28 Ağustos 2013 Çarşamba

Art Brut kafası; Dubuffet ve Wölfli

Outsider Art demek beni rahatsız ediyor, ben orijinal adını kullanmayı yeğliyorum. “Art brut” nefis bir ifade bence; brutal kelimesini  oldum olası beğenmişimdir.  Una musica brutal dediği bir parçası vardır Gotan Project’in, çok güzel tango…
Brutal…
evet vahşi anlamı var ama başka şeyler de söylüyor bu sözcük…
mesela haşin, hoyrat, yabani…
çok güçlü bir kelime, şiddet içeriyor…
sanat da öyle değil midir?

Onun için Roger Cardinal’e; art-brut’a   “outsider art” yakıştırmasını yapıp bir de tamlamayı literatüre geçirdiği için hep burun kıvırıcam hiç alınmasın gücenmesin.  Sebep de; efendim bu sanatçılar ömürlerinin büyük kısmını akıl hastanelerinde, hapishanelerde filan geçirmişlermiş; çoğu psikopat ya da şizofrenmiş (veyahut çocuk) onun için popüler sanat ya da sanat eğitiminden falan bihaberlermiş…
Yaptıklarını sanat olsun diye yapmıyorlarmış;  bak sen!

bu jarncılığa çok kafam bozuluyor ama fazla üstünde durmamak lazım; neticede bir tercüme isim işin değerini azaltacak değil ya…

Biz Jean Dubuffet’den yürüyelim;  bu art-brut mevzuuna ilk dikkati çeken odur çünkü.
Dubuffet zengin bir Fransız burjuvadır; Paris’te Julian Akademisinde resim okumuşluğu vardır; gerçi pek çok zengin burjuva gibi orada pırlanta gibi arkadaşlar edindikten sonra eğitime burun kıvırıp akademiyi yarıda bırakmıştır; (bize ne canım) İyi şarapçı olduğu söylenir. Yok öyle değil baba mesleği şarap üretimi ve pazarlamasından iyi geliri varmış. (bundan da bize ne canım)  bütün bunlar 1900’lerin başında oluyor bu arada… Neyse hayatından kimler gelmiş kimler geçmiş peh…Michauxlar mı istersiniz Matisseler, Artaudlar, Celine’ler allah allahhh diyorum.

Sadede gelicem yani asıl mevzuya; herşey Dubuffet, Aloise Corbaz’la Adolf Wolfli’nin sanatıyla karşılaşınca yerine oturuyor. Evreka kafası…"Bu başka bişey!" dediğimiz şey işte tam da bu diyor Dubuffet. Tabi Dubuffet de pek enteresan adam ama ben şimdi Adolf Wölfli’den bahsedicem izninizle…


O çocukken fiziksel ve cinsel tacize maruz kalmış bir yetim aslında…çocuk istismarından hapse girene kadar da hayatı epey berbat geçmiş; ordu geçmişi falan da var bir dolu bela…1800’lerin sonunda ağır psikoz teşhisiyle Bern’deki Waldau Kliniğine yatırıyorlar…(orada da ölmüş zaten)  bütün hayatı boyunca halüsinasyonlarla yaşamış Wölfli. Ve bu halüsinasyonların bir yerinde çizmeye başlamış baba…1904-1906 yılları arasında 50 serilik karakalem çizimleri ilk işleri olarak biliniyor. Waldau Kliniğindeki doktorlardan biri (soyadı Morgenthaler) Wolfli’ye özel bir ilgi duyup  Ein Geisteskranker als Künstler (A Psychiatric Patient as Artist) (bir sanatçı olarak Psikiyatrik bir Hasta) diye kitap yazınca ve bu da Dubuffet’in eline geçince ‘art brut’ yavaş yavaş bişey ifade etmeye başlıyor.

Çok enteresan; adama sabah bir kurşun kalem veriyorlarmış; iki günde kalem bitiyormuş onun bunun kalemine sarkıyormuş sonra…yılbaşında bir kutu renkli kalem vermişler iki üç haftada bitirmiş kalemleri.
Yahu nasıl bir işçilik insanın aklı almıyor, bildiğin deli işi diyeceğim “literally” diye eklememe gerek kalmayacak. Ama çok etkileyici gerçekten.

Sonra müzik de yazmış;
bu konu da ayrı muamma…
Notaları resim mantığıyla yerleştiriyor sanmışlar önce porteye… sonra bi deşifre etmişler şöyle şeyler çıkmış;
buyur burdan yak.

Asıl büyük Wölfli koleksiyonu Bern’deki Fine Art Museum’da ama Lozandaki bu muhteşem müzede de bir bölüm ayrılmış tabi kendisine.  Irren –Anstalt Band- Hain, 1910 adlı remin önünde gün geçer…

Müzede haliyle fotoğraf çekmeme izin vermediler; fotoğraf makinesini bırakın, çantamı da girişteki kasalara kilitlettiler; üstümü arayacaklar sandım, elime not defterimi almaya çekindim valla…  hayır google’da zibilken, benim günahım ne;  bu saçmalıklara hakkaten çok yoruluyorum. Ama zaten fotoğraf iyi olmuyor bazı resimler camın arkasında olduğu için parlama yapıyor.


Bir sonraki postumda size en çok etkilendiklerimden biri olan Guillaume Pujolle’den bahsedeceğim.
şimdi buyrun Wolfli halülülülerine bakalım biraz; 





yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları #8

bugün kendimle ilgili bir şey daha fark ettim;
ne bir gün batımı, ne bir filmdeki ayrılık sahnesi, ne de hisli bir müzik... Beni en çok hüzünlediren şey müzelerin kapanış saati. Benim müzede yatasım var, niye kapatıyorlar ki bence 24 saat açık olmalı müzeler nedir yani? elbet bir gönüllü bulunur bekçilik edecek illa lazımsa....Hani memleketimizde her güzide sitede 24 saat güvenlik var; müzede de pekiala olur yani...
Brautigan'ın en sevdiğim kitabı hatta karpuz şekerinde'den bile daha çok sevdiğim kitabı Kürtaj'dır. o kitapta öyle bir kütüphaneden bahsedilir ki; bu kitabı okuyan herkes, birgün sıranın ona gelebileceğini düşünerek, kendinin birgün böylesi bir görevi devralacağını hayal ederek o gece rahat bir uyku çeker. benim kafamdaki de aslında o kütüphanenin müze versiyonu...tam da öyle;
şimdi ne anlatıyor bu bi sürü deli saçması diyeceksiniz.
öyle değil, anlatıcam. Hayatta en çok görmek istediğim iki müzeden birindeydim; kapanış saatinde biyerlere saklansam beni bu gece burada unutur mu görevliler diye çılgınca bir fikir geçti bir an aklımdan. Böyle birşey yapamayacak biri olduğum için çok sinirlendim sonra, ağlayabilirdim bile ama üzüntümü hafifletebilirdi diye onu da yapmadım. Neyse "Art brut" müzesiyle ilgili yazacaklarım var, şimdi çok uykum var ama bundan sonraki bir kaç post'um bu müzeyle ilgili olacak...böyle duygusallıklar beni çok paylaşımcı yapıyor idare edin; bu bişey değil hem, siz beni bir de Brüksel'deki Magritte müzesine adım attıktan sonra izleyin diyorum.


  

24 Ağustos 2013 Cumartesi

yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları # 7 ; milano graffiti


Bu graffiti'ye bakıp da Milano'da çok muhteşem grafitiler gördüm sanmayın; bu çok istisna! merkezde öyle fazla street art kabilinden graffiti yok, o sea denen arkadaş merkezden uzak mahallelerde takılıyormuş.
merkezde daha çok commercial graffiti dediğimiz; "tabelaya ne para vericem alırım şurdan iki kutu sprey veririm gencin eline şahane resim çizer kepenge" zihniyetiyle yapılmış kepenk üstü grafitisi var;
çok görmek istiyorsanız bir kaç fotoğraf çektim; şurada http://photographicworksofthedrifter.blogspot.com/2013/08/graffiti-milano-2013.html
red kit güzel olmuş onu tuttum.

Yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları #6 ; Design Museum MILANO


İsviçre’ye geçmeden önce Milano’da iki günüm var; yalnız bir sorun var! Ağustos’ta Milano kapalı.
-          Hoppala o da ne demek?
Drifter’dan kesin bilgi;
Ağustos’da Milano tam bir hayalet şehir!
Çinlilere ve Afrikalılara terk edilmiş…
Milanolular rivieralarına kaçmış; bakkallar çakkallar kapalı; pradalar, gucciler, armanigiller hepsi hepsi, herkes tatilde...
Sokakta rastladığım tek tük italyan’a da turist muamelesi yapıp yol bile sormak gelmiyor içimden, işimi çekik gözlülerle hallediyorum, körlerle sağırlar birbirini ağırlar diyaloğu çoğu kez;  ben nereyi soruyorum o bana nereyi gösteriyor allah bilir… ama mühim değil tecrübeyle sabit; bir şehir en güzel kaybolarak gezilir.
-              Park varmış burada şahane, Sempione Parkı; millet yayılıp yatıyormuş çimlere… Kardeş nerden gitçez oraya? Malum park konusunda hassasiyetimiz var.
Hayır bu kadar Çinliyi bu şehre nasıl sokmuşlar hiiiç anlamadım.

China town uzadıkça uzuyor, Milano’nun yarısı china town sanki…

Sonunda


vay bee parka bak;
Hakkaten oh ne ala; Tayyip görse içi gider, ayarı bozulur; şehrin göbeğine öyle bir park kondurmuşlar ki, fuzuli! 
milli israf valla; Bir de ağustosta koca bir ay kendi memleketlisine hizmet etmediği düşünülürse…
yazık valla, ne rezidanslar, ne avm’ler diyorum; hiç bilmiyorlar …ondan sonra kriz var diye ağlıyorsunuz, müstahak size ey Avrupalı…

Mevzuya geliyorum;

Parkın sonunda güzel bir bina ve beklenen an; TRIENALLE DESIGN MUSEUM


    Bu müze 2007'den buyana, önce iki senede bir, 2009'dan beri de her sene yeni bir tema ve koleksiyonla tasarımda italyan anlayışını anlatan önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. Şöyle ki;
ilk sergi (2007-2009) Seven Obsessions of Italian Design/ Italyan Tasarınının Yedi Takıntısı başlığı altında İtalyan tasarımının antropolojik kökleriyle ilgilenmişti. ikinci sergi (2009-2010) Series, Off Series/ Seri ve Seri Dışı  başlığıyla üretim sistemini ele alıyordu. üçüncü sergi (2010-2011) The Things We Are / Olduğumuz şeyler, tasarım dediğimiz disiplinin statü ve sınırlarını ortaya koyuyordu.  Dördüncü serginin başlığı Dream Factories/ Hayal Fabrikaları'ydı (2011-2012) italyan tasarımının girişimcilik boyutuna bakıyordu. Benim en çok görmek istediğim ama fırsat bulamadığım ve bu müzeyi radarıma alan Beşinci Sergi Grafica Italiana (2012-2013) iletişim akışını şekillendiren ve kontrol eden kelimelerin ve işaretlerin tasarımdaki yerine değinen bir sergiydi, bununla ilgili pek çok şey duymuştum.
şimdi ise 6.sergiyi bizzat gezme şansına eriştim;


  Evet serginin başlığı DESIGN, THE SYNDROME OF INFLUENCE.../ TASARIM; ETKİLEME SENDROMU...
Bu Sergi, çağımızda internetle şekillenen kültür; fikir ve birikim değiş tokuşunun italyan tasarımı üzerindeki etkilerini orataya koyuyor; etkileşim ağının üzerinde durduğu dört kavramsa; kamuflaj, asimilasyon, maskeleme ve taklitcilik...

Girer girmez tuhaf bir enstelasyonla karşılaşıyorum;


bu beyaz insanların yanından çıkıp müzeye giriş yapıyorum;

işte bir drifter yansıması...

Marco Zanuso, Paolo Ulian, Vico Magistretti, Lorenzo Damiani, İtalo Rota...filan gibi kimin kim olduğunu şimdi hiiiç hatırlamadığım bir takım isimler not düşmüşüm defterime...ama etkilendiğim iki fotoğraf var;




Bu fotoğrafın yanında iki isim yazıyordu; ottonella mocellin ve Nicola Pellegrini
Fotoğrafın ismi de controcorrente 2004

ve bir de çizim;

bu gerçekten inanılmaz, müthiş birşeydi; ne kadar zamanda yapıldığını gerçekten merak ettim; bununla ilgili pek bir bilgi bulamadım sadece yanındaki etiketin üstünde yazanlar;
İrma blank 1934-

il corpo del silenzio/ sessizliğin vücudu

gelelim diğer etkileyici enstelasyonlara;












sonuç olarak asıl olay fotoğraf çekilmesinin yasak olduğu bölümdeydi; işte çok işlevli sanatsal tasarımlar filan...ne anladın italyan tasarımından diyecek olursanız; çok bişey anlamadım zaten bu sergide benim en çok beğendiğim tasarımlar da italyan sanatçılara ait olanlar değildi; biri Japon'du, biri Almandı bir iki tane de danimarkalı sanatçının işi vardı filan...

İtalyanların ayakkabıları güzel kardeşimmm!

durum bu; bu sergi 2014'de kadar devam edecek; yolu düşen mutlaka yarım gün ayırsın derim... Sempione Parkını bişekil bulun (tarif edemeyeceğim çünkü ben kaybolmak suretiyle buldum, yalnız kesin eminim bir George Byron sokağından geçtim, çok yakınlardaydı.) Parkın sol köşesine düşüyor; sorarak bulunamayacak bir müze yoktur neticede.

22 Ağustos 2013 Perşembe

14 Ağustos 2013 Çarşamba

yoldaki drifter'dan zamansız tutarek notları # 5

Bu arada şehirden uzak bir yerde epey durdum. Sahi ne yapmıştı şehir bizlere, aklıma bile gelmedi… çalılar diz boyu, sararana kadar bekledim, çalıların arası bir dolu yaşam, çalılar sararana kadar kimileri dayanamadı öldüler, kimisi yaşıyor fazla düşünmeden. ‘İçimde bir tedirginlik’ günleri geçmiş gibi, ara ara olurdu, ne zamandır yoktu, geride bıraktım. Böceklerden hiç ürkmedim, ürkebilirmiş gibi göründüm hep. Beni öyle bildiler. Sonra çok sıcak oldu, çok sıcak çok dert olmadı hiç benim için. Yağmur yağar toprak çamur olurdu, öyle de oldu bir ara, 
yağdı … çamur oldu…
ozaman neden çamurluk değil de bataklık? Ve tek bir bataklık ismi bile bilmediğimi fark etttim… bataklıklara neden isim koymuyoruz…şöyle büyücek bir bataklık bulursam ona bir isim vermeye karar verdim;   ıslanma devam etseydi biraz daha; çalılar sararmaktan vazgeçmek üzereydiler. Ben de çalıbozan bataklığı koyacaktım adını durduğum yerin.  Çok sıcak yine… üşümekten iyidir, ıslanmaktan iyidir,  yooo niye öyle dedim ki?  ıslanmak iyi geldi aslında.  Mühim değil bazen sözler düşünceleri kısıtlar ya da tam tersi olur. olmaz mı? ıslanmak fena bişey değildir diyeceğim buydu, çamur da pis değildir. üşümekti fena olan…sabaha karşı geliyordu o da…yıldızlar sönüyordu da ondan diyip geçiştiriyordum.
Yeniden ortaya çıkıyoruz, ellerimde karıncalanmalarla. Toprağa basıyorum. Nasıl da kasten ve bu sakinleştiriyor beni. Karıncalardan da küçük karıncılar bileklerimden yol bulup dizlerime doğru tırmanıştalar.karnıma varacaklar mı? onlara izin veriyorum, kaşıntıya aldırmadan, zaten çok sıcak ve kimseyi öldüresim yok. Belki de rüzgarda hareket eden çalılar sararırken oluyordu bunlar, toprağa basan insan hep tedirgindir.
Doğruluyorum başımı topraktan kaldırıp; hala toprağa basıyor ayaklarım. Yüzümü güneşten çektim, saçlarımın nemi boynumu serinletiyor, çok fazla böyle kalamam. Belki bir süre daha.

Sonra yürüdüm, sözcükleri durup beklemedim, onlar ağar ağar…yetişemezlerse geri döneceğim belliki... yan yatarsam toprağa yanağımı koyup, yüzümü güneşten çekebilirim boynumu ağrıtmadan. Çünkü güneş sadece yüzüme çok sıcak.

13 Ağustos 2013 Salı

yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları #4

Amma virajlı yol, en sevmediğim şey; arabayı kullanan ben değilsem virajlı yolda gitmek.
Kalkan nasıl Likya kentlerinden biri değil aklım almıyor. Kaşa kadar gelmişler de, Kalkan’ın neyini beğenmemişler? Heredot'un bile 'yıldızlara en yakın yer' dediği bir liman kasabası en nihayetinde...gerçi yıldızlara daha yakın hissettiğim yerler olmuştu sanki...Heredot pek benim gibi aylak biri değilmişse demekki!  Yine de bu işte başka bi iş olsa gerek.

Kalamaki adıyla bilinen eski bir Rum balıkçı köyü diye geçiyor; 150-200 yıl önce karşıdaki Meis’den gelen  tüccarların kurduğuna inanılıyormuş. Ben inanmıyorum kardeşim.

Patara bu Likyalıların başkenti gibi bişey değil mi?  Patara’da yiyiyp içip, üç oy filan durumları, kalkandaki doğal limanı nasıl kullanmaz bu Likyalılar?

Neyse bu Likyalılar hakkında  ahkam kesecek yeterince bilgiye haiz olmadığımı fark ederek, çok usta ellerce restore edilmiş yüz bilemedim yüzelli yıllık bir orijinal Kalkan Rum evinin bahçesinde lime ağaçlarının altında Likya isimli bir kitabın sayfalarında geziniyorum.

Notlar:
Tarihi tahıl ambarları:  aslında birer kasa, üçgen alınlıklı ahşap , hiç çivi kullanılmadan birbirine geçen ahşaptan yapılıyor. (likya döneminden kalan üçgen form)
Likya Yolu; Kate Clow , Fethiye ölüdenizden başlayıp Faralya Köyü, kelebekler vadisi, kabak koyu, Yedi burunlar, Sidyma, Pınara, Letoon, Xantos ve Patara , 509 km.
Üst üste kırmızı beyaz işaretler doğru rotayı gösterir; 100 m’de bir işaretler var.
Patara: Likya dilinde Pttara, Tanrı Apollon’un kışlık kehanet merkezi, Likya Birliği2nin üç oy hakkına sahip şehirlerinden biri.
Tamarix sp.: Bataklıkta oluşan Ilgınlar
Trimmili: Likyalılar (daha doğrusu pataralılar) kendilerine böyle diyordu. Urartu dilinde şehir demek. (kıs kıs gülmekten kendimi alamıyorum.)
Pataros: Apollo ve Xantos’lu bir denizkızından doğma yarıtanrı cesur bir adam tarafından kurulmuş.


Kalkan’a dair bi hikaye bulamadım derken Şeref Amca merdivenlerde beliriyor; sıcaktan bunalmış, gelirgelmez Nazire’den bir az şekerli kahve istiyor. Şeref Karabağ Kalkan’ın eski belediye başkanı; Antalya’da su yokken kasabaya su getirmiş, daha 86’da imarda 2 kattan fazla inşaata izin vermeyerek, Kalkan’ı pek çok sahil kasabamızda sahil boyunca küfür gibi yükselen apartmanlaşma ve otelleşmeden korumuş eli öpülesi radikal insan. (başka bir perspektiften Kalkan’ı tutan insan)  Önümdeki kitapları görünce yan gözle bakıyor. Ben de hemen sorumu soruyorum: Bu kalkan’ın olayı nedir? Kalkan nereden geliyor?
Anlattığı hikaye hiç içime sinmiyor ama anlatacağım tabi;
Kaş dolaylarında yaşayan güçlü kuvvetli gürbüz bir gencin abisi savaşta ölünce abisinin karısını onunla evlendirmek istemişler. Genç adam bunu sindiremeyip bir gece kaçmış, yorulduğunda vardığı yer Kalkan’ın içinde şimdi cami olarak kullanılan, eski Rum Kilisesi’nin olduğu yermiş. Zamanında kimseler yokmuş, ormanlıkmış oralar, insanın inanası gelmiyor tabi.. neyse orada tek başına takılıyormuş adamcağız ama Meis’den gelen, yukardan Bezirgan ve İslamlardan inen eşkıya rahat vermiyormuş gence. Çok gürbüzmüş anlatıldığına göre evelallah hepsiyle başa çıkabiliyormuş; biraz kol kuvveti biraz da elleriyle yaptığı çeşitli defansif enstrümanlar sayesinde; Şeref amca Kalkanlar yapıyormuş kendine diye anlattı. Gel zaman git zaman adamın adı olmuş Kalkanlı namı yürümüş. Oralarda ondan başkası yaşamadığı için de kalkanlı’nın yaşadığı yere Kalkan denmeye başlamış.

Farkındayım süper çarpıcı bir hikaye değil ama idare edicez artık; Kalamar koyunda bir deniz var yalnız ufff….


bu fotoğrafı da kördere'den çektim.

yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları # 3

Yola çıkmadan önce almıştım kitapçıdan yeni çıkanlar rafında görüp;  Susan Sontag; 1947-1963 arasında tuttuğu günlükler ve defterlerin derlemesi YENİDEN DOĞAN;  agora kitaplığından ilk basımı Haziran 2013;  lise arkadaşım Begüm’ün çevirisi üstelik;  daha bir heveslendirdi beni bu durum. Begüm hem çok iyi çevirmendir hem de ne tatlı insandır.  Begüm’ü hemen arayasım geldi ama sonra dönünce ararım dedim; hep böyle oluyor, Salman Rushdie çevirilerini okurken de böyle olmuştu; Begüm’ü hep arayasım var ya neyse…
Sontag da
15 yaşında şöyle yazmış defterine;

“Bütün varlığım öyle gergin öyle beklenti dolu ki…”

tam sopalıkmışsın Susan Sontag...

yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları #2


uyanmamı bile beklemedin sabah alacağın olsun!
hayatta unutmam ben bu günü.
5 ağustos 2013'ü günlüğüme not düşüyorum. (evet hala bir günlüğüm var çok şükür.)
Rimbaud'dan şu satırlarla hislerimi anlatmak istiyorum;

"daha çok adaletten sakınmalı. -Hayat zor, alıklaşma basit, - duyarsızlaşmış yumruk, tabutun kapağını hafifçe kaldırmak, içine oturmak, boğulmak.. Böylece ne yaşlanma, ne de tehlikeler söz konusu: terör fransıza göre değil.
De profondis Domine, (Enginlerden seni çağırdım ya Rab!) ben ne aptalım!"

hocaya 86 yıl vermişler pes!


Ahmet Erhan sen de, bir gün daha ölmeseydin ya!
hatırladım bak şey dediğini bir anda;

'ölsem kimsenin umrunda olmayacak
öyleyse beni alnımdan öpsene toprak!'

gidiyorum ben ya!
bozburun kalkan 3.5 saat



11 Ağustos 2013 Pazar

Yoldaki drifter'dan tutarsız zaman notları #1

-yoldaki insan nedir?
-zaman.
(Eduardo Galeano’dan inciler…)

-Yoldaki drifter nedir?
-inconvenience (tam Türkçesini de bulamadım kelimenin iyi mi?) + tutarsız zaman.
(Drifter’dan inciler…)

29 temmuz olmalı...
İstanbul bozburun arası 12 saat. Babasının tabutunu o meşhur yelkenli Seddülbahir’e koyup birlikte  yelken basan  genç adamın efsanesi anlatılıyor, bozburunda  bir cennet bahçesinde…sonra bu genç adam gelip elimizi sıkıyor hoşgeldiniz diyor. Hoşbulduk! emin olunuz hoş bulduk! Emekle mucize aynı kapıya çıkar ya bazan;  öyle bir yer burası… denizde yıkanıp suyu ağaçlara içiren bir çekirdek aile bozdan bir burunu yeşile boyamış zamanında… zeytinlerin arasında begonviller, zakkumlar, karanfiller, güller bitmiş…gelen giden mavi boncuklar getirmiş, her yolu düşen bir renk bırakmış buraya.  



6 suları; sudan diyaloglar:

- hadi suyun kıvamı için bir sıfat bul.
- kadife.
- kadife sıfat değildir.
- sen öyle san.    Suyun hikayesini anlatayım mı?
- olabilir.
- en başta karıncanın beli bu kadar ince değildi.
- suyun hikayesini anlatacaktın.
- evet anlatıyorum sabret.
- karıncanın beli ince midir?
- öyle. Dinliyor musun?
- evet.
- karınca yuvarlaktı ve içi su doluydu. Tanrı da dünyayı ıslatmayı unutmuş, karıncadan yardım istemiş.
Karınca da olmaz deyince Tanrı elleriyle karıncayı belinden tutup sıkmış, karıncanın beli böylece incelmiş       dünya da suyla dolmuş.
- yuh duyduğum en saçma şey.
- olabilir ama yaradılış hikayesi böyle.
- doğduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun misali.
- daha çok hangi birine inanayım kafası. Sence buraya o piyanoyu nasıl getirmişler?
- sorma.
- Sen Süleyman Dirvana hakkında bir şey duymuş muydun daha önce?
- hayır.
- ben de. Dirvana bir güvercin türüymüş bu arada…



Bozburun sözlüğü
Süleyman Dirvana (Prof. Dr.): Denizci hekim; her yıl yelkenlisiyle, karısı oğlu ve köpeğiyle istanbul’dan çıkar, bozburuna kadar karayoluyla ulaşılamayan köylere uğrar hasta bakar, ilaç dağıtır ve yelken açarak bozburuna varırmış. 2010’da vefaat etmiştir.
Dirvana: Trabzon Rize civarında rastlanan bir güvercin türü.
Seddülbahir: Süleyman Dirvana’nın yelkenlisinin adı. Dirvana 1943’de askerliğini Seddülbahir’de yapmış; Gelibolu yarımadasının ege denizine açılan kalesi… sonra satın aldığı teknenin adını verecek kadara aşık olmuş seddülbahir’e diye anlatılıyor.  

Dingi: (bir dingi’dir gidiyor burada, optimist diyeceğim ama değil) tek kürekle giden kayığın ortasına yelken takmışsın gibi düşün; o vaziyet. Fakat acayip hızlı gidiyor rüzgarı aldı mı…