19 Aralık 2014 Cuma

Gecenin parçası ve öylesine okumalar...


"Şaşırt beni" diyordu cocteau'ya Serge Diaghilev . Bu buyrukla kendisi için her zaman değişim durumunda , dolayısıyla tapılası, hayranlık verici kalacak ölçüde yenileyici, yaratıcı ve dahice olması için yalvarıyordu ona.-

23 Kasım 2014 Pazar

Gecenin parçası; ghosts

Japan -ghosts

                                           http://m.youtube.com/watch?v=wOW4-oWnDPw

15 Kasım 2014 Cumartesi

Öyle içimden geldi...


Sen bağırdığında dünya susar: kendi dünyanla uzaklaşır.

Her zaman alamadığından daha fazlasını ver. Ve unut. Böyledir kutsal
yol.

Dikeni çiçeğe çeviren, şimşeği köreltir.

Şimşeğin bir tek evi vardır, birçok patikası. Ev yükselir, patikalar
kırıntısız.

Küçük yağmur yaprakları sevindirir ve geçip gider kendini
adlandırmadan.

Yılanların mahkum ettiği köpekler olabilir ya da ne olduğumuzu
susturabilirdik.

Akşam kurtulur çekiçten, insan yüreğine zincirlenmiş kalır.

Yer altındaki kuş, yeryüzündeki yasın şarkısını söyler.

Yalnız siz, çılgın yapraklar, siz doldurursunuz yaşamınızı.

Bir kitabın ölmeye geldiği bir plajı alevlendirmeye bir demet kibrit yeter.

Açıktaki ağaç yalnız. Rüzgarın kucaklaması ondan daha fazla yalnız.

Şimdiki zamanın kuşkusu ve sözünün hiç kazınmadığı uzakta kızıllığın
bu kör kayası olmasaydı, meraksız gerçek  kansız  kalırdı.  Her sözü
kendimize vaadederken, onu terkederek ilerliyoruz.


Rene Char - Dağınık Terim

2 Kasım 2014 Pazar

alıntı



eğer insan dikkatin sıçramalarını ölçebilseydi, göz kaslarının çalışmasını, ruhun sarkaç hareketlerini ve insanın kendini bir caddenin akışı içinde ayakta tutabilmek için harcamak zorunda olduğuçabanın tümünü hesaplayabilseydi;o zaman büyük bir olsılıkla ortaya atlas'ın dünyayı taşımak için gereksindiği gücü gölgede bırakan bir büyüklük birimi çıkardı ve insan günmüzde hiç birşey yapmayan bir insanın bile ne büyük bir çalışma gerçekleştirdiğini ölçebilirdi.
Niteliksiz Adam - Robert Musil

1 Kasım 2014 Cumartesi

drifter's pick; black mirror!!!





hafta sonu izlemek için şahane dizi önerisi;
yani drifter proudly presents;
black mirror... sadece 3 bölümünü bulabildim diğerlerini arıyorum...
ingiliz yapımı!!!
daha doğrusu televizyonun dahi çocuğu charlie brooker yapımı!
hazır lopçular için link; http://www.dizist.com/dizi/black-mirror/

29 Ekim 2014 Çarşamba

11 Ekim 2014 Cumartesi

cat walk gif


milli takıma gönderme gecenin parçası;


hayır o değil de milli maç bileti niye 80 tl? yoksa stat dolarsa daha doğrusu stat yandaş olmayanlarla dolarsa futbol direk-törü, federasyon başkanı ve hatta bilhassa hükümet çok pis protesto edilir diye mi? yoksa tamamen iyi niyetli bir basiretsizlik de ben mi çok kötü niyetliyim? 

10 Ekim 2014 Cuma

kolaj kafası; zinonos

hey bizim zamanımızda resim dersleri vardı;
hala duruyor mu yoksa dinimiz resimden pek haz etmediği için rsim dersleri müfredattan şuttingen ştrasse edilmiş olabilir yani... ne bileym öyle şeyler duyuyoruz ki..
neyse bir zamanlar vardı resim dersi ve hoca bazen kolaj yaptırırdı. üff ben bayılırdım; kendimden geçerdim kolaj yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım... bir tek kolaj yapmayı severdim zaten çünkü çizmeye yeteneksizim ne yazık!
neyse
anthony zinonos diye bir adam var; kolajları bi thaf hisler uyandırıyor;
çok minimal ama...bi farklı işte
bakın;


                  just go talk- git ve konuş!

                                     snowdays - kargünleri

           jetlagging-        



             Ace hotel          


                   faults

dalmaçyalı

the very first collage i remember was a ransom note to my parents. the note read; "we have our children - send 2,500,000  " my sister and i never did receive that money... diye başlıyor kitabının önsözü.

web sitesinde bir sürü kolaj var ben en çok 'personal work' dediklerini beğendim. diğerleri reklam kampanyalarında kullanılanlar ve dergilere çıkanlar filan onlar da güzel tabi... 
bir de 'Burt'ün Arıları' için yapılmış bu animasyon...nefis!
  

9 Ekim 2014 Perşembe

Drifter's Pick! Internet's own Boy the story of AARON SWARTZ

O kendini astığı sıralarda ben Türkcell'de iphonuma yeni koruyucu bant taktırıyordum. öğle saatleriydi 11 ocak 2013; kızcağız insanüstü bir özenle bandı telefonun ön yüzüne hatasız ve bir seferde yapıştırmaya çalışırken; telefona kasko yaptırmak ister miyim diye sormuştu. Nedenini hiç bilmiyorum ama o gün telefonuma kasko yaptırasım gelmişti. Geçenlerde telefonumun ekran ışığında bir tuhaflık farkedince aklıma kasko yaptırdığım geldi ve kaskonun hala geçerli olup olmadığını anlamak için poliçeye baktım. 11.ocak 2013 Aaron Swartz'ın 26 yaşında kendini astığı gün...


bazı insanlar ne tuhaf pek çoğumuzun bir ömür adasak yapamayacağımız işleri böyle yirmi yılda filan becerip sonra da eyvallah diyip gidiveriyorlar bu acınası dünyadan.

neyse bu film izlenmeli arkadaşlar;
internette var. search engine'de harcayacağınız bir kaç dakikaya bakar;
Aaron Swartz blogger camiasından vefa bekler!
filmin adı;
internet's own boy.
Filmi korsan film sitelerinden online izleyin aaron swartz ın ruhu şaadolsun.


Trailer'ı burada;


http://vimeo.com/ondemand/internetsownboy/94238859

sonra da
www.aaronsw.com 'da Raw Thought adlı bloğuna göz atmak isteyenler olur belki.
özellikle Raw Nerve başlıklı 7 yazılık seri tavsiye edilir.
Hacker la internet aktivist arasındaki felsefi farkı anlamak için...
Not; bloğuna bakınca hiç de öyle kendini asacakmış gibi durmuyor ama...
Yoksa acaba...neyse ben bişey demiyeyim artık.

Yeni 'Blog kış dönemi' hayırlara vesile...

yeni yayın dönemine biraz gecikmeli fakat şahane bi parçayla iştirak edeyim de sonra önemli bir belgesel filmden bahsetcem...

In The Shade by Moullinex & Best Youth from Tiago Ribeiro // BOLD CS on Vimeo.
http://youtu.be/u7XzzXGAGhY




16 Eylül 2014 Salı

Günün şarkısı arkadaşlar; chelsea fm acid pauli kafası


Ya da burada

http://youtu.be/A9XmeybogfQ

Leonard cohen arada şunları diyor;

"I have no program, I have no five-year plan. … It doesn’t mean that you shouldn’t have one! I just 
move from hotel to hotel, and from bar to bar, and by the grace of the One above occasionally a song comes, and I remember sitting at this particularly obnoxious Polynesian restaurant where they served a kind of coconut drink that was particularly lethal and sinister which contained no alcohol but a certain chemical that demoralized you entirely. And I remember writing on one of their very badly designed napkins, “I remember you well at the Chelsea Hotel…” 

I remember you well adlı parçanın sözlerini ve aslında parçanın adandığı şarkıcının janis joplin olduğuna dair tevatürü şu linkten okuyabilirsiniz;
http://www.leonardcohen-prologues.com/chelsea_hotel.htm

15 Eylül 2014 Pazartesi

gecenin filmi ; o kadar bi'tuhaf ve o kadar guzel ki...

Circle of Abstract Ritual from Jeff Frost on Vimeo.

İşte jeff frost diye bir adam yaşıyor, fotoğraf çekiyor, resim yapıyor, müzik yapıyor, yıldızlara bakıyor falan filan...
Bak bu da web sitesi; http://www.jeff-frost.com

13 Ağustos 2014 Çarşamba

Bu gecenin parçası;

http://m.youtube.com/watch?v=RD8QLNiolfk

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Bi epeydir günün şarkısı; a hard rain's gonna fall

http://m.youtube.com/watch?v=kgpF5VjWO34
Not: Valla dylan abimin güzel yüreğine sağlık yannız bişey diyeceğim; bu parçayı da kimse paul simon un karısından daha hisli okumamıştır. Bence öyledir yani...

24 Temmuz 2014 Perşembe

Drifter's pick; gecenin filmi

In Turkey - 2014 from Vincent Urban on Vimeo.
Yaaa arkadaş filme bak hizaya gel! Memleket sanat aşığı yönetmenden fotoğrafçıdan geçilmiyor... Daha bugüne kadar şunun ondabirini çekeni görmedim. Tanıtım filmi olsun diye çekilmemiş tabiii ama hani turizm bakanlığınca yapılan tanıtım filmlerine bakıyorum da... Gerçi niye bakıyosam, onlar arap turizt çekmek için yapılan sakil saçma şeyler şunun yanına yanaşabilir mi? Adam ben de...
Bu arada
Directed by: Vincent Urban
Filmed by: Clemens Krüger & Vincent Urban
Edit, Sound Design, Color: Vincent Urban

8 Temmuz 2014 Salı

drifter's pick! gecenin kısa filmi; A New Man

from Hughes">http://vimeo.com/hwthompson">Hughes William Thompson on Vimeo.https://vimeo.com">Vimeo.>

I'm just like you;
just trying to keep body and soul together!

22 Haziran 2014 Pazar

Pazar yazıları # 5 TRANCENDENCE VE TECHNO-SINGULARITY


Son seyrettiğimiz AI filmi neydi arkadaşlar?

Spike Jonze’un Her’ü…  Ogün bugündür yapay zeka camiasında ideolojik bir değişim göremiyorum. Hayır bu AI’ler bi yaralı parmağa işemeyeceklerse bunca emek, zaman ne diye harcanıyor acaba? Hep bi insanoğluyla aşık atma, hep bi diklenme, hep bi haset, garez…
İşin geyiği bir yana sonunda Christopher Nolan’ın yapımcılığını üstlendiği (ama kendi çekmediği...)epeydir beklediğimiz Johnny Depp’li film Trancendence’ı seyretme şerefine nail oldum.  Senaryoyu bir yana bırakıyorum; filmde mevzu bahis konular: technological singularity, artificial intelligence (pek tabiki), nanotechnology.  Ha bi de terran’lar var(mevzu teknoloji olunca terörizm kaçınılmaz.


AI yani 'yapay zeka'nın ne olduğunu az çok biliyoruz artık ama “yahu ben biliyorum da tam bilmiyorum sanki” diyenleriniz varsa en iyi Ray Kurzweil’ı googlelasınlar. Kendisi yapay zekanın 
babası. o size anlatır...Hadi size bir de kıyağım olsun www.kurzweilai.net adresinde sayfanın sağından aşağıya doğru kayarken en altta chat with Ramona 4.2 sekmesini göreceksiniz. İşte size gerçek bİr Aİ. Test edip cümle içinde kullanabilirsiniz.
technological singularity’e gelmeden önce bu Aİ’lerle ilgili gelecekten beklentimiz nedir onu söyleyeyim.
İyilik sağlık! ne olacak…
gençlik güzellik bi de…  
ölümsüzlük mü?
İstemem yan cebime sıkıştırıver…


nasıl mı olacak? İşte orası biraz tuhaf… 
herşey insan beynini Aİ’ye yüklemekle başlayacak…ya da tam tersi...yani insan beyninin yapabileceklerini bilgisayarlar yapabilecek ya da tam tersi… Bu transhumanizm kavramına aslında Matrix, İ robot, artificial intelligence filan gibi filmlerden aşinayız hatta epey vakıfız.
Şimdi gelelim technological singularity konusuna…
Bu yapay zeka öyle yapay bir ilerleme sergileyecek ki, insan zekasının ötesine geçecek ve o zaman zeka patlaması yaşanacak! ötesi tahmin edilemeyen bir ufuk….bu da yaşam diye bildiğimiz şeyin başka bir şeye evrilmesi demek;başka bir algı, başka bir boyut, başka bir yaşam ve tabiki başka bir varoluş durumu… şu anki zeka durumumuzla tahayyül edemeyeceğimiz bir durum. Nasıl yani;
Şöyle;
Hani şimdi istediğimiz bilgiye elimizdeki ayfonla filan bir kaç dakika içinde ulaşabiliyoruz ya...işte onca bilginin/dünya kadar bilginin beynimize yüklü olduğunu düşünün her birimizin beyni olmuş google...
mecnun'un değişiyle "beynim olmuş Google! şu an beynimde google var! "durumu...işte tahayyül edemediğimiz yaşam, boyut, algı, dil vs. Bu.
onuniçin 'singularity' deniliyor bir nevi karanlık/ black-out. (Fizikçilerin kullandığı bir terim, anlamasak da olur yani)
yeni bir 'dasein' hani heidegger der ya...
Yeni bir ilahi durum, yeni bir tanrı... Bunu diyenlerin başını Ray Kurzweil çekiyor ve bu süreçler zinciri için bir tarih de veriyor üstelik. 2045. Ona göre o zaman çipleri takmaya başlamış olacağız beynimize… öyle cep telefonuyla filan değil gerçekten makineye evrileceğiz. Bunu başkaları da diyor mesela; 
Hugo de Garis diye biri var o da fütürist bir bilim adamı… O bu durumun anti teknoloji teröristleri yaratacağını düşünüyor. Terranlar. En büyük tehdit onlardan gelecek diyor. Şu link enteresan; 
http://www.singularityweblog.com/hugo-de-garis-gods-or-terminators/
Filmde bu konuya değinilmiş…
Filmde bilim danışmanlığını yapanlara bakınca enteresan isimler var:Jose Carmena ve Michel 
Maharbiz, börkli üniversitesinden iki bilim adamı;  10 saat harcamışlar senaryo üzerinde. Nano teknolojinin sınırları meselesine kafa yoruyorlar…Brain-Machine interfaces/ yani beyni makineye bağlama mevzuu…
Times Magazine’ bir makale vermişler bununla ilgili; Neural Dust: An Ultrasonic Low Power solution for chronic Brain Machine Interfaces. Şurada; www.arxiv.org/pdf/1307.2196v1.pdf
 Filme danışmanlık yapan bir başka enteresan isim de Jason Silva;


 Nat Geo’da BRAİN Games’in sunucusu… Futurist film yapımcısı… O bu terminatör senaryosunun  tersinin olacağını düşünüyor. Çok iyimser. İnsanlar makinelerle entegrasyona devam edecekler ve makineler insana yardım etmeye, insan hayatını kolaylaştırmaya, kalitesini arttırmaya devam edecek. Makineler asla bize yüz çevirmeyecekler veya kötülük etmeyecekler çünkü onlar biz olacaklar. Diyor. Yakışıklılığından mıdır nedir bana tutarlı geldi…
Mevzu enteresan film şöyle böyle bu şeyleri okumak her zaman daha heyecanlı oluyor.
Hadi iyi pazarlar
Şu şarkı da güzeldir.

pazar notları/ haziran 22


- İran milli takım oyuncularının yarısının ismi Reza; malum biz de de var bi tane… Reza pek popüler  isim demek ki İran’da. Şahın da ismiydi aynı zamanda ; e madem o kadar seviyodunuz Şahı ne diye devirdiniz derler adama…
Yeri gelmişken bişeyi merak ediyorum o elleri kırılası reza zarrab ebru gündeş çiftinin korumaları gençleri döverken sokak ortasında; esnaf, halk vs ne yapıyordu acaba?
- ‘Ayşe Deniz’ aka ‘kırmızı fularlı kız’ aka ‘destan yörük’  dağa çıkmadan önce mektubunda şöyle diyor tarihe düşülsün: “…ben oraya enternasyonalizmi savunan biri olarak gidiyorum aynı Deniz gezmişler gibi… öyle yada böyle bedenim size geri dönecektir.”  98 yıl yuh diyorum! Demekki neymiş PKK çocuklarımızı kaçırmıyormuş peki çocuklarımızı kim kaçırıyormuş? Hadi buna da içinizden cevap verin.
- ekmelettin şakası bitsin artık istiyorum; şaka değil diyip duruyorlar.
-hayır chp’yi, medyayı bölmek bir yana sözcü gazetesini ikiye böldü adam nasıl bir çatı anlayışıymış bu? Bu arada gazete demişken;  şunu diyen bir gazeteci var memlekette “kendileri gazeteyi kapatarak bir tarihi kapatacaklarını sanmasınlar” bu tırnağı googlelayın bakın başka neler diyor!
-Johachim Löw basın toplantısı yaparken aklımda tek bir soru var; “hocam o saçını boyuyosun zannımca?”
-Galatasaray gönlümün şampiyonu o ayrı ama basket maçındaki skorboard hadisesi üzdü beni çok. Bunun üzerine bir de asaletten bahseden yöneticilerimiz bi durup düşünsünler artık.


-rüyamda banu alkanı gördüm, bu hayra alamet midir ki?
-Biyografik filmleri severim; belgesel izlemiş gibi hem bilgi edinirsin hem de kişiseldir; bir 
belgeselden daha sübjektif bakar. Son bir ayda denk geldiğim birkaç tanesini tavsiye edeceğim mevzular ve dönemler birbirine oldukça yakın.  İlki ‘Greetings from Tim Buckley’ oğlunun yani Jeff Buckley’in yaşamından bir kesitle mevzuya giriyor Tim Buckley’e uzanıyor.  ‘Inside Lewylyn Davis’  Coen Kardeşleri hep sevdim zaten yine güzel bir dönem filmi çekmişler ayrıca başroldeki Oscar Isaac iyimiş. ‘Big Sur’ keyfiniz kaçıksa daha da kaçırır bir film olmuş ama öyledir zaten Kerouac’ın o dönemleri yapcak bişey yok dolayısıyla başarılı buldum.  Bir sürpriz film Ralph Fiennes’den gelmiş Dickens’ın hayatından bir kesiti anlatıyor…Filmin yönetmenliğini kendisi yapmış, Charles Dickens’ı kendisi oynamış bence döktürmüş. Sıradan bir dönem filmi ama ben Fiennes’in Dickens’a bürünmesini sevdim.  Filmin adı  Invisible Woman.
Nomen Ima şahane bir Burroughs yazı dizisiyle döndü;
http://eski-tas.blogspot.com.tr/2014/06/uzun-uzadiya-burroughs-8-television.html
geriye doğru gidin bu linkten


Bu haftanın çok güzel parçası bu
https://soundcloud.com/dwig/orange-afternoon

Pazar notlarını burada bitiriyorum

5.Pazar yazısında  trancendence filmi ve singularity meselesi de neymiş ona değineceğim


West coast'a laf yok şimdi alla'için...

4 Haziran 2014 Çarşamba

alıntı;

...devrimcilerin kendilerine has bir güzelliği olduğunu iddia etmek, beraberinde bir kaç sorunu getiriyor. Yaşam koşullarının zor olduğu, yıkık dökük yerlerde yaşayan, yeni ergenliğe geçmiş çocukların yüzlerinin, bedenlerinin, hareketlerinin ve bakışlarının güzel olduğunu; bu halleriyle direnişçilere benzediklerini herkes bilir. bir çok insan kamp yerlerindeki çocukların böyle bir güzelliğe sahip olduklarını düşünür. Neden böyle düşündükleri şöyle açıklanabilir. Tenlerden eski kuralları çiğneyen, yeni bir özgürlük duygusu fışkırır ve babalar ile büyükbabalar gözlerdeki parıltıyı söndürmekte, şakaklardaki hareketi durdurmakta ve damarlarda akan kanın hızını kesmekte zorlanırlar...
TEK BAŞINA Şatila'da Dört Saat - Jean Genet   

25 Mayıs 2014 Pazar

Gecenin parçası ve videosu bir arada

A rather lovely thing from El Diablo on Vimeo.

Parça 2003 neveroddoreven albümünden heaven, i monster...
Animasyon The Black Dynasty adlı bir öğrenci insiyatifinin işi...
http://theblackdynasty.com/portfolio/arlt/

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Akşam üstü parçası

Uykusuzlara...

Midnight is not in every man's reach!
demiş rene char
kıymetini bilin yani...

6 Mayıs 2014 Salı

kısa film: şişe

komikmiş..










"Workout" grubunun Life is a nightmare albümünden son videosu; "If you touch me you might as well kill me"
Arkadaki retro NASA görüntüleri iyiymiş.
parça da fena olmayabilirmiş de nakarat bi tuhaf...
genel olarak bi tuhaf zaten





29 Nisan 2014 Salı

Drifter's pick; gecenin filmi :spider

Spider from Nash Edgerton on Vimeo.

Film bir alıntıyla başlıyor;

"It's all fun and games untill someone looses an eye" / biri bi gözünü kaybedinceye kadar herşey oyun, herşey eğlencelidir.
Mum. / Annem
Sonunda tam olarak ne demek istediğini anlıyoruz.

Yönetmen; Nash Edgerton
Yapım yılı: 2007d

Bu gecenin parçası da; Mansionair-hold me down

dial a poem; gecenin şiiri tuşla gelsin...

hani eskiden telefonda masal dinleme şeysi vardı...sonra telefonda başka bisürü şey dinleme şeysi çıkmıştı. malum..
meğer babası John Giorno'ymuş...
şimdi John Giorno da kimmiş diyenler vikipedyaya baksın; o kadar uzun uzadıya anlatamıycam ama yav ben bu ismi biyerden duymuştum kimdi o yav diyenler için şöylşe hatırlatayım:
kendisi Andy Warhol'un "Sleep" adlı filminde 5 saat 20 dakika uyumak suretiyle başrolü üstlenmiş olan ünlü aktör...
John Giorno'nun "Giorno Poetry Systems" projesi 1968'de "dial a poem" telefon hizmetiyle başlıyor.
bir tuşla kimleri kimleri dinleyebiliyormuşsnuz aklınız şaşar;
Burroughs, bukowski, silvia plath, ken kesey, gregory corso, ginsberg neredeyse tüm beat ve beatnik şairleri, vs. vs...
sonra bu telefon kayıtları albüm olarak piyasaya çıkmış;

                                            mesela bu Totally Corrupt 1972'de basılmış;
allen ginsberg'ün sırıtışı kesin:))
tracklist'i merak edenler buradan bakabilirler; http://www.discogs.com/Various-Totally-Corrupt-The-Dial-A-Poem-Poets/release/1478424


diğer albümleri Giorno'nun kendi sayfasında bulabilirsiniz;
o da şurda http://johngiorno.net/gps.html







gecenin şiiri daddy, silvia plath'ın kendi sesinden...

28 Nisan 2014 Pazartesi

Any place is paradise...










Bu kulübede inzivaya çekilmek sabah akşam en sevdiğim elvis şarkısının nakaratını söyleyerek ormanda gezintiler yapmak istiyorum. 
Hayattan yakın vadede beklentim budur.


Sonra demiş ki babası...

Ben şampiyon olamazsınız demedim,
Adam olamazsınız dedim!

Demiş!

Gecenin parçası : sheepdogandwolf

Sheep, Dog & Wolf - Glare from THUNDERLIPS on Vimeo.

http://vimeo.com/channels/staffpicks/91349096
Music Video directed by THUNDERLIPS - featuring the heliophobic Daniel McBride.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Kasırga


Bob Dylan' ın 8 dakikalık bu şarkısında anlattığı olayın baş kahramanı Rubin Carter namıdiğer  'hurricane' 20 nisanda öldü. Adam işlemediği halde üç cinayetten müebbet hapse mahkum olmuş 22 yıl da yatmış. Sonunda suçsuzluğunu ispat edebilmiş de özgür kalmış...hayat işte. Filmi de vardı danzel washington oynuyordu.  Ama Bob Dylan mevzuyu çok şahane anlatıyor...olayı ilk ağızdan dinlemiş, hapiste. Bu şarkının ilk canlı kaydı. Yıl 1975. Viyolada Scarlet
Rivera.
Mevzuyu daha iyi takip edebilmek için
http://www.lyricsfreak.com/b/bob+dylan/hurricane_20021332.html

25 Nisan 2014 Cuma

Görmüyorsunuz uykudasınız bulutlar geçiyor ayın önünden!

"işte pek fazla kurcalamazsak dünyanın orta yerindeyiz" diyesi gelmiş bir gün Edip Cansever'in...

bu şarkı güzel ama videoyu daha çok beğendim;
film festivaline kılım.
Eskiden değildim. Artık kılım.
online film siteleri ve fiber internet ve hd görüntü ve başka bir sürü şey yüzünden şımardım.

Phantom miro çok acayip bişey... Mesela;


Still Life from ZANDRAK on Vimeo.









31 Mart 2014 Pazartesi

seçin sonuçları; "muhafaza-k^r"

bugün şeyi anlıyoruz yani... net;
seçmenin dinle , ahlakla pek alakalı olmadığını...


bakara makara diye dinle dalga geçenlere, ailecek çuval çuval götürenlere, ahlak bekçisi kesilip elalemin çoluğunun çocuğunun oturmasını kalkmasını tenkit ederken, alüftelerle telefonda küfürleşenlere, cenazeyi bırak bir başsağlığı dilemeye yerinenlere bu memlekette yüzde 45 oyçıkıyorsa kimse bana bu seçmenin dindar, muhafazakar olduğunu söylemesin be canım.
haa   
muhafaza'kar' olduğu doğru; nasıl vurguladığına bağlı...


işin aslı şu;
bu seçmen rehin alınmış, çaresiz, korkmuş, güvensiz bir güruh...
hiç bir değeri kalmamış, boynunda yuları nereye çekersen oraya..
onun için zavallı CHP sen seçmeni muhafazakar sanıp kendini mış gibi gösterirken, seçmenden de zavallısın...


durmak yok hırsızlığa devam...


 

16 Mart 2014 Pazar

Dream



http://vimeo.com/88082259">梦想 - The Dream
from Christian">http://vimeo.com/user2611079">Christian Haberkern on Vimeo.https://vimeo.com">Vimeo.>

pazar yazıları #4

Bu Pazar şarkımız zaatı şahaneleri moodyman amcamızdan;  hold it down.


Şu Malezya uçağı mevzusuna takıldım kaldım.  12 ülke 42 gemi 48 uçak 9 gündür arıyor. İz yok.  Tarihte böyle bir kayboluş yok!. Yani hiçbir parçasının bulunamaması…pes!

Olayla ilgili şöyle şeyler çok enteresan mesela;

Uçak havalandıktan sonra hava kontrolüyle iletişimi kesiliyor. Bunun kasten yapıldığını söylüyor Başbakan .ve uzmanlara göre bu iletişimi öyle herkes kesemezmiş, sen ben değil öyle her pilotun vakıf olduğu konular değilmiş. Sonra Hint Okyanusuna düştü iddiaları vardı ya; o konuda da şöyle 
bir ahkam var; okyanusa düşen bir uçağın çarpma sesi denizaltılar tarafından muhakkak hissedilirmiş ve eğer öyle bir durum söz konusuysa şu anda donanmalar bunu biliyor olmalılar.

227 yolcu 12 de mürettebat etti mi 239… şimdi bugün kaçırılmış olabileceği ihtimali üzerinde konuşuluyor. Pilotların evlerinde aramalar filan. O kadar insan onca gün nerede nasıl tutulur?

Lost’a “yürü git öyle şey mi olur?” diyenler buyursun burdan yaksın…

Çok meraktayım, bu bir eylemse nasıl bir eylem? Değilse teknolojinin bu kadar aciz kaldığı ender durumlardan biri; çağımız surveilence kanunlarını sarsan bu vakayı aklım almıyor….

Neyse

Şu videoyu seyredelim;




Walking Contest from vania heymann on Vimeo.
Birçoğumuzun muzdarip olduğu bu olguya film çekmek bu zatın aklına gelmiş; tekbrik ediyoruz kendisini ve haftanın  videosu seçiyoruz.  
İki tane popcorn movie seyrettim bu hafta gerçi birisini yarıda bıraktım; internetten film izlemenin kötü tarafı da bu aslında untanacağınız kimse olmadığı için sıkılınca filmi yarıda bırakıp kalkabiliyorsunuz. Yarıda bıraktığım film Flakes; başı çok sevimli gelmişti. She and him grubunda şarkı söyleyen kız var ya adı Zoe  Desbişey… O oynuyor.


Diğer filmi Adult World sonuna kadar izledim çünkü Emma Roberts beni çok güldürdü. Sevimli bir
film olmuş. Filmde John Cusack da oynuyor.   

Bi de Leonardo Di Caprio’nun Para Avcısı filmi var ki tavsiye etmeye yüzüm kızarır; O film vizyonda öylece gösteriliyor mu yoksa gece belli saatten sonra filan mı? J

Martin Scorsese sana diyorum  O ne be kardeşim?  
hayal gücümüze de bi fırsat verseydin, bi şans tanısaydın... 

onu demişken;
bir dudak uçuklatan kampanya da American Apparel'den geldi; iç çamaşırı reklamı öyle olmaz böylr olur;
buyrunnnn görmeyen kalmasın;











Son olarak firuze mevzuuna gelicem…

Yılmaz Özdil yine firuze yazısıyla ortalığı karıştırmış; gönlümdeki tahtına da kıçını şöyle bir yerleştirdi… Bilsin kardeşim insanlar bu yüzsüzlerin iç yüzlerini… evet sezene diyorum ve daha pek çoğuna…iki cihanda lekeliymişiz hayır bu cihanda lekelendik sayenizde onu anladık da öbür dünyamıza ne karışıyorsun? Yazıklar olsun yazıklar… Hayır sen,  bir milletin neslin tarihine mal olmuş bir kişiliksin öyle ya da böyle… neyin peşindesin?  Madem anlamıyorsun, anlayamıyorsun olanı biteni… niye müdahil oluyorsun? Paranız var pulunuz var, madem bu kadar korkuyorsunuz (herhalde oğlumu içeri alacaklar diye korkuyor malum…) çekin gidin Amerikaya mı gidiyorsunuz nereye gidecekseniz gencecik insanları niye alet ediyorsunuz? Yetmez ama evetmiş…

Evet Ağla firuze…artık cemaat yemeklerinde akp düğünlerinde söylersiniz ah yanar döner a a acayip şarkılarınızı… we don’t buy it anymore…


15 Mart 2014 Cumartesi

Rene Magritte yazı dizisi #3 ; Magritte'e giden süreç


Georgette’in bu portresi 1921’de yapılmış; sanki hocaya sunulacak bir resim ödevi gibi… Allahtan altına imza atmış. Georgette Berger o zaman 19 yaşında, ressam araç gereçleri satan bir dükkanda tezgahtar; babası kasap! 1922’de evlenene kadar ilişkilerini herkeslerden saklıyorlar; özellikle kasap babadan…

En son Construal kavramına değinmiştik;

Örtme, kapama, önüne geçme perdeleme vs…
Şairane bir durum bu.
Kendisi de söylüyor bunu; “the function of painting is to make poetry visible.”( Yani resmin fonksiyonu şiiri görünür kılmaktır.)
Müzede hemen hemen her tablonun önünde bunu hissettim; iyi bir şiir okumuşum gibi…
Onu bu kadar etkileyici yapan figüratif dile çok hakim olması ve kullandığı metaforlar… algımıza oynadığı oyunlar, ezberimizi bozmaya yönelik.

Geştalt psikolojisinden bahsetmek istiyorum; bu, bilme sürecinde algının rölü üzerinde duran bir psikoloji kuramı; yani literatüre biliş psikolojisi diye geçmiş cognitive psychology’de, görsel algının 
rolü üzerine bazı yasalar koymuşlar;
Temel soruları şu:
Neden gördüğümüz şeyleri bu şekilde görüyoruz?
Neden algısal deneyimimiz kaotik ve tutarsız değil?
Cevap:
Düzen evrensel organizasyon prensipleriyle birlikte gelir. Görsel dünyayı bir mantığa oturtmak için zihin kural koyar. Yani, it has to make sense.

Bu kurallar şunlar oluyor:


Şekil zemin ilişkisi; algıda seçicilik, yani dikkatin yoğunlaştığı obje şekil, diğer yüzeyler zemindir. Zemin arka plandır. Şekil arka plansız olmaz. Magritte’se bu yasaya hadi ordan diyor; mesela Endearing Truth’a bakalım;


"the endearing truth"

şekille zemin konusunda zihnimiz tamamen başıboş kalmış durumda. It doesn’t make sense at all. Şekil ve zemin sürekli iç içe geçiyor. Tek bir background olması gerekirken birden fazla… gördüğümüz herşey başka bir şeyi örtüyor.


Açıklık ve Tamamlama; bir imaj ya da form yarım veya eksik de olsa zihin onu tamamlar. Yani figürün bir kısmı perdelense ya da önüne bişey gelse de zihin onu tam olarak algılar ve oradaki varlığını bilir. Şimdi Carte Blanche’ a bakalım;

Magritte bu örtme işlemini nasıl yapmış;

Ağacı kadınla kadını ağaçla atı hem kadın hem ağaçla örtmüş… bu mümkün mü? Şekil zemin ilişkisini de açıklık ve tamamlama yasasını da sarsıyor.

ve diğerleri;
"the ocean"

"titanic days"

"the magician"
Bir oyuncağı daha var; en sevdiğimiz magritte tablolarında kullandığı şeffaflık…

Şeffaflığı bir örtme biçimi olarak kullanıyor; manzaraya bakan bir adam görüyoruz; adam manzaranın önünde durduğu için manzarayı göremememiz gerekir…oysa magritte adamı manzarayla örtüyor. Böylece adamın içinden geçerek hem manzarayı hem adamı görebiliyoruz. Yani örterek şeffaflaştırıyor. Çok dahiyane…

Magritte’e bakarken şu kuşku var; ben mi tabloya bakıyorum yoksa tablo mu bana…

Hep mümkünsüz bir görme biçimi… impossible looking…

Görmüş olamayacağımız bir şeyi görüyoruz sonra da kendi kendimize soruyoruz:

Neden görmüş olmayayım? Kim demiş?

Peki Magritte’i Magritte yapan süreç nasıl işliyor?

En son 1920’lerde kalmıştık;

Rene Brüksel’de Güzel  Sanatlar Akademisi sayesinde kısa sürede sanat ve edebiyat ortamının göbeğine düşüyor; Bourgoise kardeşler kendini bulma yolunda yoldaşları diyebiliriz. Bunlar biri avant garde işler yapan bir mimar, diğeri şair iki kardeş. Birlikte takılmaya başladıkları dönem oldukça üretken bir süreç; birlikte gazete çıkarıyorlar;  bu sıralarda Magritte empresyonizm ve kübizm arasında kendi sesini bulmaya çalışıyor ama olacak gibi değil; biliyor aradığı şey burada değil.
Şair olan kardeş Piere Bourgeois sayesinde bir katologda bazı fütüristlerin çizdiği resimlerle karşılaşıyor ve evreka diyor; bu onu sürrealizmi keşfedene kadar oyalayacak.
Bu dönemle ilgili şöyle diyor:
"I had before my eyes a powerful challenge to the good sense with which I was so bored. For me, it was like the light I had found again upon emerging from the underground vaults of the old cemetery where I had spent my childhood vacations. In a state of real intoxication.”

 Aynı dönemde Dada’ya da ilgi duymaya başlıyor özellikle İtalyan Futuristler Erik Satie ve Tristan Tzara’yla yazışıyorlar. Ayrıca bir tiyatro sahnesinin dekorunu çağrıştırın serilerini çizerken etkisinde kaldığı mimar ve abstrakt ressam dostu Victor Servranckx’la takılmaya devam ediyor. Mesela


Şu resmine bir bakın;

Bunu görür görmez aklıma funny games geldi. Çok tuhaf değil mi?

Neyse

Geldik De Chirico vakasına; yani Magritte’in Magritte olma yolunda karşılaştığı en mühim İlhamilerden biri…
Magritte, Futurizm, kübizm, abstrakt, purism filan gibi yeni akımlara hep merakla ve heyecanla yaklaşmış ama yine de aradığının orada olmadığını biliyormuş.
Şöyle diyor;
In the end, I found that none of these experiments really satisfied me. I am not I believe a painter in the full sense of the Word.
Yıl 1923 bir gün yine şair bir başka arkadaşı Marcel Lecomte’yle otururken Georgio de Chirico’nun Le Chant d’amour/ song of love resmini görüyor.
O şu resim;



"the song of love/Chant d'amour "

Bu resim 1914’de yapılmış. O zaman buna metafizik resim Chirico’ya da Metafizik ressam diyorlar; eh sürrealizm akımının ortaya çıkışına henüz bir sene var. Zira Andre Breton 1924’de koyacak ismini akımın.

Magritte çok etkileniyor ve şöyle diyor ‘De Chirico is the first painter to have thought of making painting speak of something other than painting’  yani “O bir resme resmin dışında bişey konuşturtmayı düşünen ilk ressamdır.”

Devam ediyor Magritte;

O şunu anlamış; estetik bir sanat eserinin önemsiz bir aksesuarıdır; asıl olan fikirdir. 

Devam edecek...


(bir sonraki yazı;  sürrealizm, Magritte'te dil ve imge)




8 Mart 2014 Cumartesi

Cumartesi gecesi parçası; my woman wolf mix


http://m.youtube.com/watch?feature=kp&v=jbKVyNY6jTE

Rene Magritte yazı dizisi #2 Georgette öncesi rene magritte; ilk yıllar

Yıl 1912, Sambre Nehrinden bir kadın cesedi çıkarılır. Gecedir ve köprünün üstü çok kalabalıktır. Dehşet uğultulu kalabalığın üzerinde dalga dalgadır. Kadının beyaz geceliğinin etekleri başına doğru sıyrılmış tüm yüzünü boğarcasına örtmüştür.  Rene’nin hafızasına kazınan ve hayatı boyunca gözlerinin önünden gitmeyecek olan bu görüntü Rene’nin annesine aittir.

İşte bu en sevdiğimiz magritte’lerden biri;   LOVERS tablosu

Magritte Freud’dan epey etkilenmiş olmasına rağmen freudyan düşünceye düşman biriymiş… eserlerinin yorumlanmasına da karşıymış doğal olarak ama bazı kritikler Magritte’le psikolojik gelişiminin arasında bir bağ olduğunu savunuyorlar… özellikle 13 yaşında yaşadığı bu trajedinin yaratıcılığında etkisi olduğunu düşünüyorlar.
Peki ama gerçekten gördü mü?
Bir kısmı bu trajediyi hayalinde canlandırmış olabileceğini savunuyorlar… Görmüş olamazmış, duymuş olabilirmiş.   
Burada görme biçimleri devreye giriyor.
Bir obsesyon olarak görme ve bakış….bir fiksasyona varan yol.
Yasağa bakma, mümkün olmayan bakış, agresif bakış… bunlar Magritte tablolarında deneyimlediklerimiz.
Kendisinin de vurguladığı gibi; görmek bir fiili bir durumdur; edilgen değil etkinsinizdir.

Dolayısıyla;

Rene’nin gördüğü şey Regina Magritte’nin intiharla sonuçlanan bir buhran süreci yaşadığı ve bu dönemin  Rene’nin ergenlik çağına denk düştüğü… Bu bir Edgar Poe sendromu;  Ergenlikte genç anneyi/ilk sevgiliyi ölüme verme…
Biraz daha geriye gidelim.
İlk yağlıboya tablosu 1910 tarihli; bu tablo sayesinde  babasının Rene’nin yeteneğini takdir ettiği ve resim dersleri aldırarak onu bir ressam olmaya teşvik ettiği söyleniyor.  Bu önemsiz bir ayrıntı değil. Magritte’in içinde bulunduğu aile ortamı hakkında bilgi veriyor. Baba çok sık şehir değiştiren bir tüccar; ileri depresyondaki anne hem fiziksel hem zihnen tükenmenin eşiğinde (iki yıl içinde intihar edecek) ve iki küçük erkek kardeş (biri müzisyen biri iş adamı olacak ileride)… ve Magritte resim 
dersleri alıyor…
Annenin trajik ölümünden sonra Charleroi’ye taşınıyorlar, o yıl 1913’de önemli bir şey oluyor. Şu meşhur Georgette’i panayırda görüyor.  Georgette daha 12 yaşında o zaman, Rene 15.
Burada 16 yaşında
1914’de aile, Alman işgali yüzünden Chatelet’e geri dönüyor. Ama Rene kendi ayakları üzerinde 
durma sevdasına Brüksel’e gitmeye karar veriyor; 1915’de bir öğrenci yurduna yerleşiyor… beş sene 
Güze Sanatlar Akademisi’nde “free student” statüsünde ders alıyor (yani sınava girme mecburiyeti olmayan öğrenci) dolayısıyla bir diploma vermiyorlar.
Orada dönemin önemli sanatçılarının atölyelerine katılma fırsatı buluyor; özellike dekor resminde önemli bir isim olan sembolist ressam Constantin Monstald’ın stüdyosuna devam ediyor.
Bu arada o dönemde pek etkilendiği bir şey var; romandan uyarlanan 1913-1914 Fantomas film serisi.  

Bu fantom figürü Magritte’in alter egosu olacak ileride de bazı tablolarında sıklıkla kullandığı figür.
Man from the sea 1927
 Bu dönemde bir yandan ‘Renghis’ adıyla gizemli öyküler yazmakta.  Georges Eekhoud’dan   aldığı edebiyat dersleri ufkunu epey açmış olacak… Bu adamın portresini 4 defa çizmiş.
İki kişi daha var;
Abstract’a eğilimini başlatan Belçikalı ilk abstract ressam Victor Servranckx  ve bir süre stüdyosunu paylaştığı yakın arkadaşı Pierre Louis Flouquet.

Ortam bu; Rene epey bohem bir ortamın içinde görünüşte olmasada ortamın en bohem hayatına sahip takılıyor… bunun kendi yarattığı bir tarz bir stil olduğu sonradan fark edilecek.
Neden görünüşte olmasa da dedim? Çünkü tuhaf bi şekilde çok ciddi bir görünümü var. özellikle giyim tarzı; ressam değil sanırsınız evkafta memur. Abartılı bir resmi giyim sitili.  Şapkası geniş ceketi bastonu ve piposu…  Bu görüntüsüyle de bir şey anlatıyor; bu resimden anladığımız şeyi belki de… Kendisiyle ötekiler arasına bu resmiyetle perde çekerek; içindeki yalnızlığı, öteki dünyayı örtüyor. 


Magritte tablolarında izleyici olarak maruz bırakıldığımız mühim bir durum bu. CONSTRUAL; örtme, gölgeleme, önüne geçme, kapatma anlamlarına geliyor.
(bir diğer ayrıntı dijital grafik dizaynda önemli bir kavram; fondaki imajın bir bölümünün başka bir katman üzerine getirilerek kaybedilmesi)

Neyse bununla ilgili başka şeyler de yazacağım ilerde.
Biz dönelim Rene’nin hayatının dönüm noktasına;  Rene işte o stüdyo senin bu atölye benim, 
fantomalar, esrarengiz hikayeler, abstract olsun ama, impresyonizm mi, smebolizm mi, kübizm mi? diye dolaşırken…yıl 1920 olmuş bu arada, botanik bahçesinde Georgette Berger’le tesadüfi bir şekilde ikinci kez karşılaşır.

9 yıl sonra…
Herşey böyle başlar…