29 Haziran 2013 Cumartesi

Bir dize takılır aklına, sonra bütün günün şiirle geçer...


Sabah 6:38 ne ayaksın sen gözlerim?

“Gözlerim sevgilim dehşetli ağrıyor…”

Daha birkaç saat olmuş oysa başucu lambamı kapatalı, bu dize son okuduğum kitaptan bile değil;
yıllaaar önce indirimli kitaplar rafından bulduğum incecik bir şiir kitabından…
Şöyle devam ediyor olsa gerek birkaç dize sonrası

“Tut gözlerimden sabah büyüsün.”

Üşenme kalk bul çıkar o kitabı.

Sabah 6:44
Yapılacak daha iyi bir işin mi var?
Bir dize bütün akışı değiştirir bir günde…
Leyla Şahin
Sevdiğim Leyla Şahin nemli sabaha ne güzel yakışır…
Çay gibi
Gözlerim sevgilim o kadar da ağrımıyor şimdi hem.
Şiir güne nasıl yayılır?
Sis gibi…
Çay da çay olacak ama…

“bir kuş çoğalıyor havada
gözlerim taştı gözlerim”

Leyla Şahin;  sahi deden de mi şairdi senin?
Öyleydi değil mi?
En güzel çiçeklere su verirken düşünülür bir dize üzerine,
İnce belliden bir yudum alınır
Bir iki volta atılır,

Bir sandalye çekilir pencerenin önüne…

“bir gemi getirdim kapına: birlikte gidelim.
sen içli, uzun geceli kadınlar için yaratılmışsın,
uzun sabahlar için
buğday tarlaları, usulbaşlı geyikler, yollar için...
göğsüne düşür beni: yeryüzünün şarkılarını dinleyeyim orada…”

bir şiir kitabını öyle eline alıp okumaz insan sayfa sayfa,  şiir okunmaz karıştırılır.
Şiir karıştırır insanı zira…
Şiir sabahı uzatır, çayı karartır, yüzünü aydınlatır, güneşi çağırır…
Güneş illa icabet edecek diye bir şey yok tabi…
Limon sarısı begonya da nasıl güzel açmış.

11:42
Zeytinyağlı fasülye yapsam mı bugün?
Neden olmasın? Olur.
fasülyeleri yıkarken;

“su avaredir
güneş yağıyor gökten
su avaredir
halk için şiir yazmak istiyorum”
dizeleri aklımda…

Leyla Şahin;  Halk Tv’yi açalım, ajansı alalım biraz…
Bir iki direniş fotosu görelim,  gönüllü seti reklamına milyon bilmem kaçıncı kez gülelim kıs kıs…
Biraz sürer bu ayıklama işi, fasülye biraz kılçıklı ama taze çok.

“çocuklarımıza kıyıyorlar kitaplarımıza günlerimize
böyle giderse bir değeri kalmaz ölümün bile
hemen şimdi gel !
o dağlardan gelen gemiler bacaları beyaz dumanı mavi
bir ovada yaslanır bir gülün göğsüne
elimdeki yağmur suya düşer ıslanır
                      gel

ben senin gözlerinde bir sabahım, gitmem
                     gel”

aynen öyle oluyor Leyla Şahin; aynen dediğin gibi…
kapat televizyonu.
bügün güneş nazlı, yine de biraz hava almalı sahile inip…

“bana kendini söylememiştin, bir ev
pencereden bakıyordu  -atlasa oradan
düşerdi –kimin yalnızlığına
yaramızdan gencidik ozaman

bir tren geçiyordu her sabah
kalbin dünyaya sığmadığı yerden
yol kadar gencidik o zaman”

hava çok nemli bugünlerde çamaşırlar tam kurumamış
biraz daha dursun dönünce toplarım.
Kapıdan çıkarken;

“sessiz harfler gibiydi ağaç
dalgınlık açıyordu bir daldan
bir dala geçerken akşam
ev kadar gencidik o zaman”

Yağmur yağabilir gibi, ince bir yağmurluğum vardı nereye koymuştum?
Buldum.

Saat 13:13
Vay uğursuz saat…

“bahçelerin gölgesinde kuşu
bir düş gibi kollayan ağacın
kederinde sesinde bekledim
ayın kandili bitti
tütünüm bitti gelmedin”

Leyla Şahin; bırak sen de sigarayı artık…
Napolyon kiraza takıl valla!

Böyle havadan bir para gelirse sahildeki bütün banklara sırt minderi yaptırıp bağışlayacağım,
Niyetim  bu.
Allam bi de bana bu aylak günü bağışladığın için çok sağol
Makbule geçti ne diyim?

Leyla Şahin;
Sana ne diyim?
Bişey demiyeyim.

“-yolculukların sonu var mı?- / son yolculuk aşk: yıkar gider boynunu,/ ardında ince bir rüzgâr bırakarak”

Saat 15:52

Bu saatten sonra çıkacak güneşten bi hayır gelmez zaten…
akşama mis gibi taze fasülye...

23 Haziran 2013 Pazar

itaatsizlik modelleri;


Herkesin kendi itaatsizlik kafasını yaşadığı şu günlerde; kendimi "Devletin hiç bir yerden görünemeyeceği bir tepeye" attım. Nasıl olsa her yer direniş; bu halkın bitini kanlandırmayacaksın, ayranını kabartmayacaksın...
kendi sivil itaatsizlik kafamı şu playlistle yaşıyorum;

açılış track


sonra


sonra

sonra

sonra da



"I was not born to be forced. I will breathe after my own fashion. Let us see who is the strongest."
(H.D. Thoreau- Civil Disobedience.)

Biri gelir de "neden buradasın?" diye soracak olursa cevabım hazır: "Sen neden burada değilsin?"



15 Haziran 2013 Cumartesi

Taksim Dayanışması'nın açıklaması;

http://taksimdayanisma.org/

HER YER TAKSİM HER YER DİRENİŞ

Taksim Dayanışması tarafından sabah saatlerine kadar süren toplantı ve forumlar sonucunda oluşan açıklamadır.
Taksim gezi parkında ağaç katliamını durdurmak için başlayan direnişimiz, Gezi Parkı sınırlarını aşarak İstanbul halkının ve ardından Türkiye’nin dört bir yanından yurttaşların onbir yıllık AKP İktidarına karşı birikmiş olan öfkesi ile buluştu. Yüz binlerce insan sokaklarda direnişlerinin 18’inci gününü tamamladılar.
Bu memleket topraklarının tanık olduğu en büyük hak arama mücadelelerinden biri olarak tarih sahnesinde yer alan bu direniş daha ilk günden başlayarak yoğun polis şiddetinin hedefi oldu. Yaşam hakkı dahil tüm insan haklarının ayaklar altına alındığı bir süreç içindeyiz. Ancak bu zulüm; kalabalıkları dağıtacağı yerde büyüttü, birbirlerini mücadele içinde tanıyan insanların dayanışmasını güçlendirdi, bütün canlıları boğan gaz bombalarının altında her türlü şiddete karşı sokakları doldurdu, direnişi birleştirdi ve bir halk hareketine dönüştürdü.
Direnişin başlangıcından beri ortaya konulan son derece açık ve haklı talepleri hükümet öncelikle görmezden gelme tavrı aldı. Ardından direnişi bölme, provoke etme ve meşruiyetini zedeleme çabaları içerisinde oldu. Yerel ve uluslar arası kamuoyu önünde iktidar meşruiyetini yitirerek amacına ulaşamadı. Haklı direnişimizin baskısıyla taleplerini muhatap alma ve tartışma noktasına geldi. Ancak bu daha başlangıç ve mücadele devam ediyor.
Bu direniş sırasında polis şiddetinin bir neticesi olarak 18 gün içerisinde 4 yurttaşımız; Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve Mustafa Sarı hayatını kaybetti. Pek çok yurttaşımız görme, işitme ve uzuv kaybına neden olacak şekilde yaralandı. Öldürülen arkadaşlarımızın acısını yüreklerimizde hissediyor ve en temel demokratik haklarını kullanırken öldürüldüklerini hatırlatıyoruz. Henüz bu ölümlerin sorumluları hakkında ciddi bir işlem başlatılmamış olduğunu bir kez daha ifade ediyoruz, bu şiddetin sorumlularının yargı önünde hesap vermesinin takipçisi olacağız. Ayrıca polisin keyfi gözaltı politikası nedeniyle birçok kişi halen gözaltında tutulmaktadır. Taksim Gezi Parkı direnişçileri ve Taksim Dayanışması olarak ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan ve tutuklanan yurttaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.
Bu süre içerisinde üzerimizde yürütülen şiddet politikalarına rağmen farklı eğilimlerin zenginliği ile bir araya gelebildiğimizi, tartışabildiğimizi, ortaklıklar yaratabildiğimizi ve birlikte mücadele edebildiğimizi gördük. Zayıflık olarak kabul edilen çoğulcu demokrasi, çoğunlukçuluğun karşısında bir direniş odağı oluşturmamızı sağladı. İktidarın üzerinden yükseldiği rant ve ekolojik tahribat politikaları karşısında yüz binlerce insan gezi parkında ağaçları savunarak kendi hayatlarını ve özgürlüklerini savundular. Gezi direnişi bir özgürlük alanı olarak polis şiddetine karşı barışçıl tutumunu korumayı bildi.
Taksim Gezi Parkı direnişçileri ve Taksim Dayanışması olarak bu süreç boyunca öğrendiğimiz en önemli şey mücadelenin zaman ve mekânla sınırlandırılamayacağı ve bundan sonra da hayatın, kentin ve ülkenin her metre karesinde ve her anında devam edeceğidir.
Direnişimizin 18.gününde 15 Haziran cumartesi günü içindeki tüm canlılar ile beraber parkımız ve kentimiz, ağaçlarımız, yaşam alanlarımız, özel yaşamımız, özgürlüklerimiz ve geleceğimiz için Taksim Dayanışması olarak nöbete devam ediyoruz. Taleplerimizin takipçisi olmaya devam edeceğiz. Bu direniş, Taksim Dayanışmasının kolektif iradesinin yansıması ve bütünlüklü bir mücadelenin ortak bayrağı olacaktır. Bugünden itibaren tüm yurda ve hatta dünyaya yayılan mücadelemizden gelen dinamizmle ve gücümüzle ülkemizde yaşanan her türlü haksızlığa ve mağduriyete karşı direnişi devam ettireceğiz. Şu anda 18 gün öncesine oranla çok daha güçlü, örgütlü ve umutluyuz.
BU DAHA BAŞLANGIÇ, MÜCADELEYE DEVAM!

13 Haziran 2013 Perşembe

Kimse Hülya Avşar'ın bunu reklam için yaptığını söylemesin.
Bu bir Kamu Spotu arkadaşlar anlatabildim mi? 

Plebisit ne olaki? bakın neymiş;

Çok sevgili Başbakanımızın çok sevgili halkına, ülkesine ve yavrularına bugün yaptığı konuşmada plebisit dedi durdu ya;

bakın burada anlatıyor Kemal Gözler makalesinde...
http://www.anayasa.gen.tr/halkoylamasi.htm

Referandumun doğru bir değerlendirmesini yapabilmek içinplebisitten özenle ayrılması gerekir. Ancak bu ayrımı yapmak pek de kolay değildir[9]. Genellikle, kabul edildiği üzere, referandumda bir değişiklik; plebisitte ise, bir adam söz konusudur. Birincisinde bir metin oylanır; ikincisinde ise, birisim[10].
Referandumla plebisit arasındaki diğer fark ise demokratiklik bakımından ortaya çıkmaktadır. Referandum demokratik bir usuldür: Halk etkendir, öznedir; karar alma sürecinin başına, ortasına ve sonuna katılır. Plebisit ise, anti-demokratik bir usuldür: Halk edilgendir, nesnedir; karar alma sürecinin sadece sonuna katılır. Referandumun yapılmasını isteyen halkın kendisi (halk teşebbüsü) ya da halkın seçtiği temsilcilerdir. Oylanan şey ise, halkın temsilcilerinin hazırladığı bir metindir. Oysa, plebisite başvuranlar, kişisel iktidar sahipleri ya da fiili yönetimlerdir. Oylanan şey ise, halkın katılımı olmadan hazırlanan metinler, fiili yönetimlerin oldu-bittileri, karar ve eylemleridir. Kısaca, plebisit, diktatörlerin, anti-demokratik yöneticilerin, darbecilerin, kendilerine meşruiyet kazandırmak için başvurdukları bir halkoylamasıdır[11].     

Hayır Plebisit diyince nooluyo? bu akılları Başbakana kimler veriyor? CNN spikerine posta koyup tabiri caizse bize yedirdiğini Ona yediremeyen lafı yiyip sesi kapatılan süper kurmay danışman Kalın mı veriyor bu akılları.
Referandum deme Başbakanım Plebisit de ki sen de çok kool görün.
Bana kalırsa bu gaf -ki en iyi ihtimalle gaf olabilir- kusura bakmasınlar da bana  dervişin fikri neyse zikri de odur dedirtiyor.

Kurtla Kuzu

Nomen İma'nın son blogpostunu okuyunca aklıma 3 yaşındayken annemin bana ezberlettiği ve orda burda, "hadi kızım oku bakalım amcalara teyzelere ezberlediğin masalı" diye; ufacık beni, elalemin önüne ittirdiği La fontaine'in masalı geldi. 
daha dilim bile dönmüyordu; 
"kuzununun biyi su içiyormuş pıyıl pıyıl deyeden, aç bi yukağdan kuyt gelmiş" diye başlıyordum masala...
millet kırılıyordu gülmekten...
vayy be! dedim şimdi.
hayat ne acayip!
bugün bu masalın ampul gibi zihnimde yanması ne acayip!

masalın gerisini tam çıkaramadım, sadece amcaların teyzelerin kahkahalar attıkları kısımlar var ezberimde.. masal komik olduğundan değil ben bazı kelimeleri doğru telaffuz edemediğimden gülüyorlardı tabi... 
onlar güldükçe ben masalın sonundaki kuzuyu düşünüp ağlayacak gibi oluyordum.
onlar gülüyorlardı ağlanacak halimize!

neyse google'dan buldum, masalın tamamı şöyle:

Kuzunun biri su içiyormuş, tertemiz pırıl pırıl bir dereden. Aç bir kurt yaklaşmış yanına, belikli av istemiş canı.
- Vaayy demiş, sinirle.Sen kim oluyorsun da suyumu bulandıruyorsun, şimdi gösteririm sana.
- - Aman efendim, demiş kuzu: Kızmayın bana ne olur. Hem bir bakın hele ben nerdeyim. Bulunduğum yerden suyunuzu nasıl bulandırabilirim. Hem bakın bakın, siz benden yukarıdasınız, bulandırsanız suyu siz bulandırırsınız.

Kurt doğruları biliyormuş da , bu doğrular işine gelmiyormuş. Üstüne yürümüş kuzucuğun.
- Onu bunu bilmem demiş canavar: Bulandırıyorsun işte o kadar.Hem dahası bile var. Sen bana geçen yıl küfretmiştin ya, nasıl unuturum ben onu ?
Kuzucuk itiraz etmiş;
- Efendim ben geçen yıl yoktum ki. Daha bu yıl doğdum inanın.
Kurt bozulmuş ya belli etmemiş. Sendeğilsen kardeşindir ukala demiş.
- Kardeşim yok ki küfretsin demiş kuzu.
Kurt ısrar etmiş;
- Seninkilerden biridir mutlaka. Benden iyi mi bileceksin.İşiniz gücünüz benimle uğraşmak,çobanlarınız ve köpekleriniz anlattılar bana. Sana ve senin gibilere haddini bildirme zamanı artık geldi. Kurt kapmış kuzuyu koşmuş ormana. Kuzucuğu gören olmamış bir daha.

11 Haziran 2013 Salı

Orantısız mı?

Yahu kardeşim bir kere şunu söylemeyi bırakalım.
Artık buna "orantsız güç kullanımı" demeyi...
bu düpedüz "Hukuka aykırı güç kullanımı"dır.

TOPLU HALÜSİNASYON!

çok tavsiye edeceğim bir kitap var; şu günlerde çok okunası bir kitap gerçekten; üstelik Türkçeye Süha Sertabipoğlu tarafından yeni kazandırılmış bir kitap. Sel yayınlarından ilk baskısı Nisan 2013 Tazecik.
Toplu Halüsinasyon, Allen Ginsberg'in 1952-1995 arasındaki seçme yazıları...

Bakın kitapın arka sayfasındaki kitap tanıtım yazısında aynen şu paragraf var;

Atom bombası, sınırsız artan nüfus, gelişen kitle iletişim araçları ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskıların damgasını vurduğu 1952-1995 yıllarının Amerikası, bireye Allen Ginsberg'in deyimiyle "kamusal yalnızlık" getirmişti. Ginsberg, bu yalnızlaşma ve iletişimsizliğe yazdıklarıyla hem bireysel olarak tepki göstermiş hem de bir kuşağın sesi olmuştur. 

ne kadar tanıdık değil mi?

"kitle iletişim araçları ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskılar" diyor dikkat edin!
şimdi de kitabın 27. sayfasını aynen alıntılıyorum;

Amerika'nın Düşüşü Ödül Kazandı 

Editörün notu: Bu metin , Ginsberg'in Şiir Dalında Ulusal Kitap Ödülü'ne teşekkür konuşmasıdır. 18 Nisan 1974'te New York Lincoln Center'ın Allice Tulley Salonu'nda Peter Orlovsky tarafından okunmuştur.

Amerika'nın Düşüşü şiir kitabı, Amerikan savaşı -çürümesi sırasında 1965'ten 1971'e kadar kaydedilmiş kişisel ulusal bilincin zaman kapsülüdür. 9 Mayıs 1970'teki Washington Barış Protesto'su Hareketi'nin konuşmacılar platformunda yazılmış kehanet gibi bir bölümü bulunmaktadır:

Terleyen alınlarda beyaz gün ışığı
Washington Anıtı'nnın piramit gibi yüksek granit bulutları
bir ruh kütlesinin tepesinde, çığlık atıyor çocukların beyinleri
sakin çimenlerde
(siyah adam kayışla bağlı sarkıyor dünya çarmıhından mavi kot giysilerin içinde)
Mavi göğün altında ruh parıltısı
Bir araya gelmiş önünde Beyaz Saray'ın hepsi bıyıklı Almanlar
ve polis düğmeleri, askeri telefonları, CIA mikrofonları, FBI böcekleri
Gizli servis telsizleri, Narko Polislerine ve Florida Mafya Gayrımenkul spekülatörlerine 
Interkom hoparlorleri
Yüz bin beden soyunmuş Demir bir Robotun önünde
Nixon'un beyni, Başkan kafatası sandığı gözetliyor dürbünle
Paranoya Smog Fabrikası Doğu Kanadı'ndan burayı.


Burada bir ödül verilerek onurlandırılan kitap daha ziyade yüz yıl önce Walt Whitman'ın bizim Birleşik Devletler'in "uluslarınbelalısı" olacağı yönündeki meşhur kehanetinin şimdi tekrar ilanıdır. Şili demokrasisinin teammüden yıkılması da dahil olmak üzere kendimize ve dünyaya dayattığımız materyalist vahşet, hükümetimizin Orta ve Güney Amerika'da kurduğu diktatörlüklerde değiştirilmesi imkansız bir görünürlük kazandı. Yunanistan'dan İran'a polis devletleri kurduk ve tüm Hindiçin'i harabeye çevirip milyonlarca kişiyi canice katliamdan geçirdik, afyon ticaretini teşvik ettik, toprağı mahvettik, Kamboçya, Vietnam ve Tayland'a hem gizliden hem açıktan askeri tahakküm dayattık.

"Hür dünyayı savunma" vaadimiz gezegenin yaşama şansını yok eden korkunç bir ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.On yıllardır saldırgan savaşlara milyarlar yatırıyoruz ve dünyanın yarısı açlıktan kırılıyor. Amerika'nın yüzleşme vakti geldi çattı artık. Bu yıl üç yüz milyar dolarlık bütçenin yüz milyarı Savaş Bakanlığına gidiyor. Militarizasyonumuz öylesine ağır bir noktaya ulaştı ki artık askeri tahakkümden kaçış yok. Polis faaliyeti öylesine muazzam hale geldi ki- Ulusal Güvenlik Bürosu tüm Amerika'nın en büyük polis bürokrasisi ama yine de ne yaptığını neredeyse hiçbirimiz bilmiyoruz.- Amerika'nın bilgisayarlı polis devleti denetiminden kaçış yok.

Watergate, bataklığın üzerinde bir köpük sadece: Yaşayan bir başkanın mahkemeye çıkarılması , ne ordunun yüzlerce milyarlık gücünü, ne de polis devleti aygıtlarının kimbilir kaç milyarlık gücünü sarsabilir. Asker-Polis iktidarını durdurmaya kalkışan bir başkan ya perişan edilir ya da katledilir.

Ve ben de bu konuşmayı gerçekleri söylemek için bir fırsat olarak görüyorum: Ordumuz ülke dışında halk iradesini baskıyla sindirme konusunda deneyim kazandı ve kendisine karşı konulursa burada da aynını yapabilir. kargaşa hali yaratıp askeri darbeyle tüm ulusu ele geçirebilir ve böylece kendini kamusal düzenin koruyucusu ilan eder. Ve son on yıldır da yaptığı gibi muazzam polis teşkilatımız bu iradeyi halka da, şairlere de dayatabilir.

Ben de dahil olmak üzere hepimiz saldırganlığımızla ve kendimizi diğerlerinden üstün görerek, bu çöküşe katkıda bulunduk. Jack Kerouac ve bizim Beat kuşağından diğer bazılarının ulus için onlarca yıl önce farkına vararak , uluyarak, ağlayarak, ve reddedilmiş ama yine de ruhunu itiraf edercesine Kadiş okuyarak ilan ettiği gibi Amerika'nın kurtuluşu için umut yok artık. Bundan sonra hepimizin kafa yorması gereken şey, kendi bilincimizin, içi boş, uçsuz bucaksız ve sessiz boşluğudur. YAZIK! ÇOK YAZIK!
                                                                                                                           17 Nisan 1974


Vay arkadaş!
tekrarlıyorum "kitle iletişim araçları ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskılar" diyor.

Bunları diyen bir Şair 1974'de...Amerika'nın Düşüşü adlı şiir kitabını basacak bir yayınevi bulmuş, yayımlamış; ödül almış ve ödül konuşmasında da böyle sıçmış sıvamış... hala baskı diyor.
Ne tuhaf değil mi?

valla ne yalan söyleyeyim ben şu 143 izleyiciden anca 3-5 kişinin okuduğu bloguma bile bunları yazmaya ürküyorum, yazar yazmaz bir ürperti geliyor üstüme...
sonra diyorum ki yahu en demokratik ülkede yaşıyorum niye korkayım canım diyorum.
hay allah ikilemler içinde daralıp duruyorum, uykularım kaçıyor... bak şu saat olmuş hala bir yer beğenemedim kendime haritadan.

Bi de herkes economist'in kapağını gördü mü?