23 Şubat 2014 Pazar

Pazar yazıları #3 ;Tilburg

Tilburg,

Have you ever been to Netherlands before?
Diye sordu,
Yes many times in amsterdam.
Diye cevap verdim.
Müstehsi bir gülümsemenin ardından, amsterdam'ı netherlands'dan saymadıklarını söyledi.
Orası yüzlerce milletten binlerce insanın boş boş gezdiği bir parça turist toprağıdır.
- öyle diyorsanız bu benim için bir ilk. Dedim.

Buraya trenle geldim, Tilburg'a yani... Bir tren camından utrecht'i ve breda'yı gördüm.
Alabildiğine düzlük insanı şaşırtıyor...








Bu topraklar deniz seviyesinin altında...bir nevi bataklık yani..onun için lowlands deniliyor...
Yol boyu Delta; altımız su üstümüz orman...
Fotoğraflarım olacak sizin için pek yakında...

Central istasyonda inip biraz yürüyorum...insanın ilk kez geldiği bir şehirde en az yabancılık çektiği yerdir indiği istasyon. Onun için hemen çıkmak istemem buradan, bir kahve veya çay tedirginliğimi gidermek için biraz süre verir...




Tilburg ufacık bir kasaba, burada otel haricinde konaklanabilecek en muhteşem iki yerden birinde
kalıyorum. Gust van Dijk art house... Bir galerinin üstü. Eskiden burası tütün fabrikasıymış.

Ev sahibem aynı zamanda kaldığım bu sanat galerisinin sahibi...
Gelirgelmez güzel bir şili şarabıyla karşılanıyorum çünkü bir ay sürecek yeni bir sergi açılışına denk gelmişim.
Gerçekliğe farklı bir bakış. Şunu söylüyor farklı bakmak değil farklı görmek de mümkün.
Tuhaf ama açılışta sanatçının kendisiyle birlikte toplam 11 kişiyiz. Tilburg pek nüfüslu bir yer değil.
sergiyi boşverin...şu banka bakın; sokağın ortasında duran şu banka bakın...




ya da şu banka bakın...



ya da ;





 bi dakka bi dakka benim favorim bu;



yani sanat her yerde...



Biraz dinlenmek için muhteşem odama çıkıyorum, ortasında bir küvet ve yuvarlak bir yatak kırlentler şık bir aydınlatma...eski ve yeninin bir sanatçı dokunuşuyla iç içe geçtiği gösterişli bir dekorasyon...
Bir iki gün geçirmek için uygun bir ortam...

ve açlık hissiyatı;


Burası öğrenci kenti, üniversitesiyle anılan bir şehir onun için hem amsterdama kıyasla daha ucuz hem de daha mütevazı.


Merkezde kocaman bir italyan restorantı var. Happy italy. Şahane italyan pizaları 7.5 euro. Devasa bir mekan olmasına rağmen Kapısında sürekli kuyruk var. Sahibi dutch italyan değil ama başarılı.
Malum mutfağına aşina olmadığınız bir memleketteyseniz italyan restorantı her zaman ilk seçenektir. Neden ? Bize en yakın olanı, en kötü ihtimal bir pizza veya makarna yer açlığınızı yatıştırırsınız. Çok kötü olma ihtimali de genellikle düşüktür.
Sonra hesabı öderken garsona memnuniyetinizi bildirirken nazikçe şehirde başka ne gibi yemek seçenekleri olduğunu sorarsınız o da memnuniyetle cevap verir...

ribs factory diye bir steak'çinin adresini aldım...




Garsona başka şeyler de sordum, ev sahibem Riet e soramayacağım şeyler... Mesela maç...

Hollanda ligi malum üst olur, burada maç izlemek çok keyiflidir. Trenle gelirken Hollandanın futbolda gerçek bir ekol olmasının sebebini anladım.
bu işin sırrı top sahaları...
bir sürü, bir sürü top sahası görüyorsunuz...
bizde de mendil kadar yer bulsalar hemen binayı dikiveriyorlar;
eh peki nasıl yetişecek futbolcu?
yetişmeyecek tabi gidip sneider'lere kuyt'lara milyonlarca Euro para dökeceğiz.
neyse;

Tilburgun bir takımı var Willem II.
Stat merkeze yürüme mesafesi değil ama taksiyle beş dakka sürüyormuş.


Bu arada taksi işi tuhaf burada...
Ortada durak filan yok. Heryerde taksi için telefon numaraları var, ama ortalıkta dolaşan taksi yok. Onu da efektif kullanıyorlar. Efektiflik bu ırkın en mühim özelliği. Öyle müşteri beklemek yok saatlerce... Müşteriysen telefon ediyorsun 15 dakika önceden, ve taksi 15 dakika içinde seni neredeysen güzel bir mersedesle gelip alıyor gideceğin yere bırakıyor. Durum bu.

Ne diyordum willhelm II, ikinci ligde ama ligi zorluyor...










çok sevdikleri krallarının adını vermişler takıma. En büyük taraftar grubu Kings...kings side kale arkası bilet 15 eur.


stat arkası tribünlere çıkan koridorlar muhteşem graffitilerle dolu;
bir iki tanesini fotoğrafladım.
Çok güzel bir statları var, seyircinin büyük çoğunluğu çocuk ve kadın, imrenilesi nezih bir ortam...
ve engelli vatandaşın son derece rahat girip çıkabilmesi ve en güzel yerden maçı izleyebilmesi için herşey düşünülmüş; bu durum insanın gözlerini yaşartıyor.


İlk yirmi dakka içinde kendi kalelerine gol atmayaydılar iyidi tabii..
Maç yumuşak geçti skor 1-1 , sarı kart bile çıkmadı...



90 dakkayı tamamlamadan taksiyi çağırıyorum, bu arada bizim takım derbiyi almış. Totemim tuttu sanırım.


Devam edecek....








17 Şubat 2014 Pazartesi

Yeni trend; tram sessions

Will and the people Mr. Sketchy

Passenger Holes

vance Joy Riptide

16 Şubat 2014 Pazar

Pazar Yazıları #2; yol hazırlığı

siz bu parçayı dinleyedurun;


ben size bir şiir koyayım, Rene Char'dan Rimbaud'lu...
hem bundan güzel pazar yazısı mı olur?


GİTMEKLE İYİ ETTİN ARTHUR RIMBAUD!

Gitmekle iyi ettin, Arthur Rimbaud! iyi ettin dostluğa düşmanlığa, Parisli ozanların budalalıklarına, Ardenli biraz kaçık ailenin kısır arı vızıltısına boyun eğmeyen onsekiz yılını enginin yellerine saçmakla, mevsimsiz giyotinlerinin bıçağı altına atmakla. Hayvanların cehennemi, düzenbazların alışverişi ve sıradan adamların merhabası uğruna tembellerin bulvarını, sidik-sazlı kahveleri bırakışında haklıydın.
Beden ve ruhun bu saçma atılımı, havaya uçurarak hedefini bulan top güllesi, işte bunlardır yaşamı bir erkeğin!Çocukluktan çıkar çıkmaz, sonsuza dek kişioğlunu boğazlayamaz insan. Volkanlar pek az yer değiştirirlerse de lavları dünyanın büyük boşluğunu bir baştan bir başa dolaşır ve yaralarında türkü söyleyen erdemler getirir ona.
Gitmekle iyi ettin, Arthur Rimbaud! Olası mutluluğa kanıtsız inanabilecek birkaç kişiyiz, senin yanında.





çeviri de Özdemir İnce'den hani...





hemen ikinci pazardan su koyverdi demeyin bu pazar yazısını şarkıyla şiirle geçiştiriyorum diye... mühim işler peşindeyim. yol hazırlığındayım. insanlık için bi sikime yaramayacak ama kendim için epey bi' adım sayılacak bir yola düşme arifesindeyim. Anlatırım sonra...


gitmeden söylemek istediğim iki şey var;





1. Rene Char hep tükenmek zorunda mı kardeşim? Tüketmeyin adamı biraz fazla basıverin ne olacak yani; Yapı Kredi sana diyorum huu? iki fazla bas be abicim? elinde kalsın noolcak o kadar sülalesiniz doğum günlerinde eşe dosta hediye eder Ali Koç.





2. Her filmini sevmeyen yok herhalde... ben mesela bayılmışım seyrettiğimde valla;  bakınız şurda


2014 sevgililer günü itibariyle seyretmeyen blogger da kalmamıştır diye rahat giriyorum mevzuya...


problem şu; aslında bu bilim kurgu filmlerinin genel problemi şu;

şimdi mesela bişey teknolojik açıdan feza bir gelişim gösteriyor ya...bu filmde işletim sistemi, yani bir nevi artificial intelligent bi gadget/ bilgisayar, laptop veya ipad filan gibi - işte artık o kadar gelişmiş ki seni senden alıyor...



ama dünyada diğer her bişey aynı mesela...


insan aynı, işler güçler aynı, yani insanların hala bi mektup yazacak vakitleri yok, hadi onu anladım... vakitleri yok birine yazdıracaklar; işletim sistemleri aşık olunacak kadar olmuş, ama hala theodor arkadaş ekmek parası kazanabiliyor mektup yazma işinden... neyse böyle şeyler...





ama asıl beden mevzuuna takıldım biraz. bi bedeni olaydı...





şimdi samantha epey bi hatun kişi olmuş, iyi de revaçta anladığımıza göre;


yani bütün bilim adamları işi gücü bırakıp bir tek bu OS'lerle ilgilenmişler başka da bişey yapmamışlar mı ki dünyada?  

bir beden uyduramamışlar mı bu Samantha kızımıza aka Scarlet Johanson? Sesi oturtmak çok zamanlarını almış belli ki; e biraz daha düşük profil çalışsalardı ne bileyim Scarlet olmaz da Natalie olur daha ufak tefek...





bu arada Samantha'nın online kırıştırdığı mefta arkadaş da şu kişi;





hadi beni tutmayın;
herkese iyi pazarlar olsun.
parçanın sonu çok güzel.






9 Şubat 2014 Pazar

pazar yazıları #1 short term 12 ve bazı hassas mevzular


Pazar günleri uzun yazılar yazmaya karar verdim, aslında Pazar günleri yazmayacağım yazıları haftanın herhangi bir günü yazacağım ama Pazar günleri yayınlayacağım öyleyse düzeltiyoruz; Pazar günleri uzun yazılar yayınlamaya karar verdim.

Öyle yani…

Bu ilki

Short Term 12 ve Bazı Hassas Mevzular...


David Foster Wallace en etkilendiğim yazarlardan biri, bazen tüğlerimi diken diken ediyor, bazen yazdıklarını okurken kendimi güvensiz hissediyorum, gerçekten… okurken telaşlanıyorum, çekiniyorum ondan.  Karşımda duruyor olsa gözlerimi kaçıracağım kimselerden O;  o denli…

Öldü gerçi, di’li geçmiş oldu. Ölünün arkasından konuşulmaz ama tutamayacağım kendimi... iğrenç bi insandı sanırım bazen… hepimiz gibi. Ama bişeyler yazdı, epey bişeyler…yazdıklarının yanında intiharı önemsiz kaldı.

Şimdi biraz alıntı yapıp derin ve ağır bir mevzuya giriyorum Pazar Pazar üzerinize afiyet…  

“Siz hiç Victor Frankl okudunuz mu? Victor Frankl’ın ‘İnsanın Anlam Arayışı’ adlı kitabını? Harika, harika bir kitaptır. Frankl, Soykırım sırasında bir kamptaymış ve kitap orada yaşadıklarından çıkmış, insanın Karanlık yanına dair tecrübesinden doğmuş ve kamptaki aşağılanma, şiddet ve acının kimliğini silip atmasına rağmen insani benliğini koruduğundan bahsediyor. Kesinlikle harika bir kitap bu, bir düşünün şimdi, eğer Yahudi Soykırımı olmasaydı İnsanın Anlam Arayışı olur muydu diye.”

Bu ne biliyor musunuz? Bu David Foster Wallace'ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler adlı kitabındaki iğrenç adam diyaloglarından biri. Bu adam bir feministle sohbet halinde… şöyle devam ediyor:

“biz kimiz de kalkmış ensest, taciz ya da şiddet veya o tür şeyler tecrübe etmenin bir insan için uzun vadede olumlu yanları olmayabileceğini söylemeye kalkıyoruz? Herseferinde böyle değil belki , ama biz kimiz de hiç olumlu olmadığını söylüyoruz, böyle hiç düşünmeden? Yani kimsenin tecavüz ya da tacize uğraması gerekmiyor, bunlar elbette çok korkunç ve olumsuz, yanlış. Tartışma götürmez. Kimse tersini söyleyemez. O sırada öyle. Peki ya sonrası? Ya sonrasında olanlar, kadının zihninin yaşadıklarıyla baş etme tarzı, olayla başa çıkmak için kendini ayarlama tarzı, olayın onun kimliğine katkıda bulunması? Benim tek dediğim, bazen durumlar insanı büyütür. Eskisinden daha fazlası haline getirir. Tam bir insan haline getirir. Viktor Frankl gibi…”


Şeyi seyrettiniz mi? Short Term 12 filmini? Seyredilesi bir film, Grace geldi aklıma. Brie Larson oynuyor Grace’i . çok iyi oynuyor. Seyrederseniz neden aklıma onun geldiğini anlarsınız. Hatta linki de burada;

Devam ediyorum muhabbete;

“ öğrendiği şey şudur, başına gelmesini hayal edebileceği en aşağılayıcı şey artık başına gelmiştir. Ve o hayatta kalmıştır. Hala buradadır. Heyecan duyduğunu falan söylemiyorum, zevkten dört köşe olduğunu ya da mutluluktan havalara uçtuğunu falan söylemiyorum, ama hala burada işte ve bunu biliyor, yani artık bir şey biliyor. Gerçekten biliyor. Kendisi ve neyi atlatıp hayatta kalabileceği hakkındaki fikirleri çok daha geniş artık. Genişlemiş, büyümüş, derinleşmiş.    diyelim gece yarısı otoparktaki ya da nereye bıraktıysa oradaki arabasına yürürken birileri üzerine çullanıp ona topluca tecavüz eder diye yine korkuyor, tekrar olmasını, toplu tecavüz istediği falan yok, kesinlikle hayır. Ama artık bunun onu öldürmeyeceğini ya da onu, ne bileyim insanlık dışı falan kılmayacağını biliyor. Artı insanlık durumunu, çileyi, dehşeti ve aşağılanmayı daha iyi tanıyor. Yani hangimiz çile ve korkunun yaşamın , varoluşun bir parçası olduğunu kabul etmeyiz, hangimiz insanlık durumunun farkında olduğumuza dair  boş laflar edip durmayız ki.  Ama artık o bunu gerçekten biliyor.”


Bunları okurken Grace’i aklımdan çıkaramıyorum. O, Grace işte! O biliyor.
Filmden şu diyalog var;

Grace soruyor? “why are you so nice to me?”

Mason cevap veriyor:

“well that’s easy you are the weirdest, most beautiful person  that I’ve ever met.”

Weirdest tabi çünkü;

“Acıyı artık tümüyle farklı bir şekilde algılayabilir. Eskiden olduğundan fazlasıdır artık. Benim dediğim bu. Daha çok insandır artık. Sizin bilmediğiniz bir şeyi biliyordur.”

Okurken neyi tartışıyor bu herif diyor musunuz?  

Peki filmi seyrederken içinizden bir gün gönüllü işler yapmalıyım böyle kimsesiz çocuklara filan yardım etmeliyim diye geçirdiniz mi?

Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyorduk; çocuk doğurmaktansa, kimsesiz çocuklar yurdundan bir çocuk alıp bakabileceklerini söyledi.  Milletin bir sürü para döküp tüp bebek merkezlerinde sıraya girmelerine sinir oluyormuş. Bunu öyle rahat söyledi ki… hiç düşünmeden.  Bu filmi seyrederken onun söyledikleri de aklıma geldi. Güldüm. Diyelim ki bir çocuk sinir krizi geçiriyor ve bu esnada sana tekmeler atıp, yüzüne defalarca tükürüyor… Sen mesela bunu nasıl karşılarsın? Mesela daha önce hiçbir bayramda filan kimsesiz çocuklar yurduna gidip, öylesine, ziyarete diyorum… gidip havayı kokladın mı? nasıl söyleyebiliyorsun?  ben bunu yapabilirim, ben onlara faydalı olabilirim… bunu nasıl söyleyebiliyorsun? Bir film seyrettin diye?  Ama işte bu da öyle bir film, sana böyle şeyler düşündürtüyor, hissettiriyor. Yapamazsın kardeşim, ağzından çıktığı kadar kolay değil o işler; yapacak olsan bu kadar kolay telaffuz edemezsin zaten.
Sazan olma, bi düşün! 
Olsun bunu düşünmek bile dünyada birşeyleri değiştirebilir.
Ama düşünmek… ağzına geleni söylememek…

“işte bu düşünmeden verilen, refleks benzeri tepki, bahsettiğim şey bu, benim söylediğim şeyi alıp , onu kendi dar dünya görüşünüzle süzgeçten geçirmek ve sanki ben sadece, ah, o herifler ona topluca tecavüz ederek büyük bir iyilik yaptı demişim gibi davranmak. Benim söylediğim şey kesinlikle bu değil. Ben bunun iyi ya da doğru olduğunu olması gerektiğini  ya da bu olayın onu perişan etmediğini …söylemiyorum. Eğer bir kadının toplu tecavüze uğradığına ya da şiddet gördüğüne şahit olsaydım, orada olsaydım,  devam ya da dur deme gücüm olsaydı, elbette durdururdum. Ama yapamadım. Kimse yapamadı. Acayip korkunç şeyler oluyor. Varoluş ve yaşamın kendisi insanı bir dolu iğrenç, boktan hale sokuyor. “

“sizi bir şey olarak görebildiklerini, sizi bir şey olarak görmelerinin mümkün olduğunu. Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Korkunç bir şey, fikren ne denli  korkunç ve yanlış olduğunu biliyoruz, ve insan hakları , insan saygınlığı gibi şeyleri de bildiğimizi sanıyoruz, birinin insanlığını yani birinin insanlığı dediğimiz şeyi ondan almanın ne denli korkunç olduğunu bildiğimizi sanıyoruz ama bir de sizin başınıza gelsin, işte o zaman gerçekten bilirsiniz ancak.”




not; bold karakterli alıntılar Wallace'ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler kitabının 127-131. sayfalarından alınmıştır.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Çok güzel cumartesi şarkısı; vitrin



Cimbom bugün maçı alır, fener yarın kaybederse kafaları...

6 Şubat 2014 Perşembe

Sabahın parçası; sleepy sun sioxsie blaqq

  
http://m.youtube.com/watch?v=B2W-tV_W1o4N




tuhaf ama gerçek!




şimdi biz neye bakıyoruz?
bu bir resim mi, fotoğraf mı?
hayır ikisi de değil.
buna hiper-real çizim diyorlar;
etkileyici ama amorf bişey...
bilemiyorum,
tuhaf yani...


Karla Mialynne böyle şeyler çiziyor
bir fotoğrafı önüne koyuyor tıpkısının aynısını boya kalemleriyle boyuyor.
bunu neden yapıyor?
işte onu çözemedim,
acayip bir yeteneği ve sabrı olduğu kesin de...
de'si var bence

















5 Şubat 2014 Çarşamba

4 Şubat 2014 Salı

Burroughs'un 100. yaşgünü ve bakın ben ne buldum....






bu söyleşide Burroughs yüzyılın tanımını yapmış; sanatla ilgili olarak...
biraz deşifre edeyim;
şöyle soruyor röportajı yapan amca;


"alright lets get back to the subject of the writer.. what is the original field of the writer?  what mechanisim should he consider, work on..?"


"should" burada kilit kelime.


Burroughs sazı eline alıyor.


"the word "should" should never arise." diyor önce.
hafif müstehsi bir tavırla devam ediyor;
"there is no such concept as "should" with regard to the art"


sanat söz konusu olduğunda 'meli malı' diye bişey olmaz kardeşimmmm. köprü yapıyosan şunu yapmalı bunu yapmalı dersin, bu öyle bişey değil...


ve sonra yüzyılın tanımı geliyor;


"One very important aspect of art is that it makes people aware of what they know and don’t know they know"


yani şöyle demiş oluyor
"sanat insanların neyi bilip neyi bildiklerini bilmediklerinin farkına varmalarını sağlar"

sonra ettiği lafı açmak için örnekler veriyor; daha doğrusu insanların bu farkındalık mevzuuna bazen ne kadar konservatif baktığını ve bu sebeple sanatın zaman zaman hak ettiği saygıyı ve tepkiyi almadığını açıklamaya çalışıyor; Galileo, Cezanne ve Joyce'dan bahsediyor bu esnada sonra şöyle söylüyor;


"once the breakthrough is made  there is a permanent expansion of awareness. But there is always a reaction of rage, of outrage, at the first breakthrough..."


"So the artist, then, expands awareness. And once the breakthrough is made, this becomes part of the general awareness."


karısının kafasındaki elmaya ateş edip kadının beynini patlatmayaymış iyimiş be!