28 Aralık 2015 Pazartesi

DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER FILM; EN SÜPER YÖNETMEN

bu yılın en süper filmini geçen haftalarda seçmiştim zaten!
şurda
http://justdriftingaround.blogspot.nl/2015/11/drifters-pick-drifter-proudly-presents.html


En süper yönetmeni de seçtim
"Taxi Tehran" filmiyle Jafar Panahi.
çünkü;

İran Hükümeti kendisine 20 yıl film çekmeme yasağı koymuştu.
Yurt dışına çıkma yasağı filan da var davaları sürüyor...

neyse bu yasağı delebilmek için arabaya kamera yerleştirip Taksiye çıkıyor ve  taksiye binen müşteriler vasıtasıyla Tahran'ın gerçek profilini ortaya koyuyor. Dahice!
Berlin Film festivalinde de Altın Ayı'yı kaptı.
işte o film

http://gunlukfilm.com/taksi-tarhan-taxi-teheran-full-izle.html#more-49055


27 Aralık 2015 Pazar

DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER KARİKATÜR

bu yılın en iyi üç karikatürü...






ama en süperi bu sonuncusu bence!


26 Aralık 2015 Cumartesi

DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER REKLAM MÜZİĞİ

bu kategoride de iki favorim var.

1. Rebook Pump to Adapt



2. Renault Kadjar



Reebok'un müziğinin  Tony Gee - Iron Box olduğunu daha söylemiştim eski postlarımdan birinde.
Renault'un müziği ise
First Aid Kit- Silver Lining.

bu da videosu
https://www.youtube.com/watch?v=DKL4X0PZz7M

DRIFTER AWARDS 2015/ FUTBOL

Her ne kadar Melo gittikten sonra futbola biraz tripli, tavırlı filan olsam da; (Yılın hayalkırıklığı!!!)

kazananlarımı açıklayacağım.

Yılın maçı sanırım Beşiktaş'ın Liverpool'u elediği maçtı.

Yılın en süper ruhhastası golünü yine canım zlatan attı. aşağıdaki videoda 3:40'ıncı saniyede.



yılın en berbat futbol şakası da ibrahimoviç'in Galatasaraya transferi bitti haberiydi; sağolsun Bizim Başkan...

Yılın en süper ruhhastası transferi ardında her ne şaibe olursa olsun Arda Turan ve Barcelona! peh!!!

Yılın en süper bidon transferi maalesef Van Persie oldu.


yılın en süper lafı ; "Eto bitmiş!"
gel gör ki bitmemiş!

Bu yıl tutan tek futbol kehanetim; Yılmaz Vural
beni yalancı çıkartmadı yıl bitmeden süper lige geri döndü hoca...


DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER KONSER



video

Bu yılın en süper konseri SOLEY'di. Ben Tilburg'da izledim, açık havada; üç beş kişiydik zaten;sonra İstanbul'a İKSV Salon'a uğurladık kendisini. İzlanda'lı soley şahane bir müzisyen. Pretty face nefis bir şarkı. Yalnız ben en az 3 kadın vokal olan bir grup sanıyordum Soley'i; meğer herşeyi sahnede kendisi yapıyormuş; önce kendi sesini kaydedip üstüne söylüyormuş.  

24 Aralık 2015 Perşembe

DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER RUHHASTASI ANIMASYON

DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER ŞARKI

popooz- ulysses and the sea



aslında bir tane daha var yılın benim için en güzel şarkısı ama onun vidyosu yok zaten boşverin, bununla idare edin.


DRIFTER AWARDS 2015/ EN SÜPER KİTAP

yaa işte bu yıl ülke değiştirme, taşınma, yerleşme, yeni şehre alışma, bisiklet hevesi  filan derken çok kitap okuyamadım maalesef ve aslında en süper kategorisine öyle gözüm arkada kalmadan yerleştireceğim kitap yok okuduklarımın arasında; yani bu yıl bir etgar keret çıkmadı maalesef karşıma.. ama yine de 4 kitaba aynı ödülü layık görüyorum.

1. Novalis Sais Çırakları - Paul Klee çizimleriyle 


2. M Train - Patti Smith  (ama bir Çoluk Çocuk değil onu söyleyeyim)


3. İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı - Nihat Genç

4. Piksel - Krisztina Toth



23 Aralık 2015 Çarşamba

DRIFTER AWARDS 2015 / EN SÜPER FOTOĞRAFÇI

Geri sayım başladı ödüllerimi açıklıyorum; 


Bu yıl grafik ve fotoğraf ödülüm bir Türk Fotoğrafçı'ya Yener Torun'a gidiyor.
İstanbul'da şu fotoğrafları çeken bir göz kendisi;










En çok da bu son fotoğrafı sevdim. 

18 Aralık 2015 Cuma

akşamüstü şarkısı

Niffani'yi tanıyan var mıdır aramızda?

Philippe Sollers'i pek severim.
Venedik Karnavalı kitabını Yapı Kredi Basmış, sağolsun Aysel Bora da çevirmiş.
Bir yerinde Sollers,  Niffani adlı Mistik bir Arap Şairden bahsediyor;
sözüm ona Duraklar Kitabı diye bir kitabı varmış ve şöyle dermiş Niffani o kitapta;
"içinde sessiz olana susmasını buyur , konuşkan kısım ister istemez konuşacaktır." Başka bir iki afili alıntı daha yapmış Sollers. Ben aslında Arap Mistik şairler peşinde koşan biri değilim; çok da haz ettiğimi söyleyemeyeceğim.

Ama merak ettim kimmiş bu Niffani diye hazreti google'a sordum; yok bulamadım. Sollers'in yalancısıyım isminin kaçak, kaçan , kaybolan ya da dağılıp yok olan gibi bir anlamı varmış; yazık akıbeti de öyle olmuş zira  Niffani sır!
Belli ki başka bir ismi var; yok değilse nedir?
sevgili Aysel Bora keşke bir not koyuverseydin de okuru google maduru yapmasaydın.
Hayır Oraya Duraklar Kitabını italik yazınca ben de bir dip not vardır diye umut ettim fekat nayır yoktu.
en sevdiğim şey bir yazarın başka bir yazardan alıntı yapması, kitabının içinde şunu okuyorum bunu seviyorum demesidir.
hemen ben de okuyayım bakayım derim.
üstelik Phillippe Sollers birşey okuyorsa ben de hemen bi göz atmak isterim;
adam boşuna yazmadı ya onu oraya.
Neyse demem o ki;
Niffani'yi duyan bilen varsa bi zahmet aydınlatsın yahu çatlayacağım ben.



30 Kasım 2015 Pazartesi

drifter kuş misali!

istanbul kendini özletmese...




dün istanbul'da bottrip yaptım üstünüze afiyet.
istanbul'a bir de denizden baktım 
insan üzülüyo be!
valla!

27 Kasım 2015 Cuma

Bu amcaları tanıyor musunuz?


George ve Gilbert
Tazmanya'dan yeni döndüler şu an Londra'da devam ediyor sergileri

Bu amcalar şöyle şeyler yapıyorlar;






Aslında çok meşhurlar bu tabu deviren amcalar (nasıl olmasınlar zaten tiplere bak!)
...da sürekli, açık yaralara kolonya bastıkları ve habire agresif çizgiler, punk efektlerle tabu saydığımız; erkek çıplaklığı, vücut salgıları, pornografik cinsellik filan gibi konuları gözümüze gözümüze soktukları için yurdumuzdaki her hangi bir galeride veyahut bir müzede görebileceğimizi sanmıyorum.
sanat dediğin oturmayı kalkmayı bilecek edepli olacak değil mi ama?
 
Bu ikilinin  diğer işlerini merak ediyorsanız (ki aslında merak edilmeyecek gibi değil çünkü 1967'den beri birlikte takılıyorlar o günden beri açtıkları sergilerin sayısı belli değil.) linki budur;
http://www.gilbertandgeorge.co.uk/


23 Kasım 2015 Pazartesi

bugünün şarkısı


işte o an!


    yıl 1927  
    jackie birazdan bi kükreyecek ve 1957'ye kadar artık MGM filmlerinin başında hep o kükreyecek.

22 Kasım 2015 Pazar

Drifter's pick! Drifter proudly presents; Welcome to Me

diyelim ki gerçekten kafayı çizmiş vaziyettesiniz; bildiğin 'yaklaşma deli O' türünden; yani öyle böyle değil harbii manyak (tıbben adınızı borderline koymuşlar) evinizde yirmi senedir açık; sürekli çalışan bir televizyonunuz var... bıdı bıdı bıdı bıdı Oprah... yani bence az bile olmuşunuz ama yetmemiş;
eski kocanız gay olmuş; anne babanız bunamış; en yakın arkadaşınız bir looser; psikiyatrınızın iyi bir psikiyatra ihtiyacı var Ve bir gün size elli küsür milyon dolarlık piyango isabet ediyor.
ilk iş ilaçları almayı bırakın derim;
eh bi zahmet artık milyoner de olduğunuza göre dünyanın geri kalanı ilaç kullanmaya başlasa iyi olur.

Benim için bu yılın filmi budur! En iyi kadın oyuncu ödülümü de Kristen Wiig'e veriyorum ve ödül törenimi kapatıyorum.



web sayfası burada;
http://www.welcometomemovie.com/

official traileri burada;

official olmayan full movie linki de burada;

http://www.solarmovie.ac/watch-welcome-to-me-2014-online.html

pazar pazar çok güzel gider valla

21 Kasım 2015 Cumartesi

Takeshi Suga videoklip çekmiş dediler!!!

Arama motorunu görsele çevirin takesi suga yazın bakın nooluyo....

çok tatlı bi fotoğrafçıdır
fotoğrafları pamuk şeker gibidir.
bi iki tanesini koyayım da blogum şenlensin.







ama videoklibini pek tutmadım ne yalan söyliyim.
yine de emeğe saygı tabi




19 Kasım 2015 Perşembe

16 Kasım 2015 Pazartesi

Düşün dur şarkısı

https://m.youtube.com/watch?v=vDfm4q4liTk

gecenin kısası; MIGRATION ; tuhaf!

Migration from Fluorescent Hill on Vimeo.

Bu film 2014'de çekilmiş; ne kadar festival varsa katılmış ve şu ödülleri almış
Supertoon 2014 jüri özel ödülü
SeeMor Film Festival 2014 En iyi Animasyon

Giraf Festival of Animated Film 2014 En iyi Film
Canadian Screen Awards 2015 En iyi Animasyon film adayı
Jutra Awards 2015 En iyi animasyon film adayı
Athens Animest 2015 en iyi deneysel film 3.sü.
USA Film Festival 2015 en iyi deneysel film.
Kan-Kan Media Long Week Of Short Films 2015 jüri özel ödülü

15 Kasım 2015 Pazar

Drifter's pick! Pazar şarkısı


https://www.youtube.com/watch?v=SJaNOrG__6A

14 Kasım 2015 Cumartesi

Ruthless kafası!



Avrupa toplumu şok geçiriyor anladık da; bu şok ne kadar sürecek ne zaman bi ayılıp kendilerine gelecekler? hiç bakınca anlaşılmıyor.
Mesela Hollande, bu bir savaştır Fransa olarak “ruthless” tepki vereceğiz dedi. Bu şu demek mi açık olsun: 10 bin füze attık suriyede 50 bin daha atcaz mı demek istedi? Öyleyse öyle deseydi. Ne dediği pek anlaşılmadı çünkü. Ama dinleyenlerin de umrunda olduğunu sanmıyorum. İyi de ne zaman umrunuzda olacak acaba çok merak ediyorum.

Dün gece burda Caro Emerald konseri vardı;  Tilburg için büyük konser. Önce pek aklım kesmedi; koskoca Caro Emerald iki adım ötede Rotterdam , Utrecht varken niye Tilburg’a gelsin diye düşündüm acaba dj set filan olmasın diye iki kere Google translate yaptım bileti almadan. Türkiye’ye geldiğini düşünün ama istanbul’da değil konseri İzmit’te veriyor. Kıllanmaz mısınız? Kıllandım ama sonra bilet fiyatına baktım tamam dedim bu dutch milleti bu parayı dj sete vermez bu kadın harbi harbi geliyor…

Ben son biletleri almış olabilirim çünkü iki gün önce gişenin önünden geçerken gözüme çarptı tükenmişti biletler. Bisikletimle konsere giderken çok havalı hissediyordum kendimi dün 8 sularında. Burda kışın hava erken kararıyor konser de erken başlıyor 20:30 da başladı.
Hakkaten hakkını vermek lazım Caro Emerald bir yana; arkasındaki orkestra ayrı bir olaydı. Epeydir bu kadar keyifli bir sahne görmemiştim. İçerde ikibin kişi filan vardık. Hadi abartmış olayım en az 1500dük.  Bu arada bu ayrıntıyı kaçırmayın Tilburg’da 2000 kişi alabilecek büyüklükte klüp var.

Şimdi bok gibi hissediyorum.
Aynı saatlerde bir grup insan aynı benim gibi bisikletini park edip heyecanla konser seyretmeye gitti çok benzer bir mekana … Paris Tilburg’dan sadece 2 saat uzaklıkta… aynı dakikalarda biz electro swing yaparken onlar kafa sallıyorlardı. Sonra kalaşnikoflar, dehşet ve kangölü.

Bizim konser onbir gibi bitmişti eve gelip televizyonu açtım yanıbaşımdaki dehşeti televizyondan film seyreder gibi seyretmeye başladım.  Biraz bbc biraz cnn…

Burada bu iki kanalı sürekli seryeder olunca şunu fark ettim özellikle CNN’de. Bir kelime veya kavram ortaya atıyorlar, sürekli cümle içinde kullanıyorlar, bazen tırnak içine alıyorlar ve onun etrafında şekilleniyor bütün gündem.  Sanki bir yafta, yapıştırma; bir slogan, brand… reklam yazarı kafası…

Dünkü şeydi;
“Soft Targets”
Yani
“Yumuşak hedefler”
Yani biz; konser seyredenler, restoranda yemek yiyenler, maça gidenler, yoldan geçenler…

Kafamıza kafamıza kaktılar bütün gece; soft target olduğumuzu… uyuyamayalım diye…
Şöyle hissediyor insan;
Ya, hani markette satılan bir ürün olsa da alsam ve yarın sabaha ‘soft target’ olarak uyanmasam.
Aaa yoksa var mı böyle bir ürün? Bunu CNN mi satıyor? Yada CNN nerde satıldığını biliyor mu?  Parası neyse verelim alalım ozaman….
‘Soft  target’mış sensin soft targıt!
Sınırı kapatacakmış, Silvan mı burası?
Sen derdini söylesene…  ne satıyorsun onu söyle? İntihar bombacısı tespit cihazı mı?
Nedir Avrupa’nın Ortadoğu politikası? Naaptınız bunca zaman? Ortadoğuda işid yükselişi için ne yaptınız? Peki şimdi mültecilerden cüzzamlı gibi korkuyorsunuz; Tayyeape üç beş kuruş sıkıştırarak kurtulabileceğinizi mi sanıyorsunuz acaba? Tayyeap ne yapacak midilliye geçen botları mı vuracak?  

Şimdilerde büyük mevzu mülteciler Avrupa’da. Hummalı Yardım kampanyaları; kuruluşlar, dernekler, iştirakler…bilimum. Tek yaptıkları eski kıyafet toplamak.  Valla kafaları başka bişeye basmıyor. Habire kıyafet topluyorlar… Şu memlekette kimse açıkta kalmaz merak etmeyin elbet bişey bulur geçirir üstüne. En nihayetinde Çinde 3 euroya çalışıyor köle tekstil işçileri.
Onu diyorum

Kimse aynaya bakmaz olmuş Avrupada? ağzınız burnunuz kaymış haberiniz yok.  Güvenliği arttırın; yeniden haçlı ordusu kurun; aman ‘ruthless’ olun…

...iyi de düzeniniz sürekli ve hızla kin yaratıyor; 25 yaşında eline kalaşnikofu alıp herhangi bir mekana binlerce insanı taramaya giren kini nefreti yaratıyor. Onu naapcaz?  Onu naapcaksınız?

10 Kasım 2015 Salı

Silmeleri dümdüz takip ediyorum
Tavanı dümdüz takip eden silmeleri
Ama artık içinden çıkılamayacak köşeler var.
Pierre Albert Birot- Poémes a l'autre moi (Öteki Ben'e şiirler)

3 Kasım 2015 Salı

l'arrogance - küçümseme


zafer söylemlerini hiç sevmez O. 
Hiç kimsenin küçük düşürülmesine katlanamaz, bir yerde bir zafer ortaya çıktı mı hemen başka yere gitmek gelir içinden (kendisi tanrı olmuş olsaydı, zaferleri sürekli tersine çevirirdi- Tanrı da zaten bunu yapar!) En yerinde olan zafer bile söylem düzlemine geçtiğinde, kötü bir dilsel değer, bir küçümseme haline gelir.
Bir yerde bilimin küçümsemelerinden söz eden Battaile'da rastladığımız sözcük, bütün başarılı söylemlere yayılmıştır. Bu nedenle ben üç küçümsemeye katlanırım: Bilim'inkine, Doksa'nınkine, Militan'ınkine.
Doksa; (bu sözcük sık sık gündeme gelecek) kamuoyu'dur. çoğunluğun düşünme biçimidir, küçük burjuva konsensüsüdür.Doğal olanın sesidir. Önyargının şiddetidir.
Dış görünüşe, kamuoyuna ya da pratiğe uyarlanmış her konuşma biçimi doksoloji (Leibnitz'den yadigar) olarak adlandırılabilir.

Dillerin Onu yıldırmasına göz yumduğu için çoğu kez pişmanlık duyardı. Ozaman da biri çıkar şöyle derdi Ona; İyi ama bunlar olmadan da yazı yazamazdınız ki! Küçümseme sert bir şarap gibi, metnin konukları arasında dolaşıma girer. Ara-metinde yalnızca incelikle seçilmiş, gizliden gizliye sevilmiş, özgür, ölçülü, yüksek nitelikli metinleri değil ama herkesin olan başarılı metinleri de içerir. Siz kendiniz de bir başka metnin küçümseyen metni olabilirsiniz. 
"Egemen ideoloji" demenin pek öyle yararı yoktur, çünkü bir söz uzatımıdır bu; ideoloji, düşüncenin egemen olması ölçüsünde düşünceden başka birşey değildir. Ama ben öznel olarak daha da ileri gidip şöyle diyebilirim; "Küçümseyici İdeoloji"  

(Barthes, 1998)

1 Kasım 2015 Pazar

Drifter is back with a nice sunday song...

                                           https://m.youtube.com/watch?v=m2nJ6Cml50A

6 Eylül 2015 Pazar

Drifter erdi muradına siz çıkın artık kerevetine filan…



Öldüm mü kaldım mı bi soran olmadı teessüflerimi bildirerekten özgürlükler ülkesi Hollanda The Netherlands’dan selam ederim.
Bugüne bügün uyuşturucu, sex ve başka ne vardı bilemedim şimdi ama bilimum şeyin serbest olduğu (bana ne faydası olacaksa artık amma nümayiş yaptım) yeni cennet tabir edilen ‘düşük arazi’(böyle mi çevriliyor bu ‘lowlands’)de oturma iznim çıkmış bulunuyor.  Bu da demektir ki bir flaman banka hesabı açabilecek, standardı 20 küsür mbps hızında fiber internet başvurusu yapabileceğim.
Hı bi’ de kumar serbest; hatırladığım iyi oldu.
(Şimdi bi daha düşündüm de ne işim var benim burada yav?)
Bisiklet;
Bisiklet çok güzel bişey; düz ya burası…
Bir ‘gazelle’ bisiklet ömre bedel ama ben kendime yakışıklı bir Batavus seçtim; ormanda 8 speed gücünde, arkasında postacı çantası; önünde de sepeti var. 
Bir alışveriş kapasitesi ki sorma gitsin. 
Ooh park yeri sorunu yok; mesela  yok anahtarı bırak abla’ydı; otopark doldu valeye ver bariydi gibi dertler yok; paşa paşa bisikletini kitliyosun kapının önüne bırakıp giriyosun markete.

Sonra bir de ağaçlar var…

Acayip ağaçlar var, mesela 8 katlı binanın tepesinden bakan ağaçlar var… Onlar, Van Gogh, Van Gogh değil de henüz Vincent’ken; kısa pantolonuyla karşımdaki koruda pisklete binerken de varmış;  yaa işte o ağaçların arasındaki bisiklet yolunda pedal çevirirken bunları düşünerek, halihazırda kıç dondurucu soğuklar kapıdan baktırmışken önümdeki kışı düşünmemeye çalışıyorum.
Burası Tilburg bu arada; Amsterdam’ın güneyinde Fransa ve Almanya sınırına yakın.
Neyse işte bir süre burada yaşamayı deneyeceğim;


Bir drifter klasiği… hadi hayırlısı! 

11 Temmuz 2015 Cumartesi

zamanda sıçramalar yaşayan drifter iç karadeniz'de kayıp #2

mühim bir yere gidiyorum, buralara kadar gelmişken gitmemek olmaz çünkü...

     
    yağmur yağdı yağacak; o görünen almus barajı;


     bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum.

   
    bu 's' çizen de Niksar çayının bir kolu...


    ve o muhteşem kuşburnu marmeladının yapıldığı kuşburnu çiçeği buymuş...

işte bu yoldan gidiliyor o köye...
çok hüzünlü topraklar buralar; adım atar atmaz hissediyor insan... adını değiştirsen de toprağın üstüne sinmiş bi kere...

Deniz Gezmişlerin kesinleşen idam kararını öğrenince bişey yapmak gerek diye yola çıkan Mahir Çayan ve devrimci arkadaşlarının 13 gün saklandıktan sonra ihbar üzerine Jandarma tarafından tespit edildikleri ve kurşun yağmuruna tutuldukları o evin altındaki samanlığı arıyorum Ataköy'de... ya da hepizimizin bildiği adıyla Kızıldere Köyünde... tam 43 sene geçmiş kanlı olayın üstünden ama sanki bir hafta önce olmuş gibi evin her yerinde kurşun delikleri...



                            işte sadece Ertuğrul Kürkçü'nün sağ kurtulduğu ve geri kalan herkesin öldürüldüğü                             o ev, bu ev... ve eğer buralara yolunuz düşerse fotoğrafta görünüyor, evin önünde                               oturan amcayı yine orada otururken bulursanız; olup biteni ilk ağızdan                                               dinleyebilirsiniz. Ben dinledim; ama anlatasım gelmiyor içimden....


   https://www.youtube.com/watch?v=40P3qaRy6Rk

22 Haziran 2015 Pazartesi

zamanda sıçramalar yaşayan drifter iç karadeniz'de kayıp! #1

vay arkadaş!
3,5 milyon yıl diyor rehber. aklıma mukayyet olayım. ok-kadar çok dokunmak istiyorum ki; ama her bir dokunuş 15 yıl çalıyor sarkıtlardan...keşke çocuk olsam, o zaman varoluşta 15 yıllık zamanın ehemmiyetine varamayabilir ve çaktırmadan dokunurdum illaki.



Ballıca Mağarası'ındayım. ya da eski adıyla "in deresi"
büyülenmemek elde değil. en ihtişamlı sanat eserinden bile daha etkileyici inanın. girer girmez diyorum ki;
daha önce böylesini görmemiştim.
nutkum tutuluyor.
ama
nefes alıyorum deriin deriiin.
çünkü atmosferdeki oranın yaklaşık dört katı saf oksijen içeriyormuş içerideki hava...
haftada bir astım ve koah hastalarını getiriyorlar buraya.


rehber ve ekipten biraz geride kalıyorum herşey çok halüsinatif herşey çok saykodelik; sarkıt ve dikitlerin baktıkça değişen şekillerini izlemeye doyamıyor insan herşey bir an birşeye benziyor; ama sadece bir an ve sonra değişiyor ışıkla.. hareketle...


sarkıt duvarların üzerindeki siyahlıklar mağara sakinlerinin eseri yani cüce yarasa kolonisinin; rehber burada temizlik şirketi gibi çalışıyorlar diyor. içerideki sinek ve böcekleri barındırmıyorlar her akşam hava karardıktan sonra sekiz gibi mesela dışarıya çıkıyorlar ve içeri girerken yarattıkları hava sirkülasyonuyla mağara ziyaretçilerinin gün boyu yarattığı hava kirliliğini dışarı atıp temiz havayı içeride tutuyorlar.

belki biliyorsunzdur mağaralar oluşumları bakımından iki tiptir; volkanik mağaralar ve erime mağaraları...

ballıca bir erime mağarası; kireç taşı erimesiyle oluşmuş; yani bütün bu muhteşem yapının müsebbibi su.


mağarada nem oranı %55'in üzerinde her daim.

ve bunlar da mağaraya ismini veren bal taşlar

                permo triyas  mermerleri (yapısında %80'den fazla kalsiyum karbonat içeriyormuş.)


mağarada bir kaç farklı renkte taş oluşumu görmek mümkün
kırmızılar; demir minerallerinin eseri
mavi ve yeşil taşlar bakır azurit

bu arada söylemeyi unuttum burası dünyanın en büyük mağaralarından biri 5 kattan ve sekiz salondan oluşuyor ama heniz açılmamış salonları var onlar yarasa odaları. Tamı tamına ne kadar bilmiyoruz ama 685 metresi ziyarete açık ve tavanın en yüksek olduğu yer 15 m yüksekliğinde.çok acayip değil mi?
yürü yürü bitmiyor.
yarasalardan korkmasam bütün gece burada kalasım var.
girişteki havuzlu salonda insanların yaşamış olduğuna dair bulgular varmış; rehber anlattı ama fotoğraf makinesinin iyi netice vermesi için ayar yapmakla meşguldüm kaçırdım.

1992'de keşfedilmiş çok geç değil mi?




                                      neyse işte geç meç bulunmuş ya! çok muhteşem bir yer
                                               tokat ilimizin pazar ilçesinde!!!
                                                          gidin görün.
                                              valla bak dua edersiniz bana....

                                                 

6 Haziran 2015 Cumartesi

KEDİDİR KEDİİİ!!!

Bundan iki hafta öncesiydi; seçimler yaklaştıkça herkes birbirinin ağzını arar olmuştu hani ‘veriyoruz dimi chp’ye’ diye…
- vermiyom cehepeye mehepeye onnar benim kalbimi kırdılar çok
diyordum;  
-hiii nee selahattin’e mi verecen yine?
- hayır bikere ben onu cumhurbaşkanlıı seçiminde Ekmeleddin çatı yalıtım çözüm sistemlerine tepkisel olarak şeyettiydim.  Hem alla alla!!! cehepe olmazsa selahattin diye bi tipim mi var benim? 
Ne alakası var sol soslu kimlik siyasetine kaptıracak oyumuz yok evelalla.. Belki Perinçek’e vericem; boş gezenin boş kalfası olabiliriz ama ne zaman oy verecek parti bulamasam ortalıkta işçi partisine veririm ben…ammaan bilmiyorum işte kararsızım koşarak kaçasım var… diyerek ve

Bu gibi muhabbetlerden bunalıp seçimlere kadar güneye inmek suretiyle şehirden kaçtım.

Ohh mis!

Bodrum’a yerleşip çocuk yapan veya çocuk yapamayıp organik tarım yapan arkadaşlarım bi mutlular ki sormayın gitsin…

Bütün gün sahilde yatıp şöyle manzaralara bakıyodum.


Sonra Galatasaray Beşiktaş derbisi geldi çattı
Bi de şampiyon olduk mu; ne keyif ne keyif…
Bi hafta tebrikleri kabul ettim sahilde yatarken…

sonra bi telefon geldi;  
Gökçe
-Biz Cuma akşamı yola çıkıyoruz sen de atla gel; assos’da buluşalım.
Oluur dedim ; ayy ne güzel oluur diye ekledim…
Ben Cuma sabahı çıktım yola
Bafa böyleydi geçerken;





İzmir Çanakkale yolu hakkaten duble yağ gibi kayıyo ama kayacak yerlerin çok ağrıyabilir çünü heryer kamera… aliağa’dan sonra biraz sevimsiz yol ayvalık’a kadar… biz konuşuyoz onnar yapıyo ; sanki ceplerinden yapıyo… ödediğim vergiler ve duble yollarda yediğim trafik cezaları nereye gidiyo?
Neyse
Arkadaşlarla tatil gibisi yok… bi de şampiyon olmuşuz ki; ertesi gün babakale’de Pazar varmış gidelim bi otlar çaylar filan alalım; bi de kalamar yiyelim buraya kadar gelmişken dedi gökçe… bindik onun arabaya gidiyoruz. Klimayı kapattık pencereyi açtık; püfür püfür boğaz rüzgarı… koyun çanları kuş sesleri filan arasında kedi miyavlamaları… dedim ki kedi yavrulamış nasıl bağırıyor.      
Sonra babakaleye vardık ve pazara daldık… pazarda herbişeyi çiğ çiğ ye… o kadar yani…zaten köylü de öyle yapıyor aslında; soruyosun mesela 'teyze bu ne otu?'
-         -  O mu?  Evegömeç ya!
-          - Nası yapılıyo o?
-          - Sahanda şöyle bi çevir
-          - Ee
-          - Kavur işte ; ööle yeriz biz,  kavurma.
-          - Peki o ne?
-         -  Acı filiz?
-          - O nası yapılıyo
-          - Onu da çevir sahanda.
-          - O da mı kavurma
-          - Evet tabi. Çok güzel olur. Yumurta kır istersen!
-          - O ?
-          - Labada.
-          - Sormuyorum direkt kavuruyoruz.
-          - Evet kavur güzel olur.

Yani köylünün pek bi kuzey ege mutfağı diyebileceğimiz bir tarifi yok; genel olarak ‘kavur’ ya da ‘kaynat çay diye iç’… bu! Ama çok süper insanlar…

Neyse Pazar sonrası babakale’nin muhteşem köy kahvesinde asmaların altında yorgunluk çayına oturuyoruz. 
Evet Behramkale-babakale arası bütün köy kahvelerinde hala kadın erkek oturup çay içebiliyor bu köyler hala bu derece medeni…
Tam osırada tuhaf bişey oluyor; siyah takım elbiseli bir adam elinde mikrofonla köy kahvesine giriyor ve ardından daha normal giyimli bir başka adam ve ellerinde broşürlerle birkaç kadın… meğer CHP Şey için gelmiş; adayı tanıtmak ve oy şeysi için işte…
Tamam tamam bizim oyumuzun yeri belli diyip yavaştan uzuyoruz.
Meğer köy kahvesinde oy toplamacılık böyle oluyormuş; buna da şahit oldum yani şu yaşımda…
Dönüş yolunda yine pencere açık…
Birden acı bir viyaklama duyuyoruz
“Aa kediiii”…derken
Gökçe birden aman allahım diye feryat ediyor.
-Galiba ses arabadan geliyor…
-Ne?
 - yaa dün akşam Ozan, ‘Gökçe galiba arabanın altına kedi kaçtı baktım bulamadım  ama ben park ederken çıktı herhalde bir daha sesi çıkmadı’ demişti; çıkmamış olabilir mi?
Diyor.
-yok artık nerdeyse 24 saat olacak… taa cihangir’den buraya kaçmış olsa bile ölür hayvan!
diyorum ama;
arabanın altına eğilip lastiğin arasından bakınca; minnacık bir çift gözün korkuyla bana baktığını görüyorum.
Allllaaaaaaa!
El kadar bile değil parmak kadar;
Ödü patlamış…
Nasıl patlamasın;
Cihangir’den assos’a  duble yollarda 180’le lastikte gelmiş… aç susuz 24 saat ve son gücüyle miyavlayıp sesini bize duyurdu…

Fakat iş burada bitmiyor çünkü hayvan acayip bir travma geçiriyor ve katiyen çıkmak istemiyordu. Biz de üstüne gidip çıkartmaya yeltendikçe kendini motora doğru sıkıştırdıkça sıkıştırdı.
İşte o an tansiyonum düştü gözlerim karardı gerçekten bayılacaktım.

kedinin sesini duyduğumuzda bu yoldaydık!
fotoğrafta görünmüyor ama allahtan biraz gerisi benzinlik. 

Ozan köyden bir amca buldu arabayı çalıştırmadan traktörle benzinliğe çektik; krikoyla yukarı kaldırdık işe yaramadı;  altını açtık belki kendi kendine çıkar diye…
Tam üç saat uğraştık;  hava kararana kadar…
Sonunda arabayı orada bırakmaya karar verdik; ve moralimiz berbat bir şekilde kös kös kaldığımız yere döndük. Kimsenin içi rahat değildi; eğer çıkmazsa bir gece daha dayanabilecek miydi aç susuz?

Sabah ilk iş arabaya gittik.
Ses yoktu; hiç ses yoktu…
Kendimizi kötü sona hazırlamıştık zaten hayatta kalmasının mümkünatı yoktu…
Biri eğilip motorun içinde yerini tespit etmeliydi… bu iş erkek olduğu için Ozan’a düştü.

‘Gördüm.’ dedi bir süre sonra.

- Ama kızlar hiç hareket etmiyor maalesef. Ve öyle bir yerde ki çıkarmamız mümkün değil; değil el sopa bile girmez naapıcaz?

Sonra bir sopa bulup dürtmeye karar verdi ve filim o zaman başladı çünkü bizimki can havliyle viyakladı ve sonra tısladı…

Gökçeyle ağlamaya başladık gerçekten mutluluk gözyaşları akıttık yemin ediyorum. Müthiş bişeydi.

Benzinlikte herkes başımıza üşüşmüştü v e bazıları su tutmamız gerektiğini ancak öyle çıkacağını söylüyorlardı. Çünkü gerçekten bir insanın elinin ulaşamayacağı bir yere sıkıştırmıştı kendini. 
Sonunda razı olduk ve hortum geldi. Bütün iç aksamını yıkadık arabanın ve nihayetinde bizimki sucuk vaziyette kendini aşağıya bıraktı.

Can havliyle kaçmaya çalıştı, Ozan önünü kesti ben boynundan kavradım… kucağıma aldım tir tir titriyordu. Miyavlayacak gücü kalmamıştı. Bizim de konuşacak gücümüz kalmamıştı. Gökçe ve ozan kahkahalar atıyorlardı; Emre Uefa Kupasını kazanmış Fatih Terim gibi dizlerinin üstüne çökmüştü ben kucağımda kedi ağlıyordum. Benzinlikteki amca hortumu topluyordu (onların hayvanlarla duygusal ilişkileri pek bizimkine benzemiyor tabi)

Tam 30 saat aç susuz yollarda…
Hemmen biberonla süt verdik su içirdik titremesi aralıksız yarımsaat sürdü ama sonra uyuya kaldı.

Adını “Limbo” koyduk şeyden geliyor ‘living in limbo’ deyimi var ya… hani şarkısı da var Jane Birkin söylüyor…
ŞU;




Tabiiki ben koydum…
Limbo şimdi çok mutlu travmayı atlatması sadece birkaç saat sürdü;  zaten o da tüm cihangirliler gibi güneye kaçıp kafe açma derdindeymiş te… vesayiti yannış seçmiş yoksa abartılacak bişey yok yani.
ve huzurlarınızda Mucize Kedi Limbo;



Ama vatandaşlık görevimizi yapcaz;

Onun için mahalleye geri döndük, dönerken arabanın arka koltuğunda seyahate etti ve kendisi de bunun daha konforlu bir seçenek olduğunu kabul etti. 


 Ve ben de karar verdim limbo’nun hatrına (artık o bi sinyal oldu gibi) son bir şans daha vericem cehepeye.

fotoğrafını çekmeye doyamıyorum kedi annesi oldum yine hay allam!!