlerin kaçması gereken asıl tehlike ise, ödül alan kişilerin izinden giderek o sesleri taklit etmeleri, giderek kendi seslerini tamamen kaybetmeleridir. Çünkü bir reklam yüzü olmaya özenen, en fazla daha “düşük bir reklam yüzü” olarak kalır. Kaçınılmazdır bu.
Küçük İskender, Şiirde Reklam ve Reklam Kuşağı Şiirleri
Şimdi Reklamlar!
Edebiyatın geleceği için şu saptamaları yapmamız gerekir. En çok da sorumlu olduğumuz bu gelecek için…
  1. küçük İskender bugün aslında bir reklam yüzüdür. Şimdiye kadar getirilen eleştirilerde belki de en çok göz ardı edilen nokta buydu. Yüzeyde başarısız, mutsuz, bohem bir görünüm sergiler, ama aynı anda Akbank sanat günlerinde de, barlarda alternatif mekânlarda da Doğan Hızlan’lı ödül törenlerinde yer alabilecek bir potansiyeli vardır. Varlık’ta, Bavul’da, daha ne çok birbirinden farklı şiir anlayışlarına, dünya görüşlerine sahip şiir dergisinde aynı anda yazabilir ama en önemli koşul, yazdıkları, reklamlar gibi kolay ve hızla tüketilebilir olmalıdır. Fakat aynı zamanda en “yeraltı”,“itirafçı”,“isyancı”, “solcu” nedense yine aynı kişidir. Edebiyat dünyasıyla, Doğan Hızlan ve şürekâsıyla iyi anlaş, edebiyat dünyasının haksızlıklarına, kayırmalara kollamalara karşı hiçbir tavır gösterme ama yazdıkların, “isyancı”, “yeraltı” “bohem” olarak nitelendirilsin. Hiç bedel ödemeden solcu olabilmek bizim ülkemize hastır ne de olsa!
  2. küçük İskender’in şiirlerinde belirli bir şablon vardır. Yan yana dizdiğimizde birbiriyle hiçbir bağlaşıklığı olmayan özne ve nesne’leri bir arada, gelişigüzel, hiçbir mantıksal bağ kurmadan kullanmak. Ortaya döküldüğünde farklı olabilir, ama bu farklılık şiire değil, saçmalığa ait bir farklılıktır. Birkaç iyi şiirin gerisi, bu tür mantıksızlıklarla örülmüştür. Dahası bu mantıksızlık tutulmuş, taklit edilmiştir. Şu bir gerçektir ki küçük İskender’i taklit edenler küçük İskender’in şiir düzeyi olarak çok çok gerisindedirler. Şiirlerindeki mantıksızlık, ne yazık ki “itirafçı şiir”den, “yeraltı” şairlerinin de belirli bir bilinçle ördükleri mantıksızlıktan farklıdır. Postmodern şiirin de kendi içinde bir mantığı vardır. Bu şiir, postmodern olarak nitelendirilemez.
  3. küçük İskender’in kendini daima iktidarda tutan, aslında erkek egemen dil diyebileceğimiz bir söylemi barındıran pek çok şiiri vardır. Ama bu piyasanın başını çekenlerce hiçbir şey fark etmemektedir. Ne de olsa o, barlar sokağında ne yazsa gider! Edebiyatın dişilliği üzerine onlarca sayfa yazı yazan, dosya konusu oluşturan edebiyat dergileri, akademik çevreler, şiir, edebiyat söz konusuysa bu konunun nedense uzağındadır. Edebiyat alanında sıkça gördüğümüz şey budur: Tehlike gördüğün yerden kaç! Asla hesaplaşma!




Gülten Akın
Bir şairin duruşu ne olmalıdır? Duruş derken neyi/neleri kastederiz? Duruş derken söz ettiğimiz, şairin yaşantısının bohemliği ya da tutuculuğu değildir. Şair, kişisel yaşantısında “çok bohem”, “kötü” hatta “serseri” olabilir. Önemli olan, şairin şiire karşı sorumluluk hissede bilmesidir. Gülten Akın’ın da dediği, “Bizim yeğlediğimiz sanat, dünyayı emeğiyle değiştirenlerin onsuz edemeyeceği bir sanat”tır. Dünyayı değiştirmek istiyoruz. Günümüzde edebiyat, siyasi ortamdaki çürümeden rant elde eden bir edebiyattır. Öncelikle bunu saptamak gerekir.
Şair duruşu değişmiş, reklam yüzü olmak yaygınlaşmıştır, demiştik. Şair artık bir “piyasa ürünü”dür. Önemli olan şiirini pazarlamak, şairin de bu pazarlamayla birlikte pazarlanmasıdır artık. Neredeyse şair, ilişki yürütücü, ara bulucu, tanıdık önerici’dir, bu ortamda. Böyle bir ortamda bir şablon tutturmak, şiir için yeterlidir. Behçet Necatigil ödüllü Mayıs Giremez adlı kitabı bize küçük İskender’in genel olarak şiirlerinde saptadığımız bu şablonun varlığını bir kez daha gösterdi. Hep belirli bir şablonla, birbiriyle bağdaşmayan özneler ve nesneler topluluğuyla yazılmış şiirler… Yine onlarca edebiyat dergisinde bu şablonla kurgulanmış, yumağa çevrilmiş şiirler okuyoruz. Diğer kitaplarında daha belirgin olmakla birlikte bu kitapta da bu şablon hâkim. Üstelik Behçet Necatigil şiirinden de uzak. Ödüller açısından bu konunun pek fark ettiğini sanmıyorum.
“Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde, basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları hâline gelir (…) Gösteri, insanların etkinliklerine tabi olmayan, insanların yapıp ettikleri tarafından yeniden ele alınamayan ve düzeltilemeyen şeydir. O, diyalogun karşıtıdır. Bağımsız temsilin olduğu her yerde gösteri kendini yeniden yaratır.” demişti Gösteri Toplumu’nda Guy Debord. Her şey gibi şairin imajı da satılıktır artık. Şiir, edebiyat etkinliklerinde biranın yanında tüketilen meze gibi geçici bir şeydir.

küçük İskender Şiirinde Şablonlar, Sözcükler ve Yumaklar
küçük İskender, birbiriyle bağdaşmayan özne ve nesneleri bol bol kullanıyor. Her dize, sonunda gelip iktidar bakışının kapısına dayanabiliyor bu durumda. Mesela “ölüm”, “hürriyet” gibi asal kavramların arkası basit bir şekilde getiriliyor. Şiirin asıl öğesi olan bir beyaz fayans, ardından gelen boşlukları doldurmak için küçük kırmızı tuğlaya benzer öğeler neredeyse çoğu şiirinde var.
Yine de kabul, Mayıs Giremez kitabını bağdaşım yönünden diğerlerinden daha başarılı bulduğumuzu söylemeliyiz. Gezi parkı, Akkuyu, çatışmalarda ölenler bu şiirlerin konusu. Mayıs, Gezi parkı ile ilişkilendirilmiş. Fakat bunlar konu olmaktan öteye gidemiyor küçük İskender’in şiirlerinde. Onlara karşı hiçbir şey söylemiyor küçük İskender. Devletin, ölümün, acının üstünden atlayıp geçiyor. Özneler, nesnelerle, tümleçler öznelerle genellikle bağlaşmıyor.
“Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi (nesne) hürriyet (özne)
Sürekli kendi bedenine öten horozlar gibi (nesne) kırmızı vapurlar (özne)
Sürekli kendi bedenine kabaran hindiler gibi (nesne) haylaz bir deniz
Balıklar balıklar balıklar kıpır kıpır kalabalıklar (nesne) tüm meydanlarda (özne)
Sürekli kendi bedenine yükselen sevgililer gibiyiz (nesne) biz de (özne)”
(Onların Efsanesi, Mayıs Giremez, s.10)
Bu özne ve nesnelerin yerine her kavramı (soyut ya da somut) koyabilirsiniz… Birinci dizede özne değiştiğinde şiirde neler olduğuna bakalım. “Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi aşk” “Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi yalnızlık” “Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi ölüm…” Yerine her şey geçebiliyor ve bu özel kullanımın bir anlamı bulunmuyor. Hürriyetin içi doldurulmuyor. Ya da “Devlet Öldürme Töreni” şiirindeki şu dizeler:
“Ölüm evden çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı evlat
diye başlardı sevdiğim kitaplar
Şimdi toz, küf, söz, kavga hepsi”
(“Devlet Öldürme Töreni”, Mayıs Giremez, s.12)




Jean Paul Sartre

Yine “ölüm” yerine “aşk, yalnızlık, umut” hangi sözcüğü getirirsek getirelim şiir için fark etmeyecektir. “Kimi Arasam Hepsi Öldürülmüş” şiirine bakalım. Şiirde, “Özür dilerim cümlesi ise yorgun hafızamda müebbet yatmakta” Özür dilerim cümlesi, bir hapishane mi bu durumda? Ya da “Kayıp Düşen Kol” şiirinde, “bir dedikodu gibi yayılıyor hastanede aşk / gibiyiz tüm müdahalelere rağmen / kaybedilirken sadakat ve intikam // Felç inmiş ağaçlar kadar hürüm şimdi” dizelerinde ağaca felç inmesi? Ağaç doğada hareketsiz duran bir canlı. Buradaki “ağaç” yerine her şeyi getirebiliriz bu durumda. “Felç edilmiş lamba kadar hürüm” desem de yine bir şey değişmeyecektir. “Akkuyu’nun Çocukları” şiirinde “Kısa sürede elden teslim edilmesi gereken bir paket adeta dünya” “Yağmur, hüznün telefon numarasını vermiyor” dizeleri. Dünya ve paket, yağmurun hüznün telefon numarasını vermesi, birbiriyle bağdaşmıyor. Bu mantıksızlık, aynı kalıpta milyonlarca şiirin kolaylıkla yazılabilmesine olanak tanımaktadır. Bu mantıksız düzenleme, imgeyi de alt üst etmektedir. Çünkü imge, duyumsanıyor olandan, tahayyül alanından bağımsız olamaz. “İmge duyumdan ayırt edilemez.” demişti Sartre. “Bilinçte imge olmadığı gibi olmayacaktır da. Ancak imge, belirli bir bilinç türüdür. İmge bir şey değil, bir edimdir. İmge bir şeyin bilincidir.” Duyumsayamadığımız, tahayyül edilemeyen bir şeye imge demek olanaksızdır. Algımızı açmayan, farklı düşünme olanakları sunmayan bir söylem de imge ya da şiir olmanın uzağına düşecektir, kaçınılmaz olarak.
Mayıs Giremez’de boşlukların doldurulmadığı, şiirsellik yaratmak için özne ve nesnelerin gelişigüzel kullanılmadığı durumlarda, mesela “Fas Planları” adlı şiirde daha net bir sese varıyoruz.
“Her şehirde istersem denize inerim ben
Şu teknenin altı hep balık, bununki hep yosun
Kimse bilmiyor yüzmeyi hangi okyanusta öğrendim
İçin bilinç altını sevmem ondan
Sıcakta buz gibi vişne suyuna asla hayır demem
İçin seni sevmem ondan.”
(“Fas Planları”, Mayıs Giremez, s.53)
Bu dizeler de “Mutluluk Hazır’ol’da Durmaz” şiirinden. Yine soyut kavramın, öznenin nesnelerle gelişigüzel ilişkilendirilmesi söz konusu. Mutluluk özne, varılacak hedef, yine “hazır’olda durma”nın yerine her şey geçebiliyor. “Koşup saklandığım bir konak var / Terk edildiği için tüm odaları aydınlık hâlâ / düşmüş, gürültüyle patlamış avizeler / gibi orada telaşlanan kainat”“Pencerede Çırılçıplak” adlı şiirde “Geceyi bile askere alır bu medeniyet / O nedenle sabahlar arkadaş bildiğimiz hürriyetler”
Şiir, yaşamı örüntülerken, bunu sözcüklerle yapar. Girişimin esas aracı sözcüklerdir. Melih Cevdet Anday’ın, “Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak / Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi”, Edip Cansever’in, “Ölüm diye bir şey yoktu ki Hilmi bey / Var mıydı? / Yüzümde bir şeyler aktı aktı / İçim de menekşelendi Hilmi Bey / Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor.” Gülten Akın’ın, “Bir roman kadar uzun bu tümce / -Sonra işte yaşlandım.” dizeleri bu açıdan önemlidirler ve yarın da önemli olacaklar. Bu dizeler, imgeyi hem görsel hem de felsefi olarak karşılamaları bakımından da güzeldirler.
küçük İskender şiirinde bu akışı nadiren görebiliyoruz. Bazen neredeyse konuşur gibi, hikâyeler gibi yazıyor. Fakat akış yine de kesintiye uğruyor. “Eski Bir Televizyon Dizisi” şiiri gibi. Şiirin ilk dizeleri şöyle:
“Evet kollarımda öldü o benim
Yani kollarımın içindeydi ellerime varamadan öldü
Gürültülü damarlarda eski bir televizyon dizisi gibi
Herkese esnaf her şeye memur her defa mağdur
Aşk, şiddet ve entrika adına
Kaçıncı bölümde öldü işte onu hatırlamıyorum” 
(“Eski Bir Televizyon Dizisi”Mayıs Giremez, s.31)
Bu şiirdeki dizelerden birini seçsem, “Herkese esnaf her şeye memur her defa mağdur”u seçerdim. Kesinlikle çok iyi bir dize. Bu kitapta yer alan bence en güzel dize. Belki de küçük İskender’in kendisini anlatan en iyi dize bu. Şiirde dışarıda çatışma vardır, kavga eden insanlar vardır, şiirin öznesi içerde televizyon dizisi izlemektedir. “Salonda sıcacık gecede televizyon dizisi izlemek niye” diye sorar. Bu şiirin bana hissettirdiği kendisiyle, yine de kendisiyle yüzleşebilen bir şiir olduğu yönündeydi. Yine “İllegal Doğa”da, “Dışarı it içindeki yeryüzünü / O zaman bir sebep bulacaksın telkine”; “Ben Senin Adını Hiç Hatırlamadım” şiirinde, “Ne kadar istesem de bir bisiklet almadı babam / Binip kaçacağım şeyleri hep geç yağan yağmurda buldum”; “Orhan Veli’nin İlk Aşkı” şiirinde ise “Gülsen şehrin bütün meydanları aydınlanacak” dizesi kitapta işaretlediğim birkaç güzel dize… Bu dizelerin üstünden gitse, başka bir şiire ulaşacaktır. küçük İskender’in bu kitabında genel olarak her şeyin üstünden şöyle bir atlanıp geçilmiştir, ele alınan meselelerin, imgenin ve daha pek çok şeyin. İşçiler birer nesnedir bu şiirlerde, Gezi parkı sadece oradaki isyan kadardır, arka planı, yoksulluk, işsizlik, “trajik olan” yoktur. Coşku sadece ’nda kalır, oradan bir yere gitmez. İşçilerin kendi sesleri, dilleri yoktur. İşçiler uzaktadır. Yapılacak her şey meşrudur artık. İsyan eden gençler ancak tekil olarak vardırlar. Ev, sadece tuğla parçalarından ibarettir. Temeli, öncesi, sonrası yoktur. An’da sıkışılmış kalınmıştır.
“Siz de öldürmüşsünüzdür birini mutlaka
Her hatıra kirli protein
Her dönüşmede su ve yağ var ipuçlarında
İşçilerle konuştum – onlar
artık kullanılmayan telgraf direkleri
uzun, ince, terk edilmiş ama bağlı birbirlerine
bakırları çalınmış teller adına
suskun, kendince farkında ama
hâlâ iddialılar karanlık hakkında
böyle bir ideoloji aracılığıyla inanıyorlar hayata”
(“Escher’in Merdiveninde Cinayet veya 12 Sekans Cinayet”, Mayıs Giremez, s.125)
Bütün bu algı içerisinde “mermer dudaklı bir kadın gibi uzanırdı kış” gibi bir cümleyi bile dize olarak yazdığımda bile dize yazmış oluyorum. “Boş bir parfüm şişesi gibi uzanırım hayata” “Korkulu bir DNA bırakırım kapı eşiklerine.” “Dramaturjik bir hatayım bebeklerin dillerinde.” Ya da “Mutlu bir perşembe gibi al aldım, boyalı bir bahar artığı.” “Öksüz bir saç spreyiyim hayatın postişlerine sımsıkı tutunmuş kalmış” dediğimde bunlar artık birer dizedir. Ne dersiniz? Olamaz mı? Ne de olsa artık ne yazılsa gitmektedir. Günümüz edebiyat dünyasında ne yazıldığı değil, kimin yazdığı önemlidir. Bu sadece küçük İskender’e ait bir sorun da sayılmaz.
Ah Bizim Duruma Göre Değişen Feminist Yanımız! Ah Bizim!
Her okuyuşumda düşünürüm. Feminist açıdan incelemeler, şiirde kadın dili, kadın söylemi incelenirken neden bu şiirler es geçilir? Dil meselesini nereye oturtmalı? Bu tutuculuk ve otosansürden nasıl bir feminizm çıkar? Bu olası mıdır ya da? Bu konunun yöntemli bir şekilde ve daha uzun tartışılması gerekir. Ancak şimdilik, savımızı destekleyen birkaç örnek üzerinden gidelim.
“Eğilip çocuk öpmektir sinirlerin gerilmesi,
taksitleri ödenmemiş, aptal solcu bir kadının
artık yolunmuş göğüs uçlarından
uzak ülkeler emmek. Bir Sırp sevmektir.
(…)
(“Damardan”, Teklifsiz Serseri, s.51)

“Yeni kirletilmiş küçük bir kız çocuğu
gibi terliyor elindeki falçata; küçümsenen
yanları da var vuruşmanın ve ölmenin, hem de
henüz hiçbir ipucuna ulaşamamışken terk edilmek.”
(“Son Dakika Ayrılığı”, Lezzetli Tümörler Lokantası, s.75)

“SENİ
HARCARIM ŞULE
Beni bilirsin. Hem de
İYİ BİLİRSİN!
kız! kendi ellerimle toprağa gömerim
topluma gömerim seni… BİLESİN!”
(“Kerem ile Şule’nin Ayrılık Senfonisi”, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, s.87)

“Hafta başları sarışınlarla sevişeceksin
Öyle emretmiş et”
(“Sevişmeyi Unutmuşlar Müzikali”, Mayıs Giremez, s.101)
“Yeni kirletilmiş kız çocuğu”, “aptal solcu bir kadın”, “toprağa gömülen kadın”ın, “hafta başı sarışınlarla” tamlamalarının şiirde kullanılmasının günümüz edebiyat dünyasında bu tartışmalar içerisinde hiçbir sakıncası yoktur. Ne de olsa feminizme evet, ama “bazı durumlarda” ve “akademik çevrelerde” olursa!
Örneklediğim şiirlerdeki ataerkil söylem, pek kimseyi rahatsız etmemektedir. Şiirlerin bütününe bakmak gerekirdi elbette. Ama kullanılan kavramlar, sözcük seçimleriyle de şiire bakmak durumundayız. küçük İskender birbirine benzer şablonla binlerce şiir yazar ve yazdığı her şeyi yayımlamaktadır. Şimdilerde günlükleri çıkıyor Waliz Bir serileri olarak, Can Yayınları etiketiyle art arda. Bu kadar çokluktan şiir çıkmıyor. Bunun günümüz reklam koşullarında bir önemi yok. Ne de olsa artık her şey reklamlar kadar kısa ömürlü.
Bütün bu söylediklerime ne diyeceksiniz? “Meyve veren ağaç taşlanır” mı yoksa? O meyvelerde bizim gözümüz, meyvelerini yiyesimiz yok. Hiç olmadı ve olmayacak da. Şiir yazan gençlerin kendileri olabilmelerinin yolu da o bağları, o meyveleri, o ilişkileri, o ödülleri, taklidi, ilişkileri tümden terk etmeleri ve reddetmelerinden geçiyor. Edebiyat dünyasının uysal çocukları olmayı reddetmelerinden. Bu şiirler, “yeraltı” ya da “itirafçı şiir” kabul edilemez. Edilmemelidir. Yeraltından görünüp, ödüllerle ve haksızlık erbaplarıyla ilişkileri hep iyi tutan, bataklığa, ölü bir edebiyata razı olan, ne kendilerine ne de başkalarına karşı eleştirel olabilmiş bu aklın evreninde, “yeraltı” yalnızca bir maskedir çünkü…
Sözümüzü, aslında küçük İskender için değil, çeşitli ilişkilerle şair olmaya çalışan, bu tür ilişkilerden şiire zaman bulamayan gençler için Shakespeare’in ünlü 66. Sone’sinin şu dizeleriyle bitirelim.
“Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.”
OKUMALAR:
Guy Debord, Gösteri Toplumu, çev. Ayten İpekçi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2006
Jean Paul Sartre, İmgelem, çev. Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006
Gülten Akın, Şiiri Düzde Kuşatmak, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1983
Küçük İskender, Mayıs Giremez, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2016
Küçük İskender, Teklifsiz Serseri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2006
Küçük İskender, Lezzetli Tümörler Lokantası, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2007
Küçük İskender, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2011