31 Ekim 2012 Çarşamba

yav az önce Sinan Engin şöyle bir cümle kurdu televizyonda :
"Alex Fenerbahçe'nin başında demokrasinin kılıcı gibi... falan filan falan filan.." 
dengemi kaybettim gülerken.

29 Ekim 2012 Pazartesi



                         bu sergi istanbul'da olsaydı gidip bi bakardım kesin. bence iyi fikir. 


mesela :

Sırf bu sergi için de Filipinlere gidilmez tabii...

yes sir!



efsane şarkı, efsane klip...
tuhaflıklar silsilesi, başta koşarak bir odadan diğer odaya geçen kadın? fondaki koccaman kırmızı gül? aman allam...
ama siyahlı kadın şarkıyı söylerken ve beyazlı kadın şarkıyı söylemediği halde müthiş bir uyumla dans ederken, (bugi yaparken) gözlerimi alamıyorum onlardan... bi de nakarat sonunda all night long derken yaptıkları boksör vuruşu hareketi çok sevimli...   

23 Ekim 2012 Salı

geceden beri yağmur dinmedi.
karadeniz çakıp duruyor karşımda.
adamın biri sürekli bu şarkıyı söylüyor!

kadının biri hiç çıkmayacak yataktan bugün.

22 Ekim 2012 Pazartesi

şimdi bir parov stelar gitmez mi?


pazar gecesi billie&louis kafası


Nomen'in Kapitalizmin Soytarısı yazısı'na yan okuma :


Nomen’in Eski Tas Blogundan nefis bir animasyon ve nefis bir yazı daha… Şaka maka müdavimi olduğum blogunda yorum kısmı açık olmadığı için ve zaten birazdan yazacağım yorum mahiyetindeki yazı da biraz uzun olacağı için kendi bloğumda paylaşmak istedim.
Önce linki vereyim zira onun bloğuna uğramadan bu yazıyı okumanızın hiçbir anlamı olmayacaktır.


Tamam mı okudunuz mu, animasyonu da seyrettiniz mi?
Çok iyi…

Şimdi gelelim bu mevzu üzerine düşünürken atlamamamız gereken further reading kısmına… Tabiki Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu’ndan bahsediyorum.
Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’ından bir alıntıyla açılış yapıyor Baudrillard;

Bütün maddi tatminleri sağlayın ona, öyle ki uyumak, çörek yemek ve dünya tarihini sürdürmeyi dert edinmekten başka yapacak birşeyi kalmasın; yer yüzünün tüm mallarına boğun ve saç diplerine kadar mutluluğa gömün; bu mutluluğun yüzeyine  küçük kabarcıklar çıkacaktır, suyun üzerinde olduğu gibi.

Tüketimin Toplumsal Mantığı bölümünde Baudrillard şöyle diyor: İhtiyaçlar üzerine her söylem naif bir antropolojiye dayanır: Mutluluğa duyulan doğal eğilim antropolojisi…reklamların arkasında parlak harflerle yazılan mutluluk, tüketim toplumunun mutlak göndergesidir…mutluluğun ölçülebilir olması gerekir.Demokratik toplumların her zaman daha fazla toplumsal yazgıların ortadan kaldırılması ve tüm kaderlerin eşitlenmesi olarak, refaha eğilimi olduğunu daha önceden saptamış olan Tocqueville’in dediği gibibu mutluluğun nesneler göstergeler, konfor aracılığıyla ölçülebilirrefah olması gerekir. Bütünsel ya da iç haz olarak mutluluk, başkalarının ya da bizim gözümüzde kendisini bağımsız kılabilecek göstergelerden bağımsız olan ve kanıtlara ihtiyaç duymayan bu mutluluk, tüketim idealinden hemen dışlanır.

Popovic’e dönersek smiley ekranların işlevini çakozluyoruz hemen.
Bir de Levi Straus’un ilkesi var,  Baudrillard şöyle açıklıyor: Tüketime toplumsal olgu niteliğini kazandıran , doğal olanı (tatmin, haz)muhafaza etmesi değil, doğadan koparken izlediği temel yoldur. Tüketim sitemi …ihtiyaca ve hazza değil, bir göstergeler ve farklar koduna yaslanır.

Popovic’e yeniden dönelim o zaman, Palyaço niye palyaço?

Baudrillard’ın bölüm başlığı niye “Fun-system ya da haz zorlaması” ise ondan.

Şöyle diyor bu bölümde: Tüketimin ilkesinin ve erekselliğinin haz olmadığının en iyi kanıtlarından biri, bugün hazzın bir zorlama olması ve hak ya da zevk olarak değil, ama yurttaşlık görevi olarak kurumsallaşmış olmasıdır. (Tam da Nomen’in söylediği gibi.)  Tüketici insan kendisini haz almak zorunda olan şey olarak bir haz ve tatmin işletmesi olarak düşünür. Mutlu, aşık, övgüye boğan/boğulan, baştan çıkaran/çıkarılan, katılımcı, keyifli ve dinamik olmak zorunda olan olarak.

Animasyondaki kervanın izlediği yol boyunca ordan burdan düşen / çıkan malların sepete gelişigüzel atılması Riesman’ın  “Objectless craving” kavramına gönderme sanki. Yani Nesne istifçiliğinin nesnesi yoktur diyor. Nesne ve hazza yönelikmiş gibi görünen tüketim davranışları aslında tamamıyla başka amaçlara yanıt verir.

Bir detay daha var Popovic’in toplum dışı adamının kervanın peşine takılması tam olarak toplumun tamamını uyandırmaya çalışması olmayabilir. Zira sadece kadınlarla ilgileniyor. Yani kendine eş arıyor.
Şöyle diyor Baudrillard:
Evlilik kuralları toplumsal grup içerisinde kadınların dolaşımını güvence altına alma, yani biyolojik kökenli bir kan bağı ilişkileri sisteminin yerine sosyolojik bir ittifak sistemi yerleştirme biçimlerini temsil ederler. Böylece evlilik kuralları ve akrabalık sistemleri bir tür dil gibi, yani bireyler ve gruplar arasında belli bir iletişim tipini güvence altına almaya adanmış bir işlemler bütünü gibi düşünülebilir
….
Hiç kuşkusuz mallar üretilirken bu kadınlar için söz konusu değildir ve mallar sözcüklerden farklı şekilde üretilir.

Dolayısıyla Popoviç’in adamın kendi ittifakını kurmak için kadının ekranını sökmesi, onu farklı bir iletişim sisteminin olabileceğine ikna etmesi gerekiyordu. İşte zor olan bu girişimdir. günümüzde tanık olduğumuz dişil modelin tüm tüketim alanına yayılmasıdır. Çünküüü, kadının sürekli göz ucuyla takip edilmesi ve ivedilikle müdahale edilmesi ve başının mütemadiyen okşanması gerekir… Bu okşama işini bıkmadan sıkılmadan üstlenense kapitalizmin soytarısıdır.  Onun için She Who Measures ismini daha çok tuttum ben.  

Bu arada 
Mayer tarafından yazılmış önsözün son cümlesi şöyle; “Genç kuşak Tüketim Toplumu’nu titizlikle okumalıdır.  Söz konusu kitap, belki de kitle iletişim araçları ve özellikle de televizyon tarafından aşırı şekilde desteklenen nesne bolluğunun korkutucu yada edepsiz bu dünyasını , bizi hepimizi tehdit eden bu dünyayı parçalama uğraşına katkıda bulunacak.”


Nomen’e teşekkür ediyor beyin açıcı, bilgi tazeleyici paylaşımlarının devamını diliyorum.

Dan Zukovic'in bu filmine hasta oldum!

18 Ekim 2012 Perşembe

eski tas: “FUNNY” İŞLER: MADAME TUTLI-PUTLI

çok sevdiğim bloglardan "eski tas" çok acayip bir animasyon film izlememe vesile oldu, bayıldım yazı da şahane.. bir önceki blog postunda da tel adam animasyonu var, o da nefis meraklısına duyurulur!!!


eski tas: “FUNNY” İŞLER: MADAME TUTLI-PUTLI: Bir seyahata çıktığınızda yanınıza neler almak istersiniz? Beş-altı bavul , sekiz-on çanta , sepet ler, envai büyüklükte kutu lar, saksı...

16 Ekim 2012 Salı

pardon ya kalecileri Bolton'un kalecisiymiş!!!


Milli Maç

Milli Takımda daha önce adını duymadığım insan var!
bu arada ikinci yarı gol atamaz da şu bir tane yıldızı bile olmayan Macar Milli Takımıyla berabere kalırsak  pek şaşırmayacağım.


14 Ekim 2012 Pazar

Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!


Bişeyler okuyodum, Didem Madak'ı anasım geldi..

'Zenciler prensesi olacağım.
Hayat işte asıl o zaman başlayacak.'
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırküç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

'Gün akşam oldu' diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
Rengarenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır,sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarım acilen anlatmalı.

Ondört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da 'organzm gıcırtıları' oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiiler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
'Sofı'nin tercihini' seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir 'eşya toplayıcısıyım' bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir de kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

Anonymous / HACTIVISM


belgeseli bekliyordum! İnternet'e düştü izledim.

Internet kullanıcısı olup da webin en güçlü ve en "etik" hacker kolektifi ANONYMOUS'u duymayan bilmeyen yok.  
Film de bildiklerimizin pek ötesine geçmiyor onu söyleyeyim...yine de biraz Hactivism de neymiş diyenleriniz varsa ve ilgisini çekiyorsa izleyebilir. 

yalnız bir kaç bi'şey var  altı çizilesi üstünde durulası...
çiziyorum:

"I would love to liven in a country where the government fears its citizens and not the other way around. " 

bu Hactivism'i anlamaya başlamak için güzel bir cümle.


"we know bad things going on in the dark"

Anonymous'un Mısır ve Tunus için yaptıkları gerçekten muhteşem. Mısır'da 27 ocakta internet kapatılıyor. Olacak iş değil ama oluyor. sonra Anonymous devreye giriyor. gerisini anlatmıyorum merak eden izlesin. 


"hackers make a statement about how we should treat information." 
bilgiye erişim özgürlüğüne dair Richard Stallman'ın "Free software Free Society" kitabı filmde de geçiyor. 
"society should not have owners for programs"  cümlesini almış, ama bilgiye ulaşım ve bilginin paylaşımı ve özgürlük kavramları üzerine ufuk açıcı bir kitap. 

Neden kendilerine Anonymous dediklerini neden V For Vandetta filmindeki maskeyi taktıklarını, Scientology ve Tom Keriz'e neden gıcık olduklarını , Paypal ve Mastercard'la nasıl ve niçin uğraştıklarını, INTERNAUT, HACTIVIST, LULZ filan gibi kelimelerin ne anlama geldiğini, Playstation'u nasıl hizaya getirdiklerini vs. merak ediyorsanız....trailer de burada:




10 Ekim 2012 Çarşamba

muhteşem gif


SUGARMAN kafası/ gecenin parçası/ sixto rodriguez'in akıbeti

Bu nasıl şarkı kardeşiimmm!



şimdi itiraf edin bi'çoğunuz ilk defa duyuyorsunuz bu nefis parçayı ve Sixto Rodriguez ismini...

peki sahnede bir bidon benzini üstüne döküp seyircilerin önünde kendini ateşe veren yok yok pardon silahı kafasına sıkıp intihar eden psychodelic-rock-folk star'la ilgili bir takım söylentileri duymuş muydunuz?

Sixto (Six-toe gibi söyleniyor) Rodriguez, Detroit'te doğmuş,  Meksika kökenli bir ailenin 6. çocuğu (adı o sebeple sixto yoksa altı parmak filan değilmiş.) 1970 ve 71'de politik söylemi olan ve çoğu fakir kesimin problemlerini anlatan üstelik sözü ve müziği tamamen kendine ait parçalardan oluşan iki albüm yapıyor ki bence parçaların hepsi bomba ; her nasılsa tutmayınca sırra kadem basıyor. Aslında plakları basan yapımcılar Onunla  Dylan arasındaki paralellikten çok umutlanmışlar ama olmayınca olmuyor demek ki, bir türlü halk tarafından tutulmuyor. Fakat Dünya işte; hayatında bir defa bile bulunmadığı Güney Afrika'da  iki plak da -Cold Fact ve Coming From Reality- her tür bilboard rekorunu kırmak suretiyle kendisini bir ikona dönüştürüyor. Zimbabwe , Yeni Zellanda ve Avusturalya'da da albümleri açık arttırmalarda filan satılıyor.


sonra bir söylenti dolaşmaya başlıyor, Sixto'nun ölümüne dair.
adamı iki albümden sonra gören duyan bilen yok! Ölümü hakkında da tuhaf söylentiler var, işte biri yaktı kendini diyor birileri sahnede beynini patlatmış diyor...böyle şeyler.



sonra bir takım sivri zekalılar bu rock efsanesinin üstelik böylesi sansasyonel ve hazin öyküsü olan bir rock efsanesinin ölümünün ardındaki giz perdesini kaldırmaya niyetleniyor...işte arayış böyle başlıyor
Sonra Malik Bendjelloul diye bir adam bu filmi yapıyor. 




ya işte hikaye böyle; bu arada Sixto maaşallah sıhatte...iki dirhem bir çekirdek bir de üstüne üstlük...Hatta şimdi bu film ve hikaye sayesinde tur bile yapıyormuş, valla bizim memlekete gelirse muhakkak giderim onu söyleyeyim baştan.

işte burada da kanlı canlı "I was never lost" diye röportaj vermiş.
http://www.guardian.co.uk/film/video/2012/jul/24/searching-for-sugar-man-sixto-rodriguez-video









9 Ekim 2012 Salı

Walk The Light




London Design Festival'de yapılan bir art performance bu. Aslında tek yaptığı ısıya duyarlı ışıkla, raylı sistemi birleştirmek, yürüdükçe ışık seni takip ediyor falan. Ama yağmurlusunu yapsalardı keşke matrak olurdu...Art performance izliycem diye donuna kadar ıslanan insanlara bakıp gülerdik hiç diğilse... 

le temps de l'amour

Bu filmi de izleyin,
olmuyosa soundtrackini izleyin!
(amma film tavsiye eden biri oldum çıktım.)







bu da acayip birşey;
iyi bir kulaklıkla dinleyice daha da bir hoş oluyor!  

8 Ekim 2012 Pazartesi

Biraz Francesca'dan bahsedelim;

öyle independent movies database'ini karıştırırken WOODMANS diye bir filme rastladım. biography kategorisine atılmış 2010 yapımı bir film...önce atlamayı düşündüm isim çok çekici gelmedi ama biyografik anlatımlar beni tutuyor biraz bakayım dedim.
ilk sahnedeki elinde beyaz bir kağıt tutan ve kağıdı yırtarak çırılçıplak kalan kadını görünce jeton düştü bu woodman o woodman dedim. yani Francesca Woodman. fotoğraflarına hep hayran olduğum kadın. 1981'de binanın çatısından atlayarak intihar eden Francesca Woodman...

Film yine kendimi tutamayıp tavsiye edeceğim filmlerden de;

biraz Francesca'dan bahsedeyim;

1972-80 arasında sadece fotoğraf çekmek için yaşayan bir genç kadın Francesca. 1958 doğumlu. Makinayı eline alır almaz Fotoğraf çekmeye ve fotoğrafa vurulmuş biri. Çocukken en sevdiği oyun fotoğraf çekmek ama öyle çiçek, böcek, doğa, manzara sanılmasın; çekmeyi sevdiği kendisi. Fotoğraflarında kendini model olarak kullanıyor.

 14 yaşında çektiği bu fotoğrafta elinde tuttuğu kameraya bağlı bir kablo.
 Bu fotoğraf nadir giyinik ve doğal (burası tartışılır) poz verdiği fotoğraflarından... genelde onu çırılçıplak ve hep bir mizansen içinde, kafasındaki görüntünün, hayalindeki sanatın bir objesi olarak görüyoruz.

 1975'de sanat okuluna gidiyor; sınıfarkadaşının söylediğine göre bir tek o ne yapmak istediğini biliyormuş ve yapıyormuş.

çok etkilendiğim fotoğraflarından bazıları

vitrin camının içine sıkışmış bedeni...

duvarkağıdını soydukça altından bedenim çıkıyor mu diyor? (çok sevdiğim fotoğrafı bu!)

çok sevdiğim bir diğeri...



 ve bir diğeri...(belki de en sevdiğim budur.)

böyle sürüp gider zaten öyle muhteşem şeyler çekmişki...
Neyse google images'da hepsi var bakarsınız.

bu fotoğrafları çeken birine gökten zembille inmiş muamelesi yapmadan edemiyor insan da filmde biraz daha nerde doğmuş, anası babası kimmiş (ki o da benim için tamamen sürpriz oldu pek tahmin edemezdim tahmin etmeyi denemiş olsaydım eğer) özellikle annesi kimmiş, arkadaşları, gönül durumları hakkında birazcık fikir sahibi olabiliyor... ama bu insanlar muamma doğar muamma ölür ve yukarıda saydığım çevresel aktörler ancak bir ölçüde kişiliklerinde etkilidir. 

film günlüğünü biraz karıştırıyor; şöyle şeyler yazmış mesela:

I wish I didn't waste my patience so endlessly in my living life because there is never enough left for study or play.


No!
everything is not ok!
and I don't know.
It's a matter of pride.


It shocks me that I am so obvious
I don't know what to do about it.
Perhaps a hat with a veil.


I feel like I am floating in plasma I need a teacher or a lover. 
I need someone to risk being involved with me.

en çok da şunu sevdim:

I confuse everything for myself.

sonra birgün işte yakın arkadaşını arıyor, artık fotoğraf çekmeyeceğim diyor.

filmin linki'ni yazıyorum ama üye filan olmak gerekiyor belki daha kolay yolu vardır izlemenin...

 http://www.solarmovie.eu/link/play/958237/


aynayla yaptığı işler çok etkileyici gerçekten.


5 Ekim 2012 Cuma

The Rumpus Room'dan yeni klip Lilly Allen'a

"Fuck you" diye şarkı yapan kız değil miydi bu?
bütün şarkıları sanki birbirine benziyor ama klip güzel olmuş valla.

a tale of two cities


Paris / NewYork




4 Ekim 2012 Perşembe

Dans edelim mi?







"...Böyle paranoyakça bir kurguyla karşılaştığımızda Freud'un uyarısını aklımızda tutup onu "hastalığın" kendisiyle karıştırmamız gerekir: Tam tersine, paranoyakça kurgu kendimizi sağlatma, bu ikame formasyon yoluyla kendimizi gerçek "hastalık"tan "dünyanın sonu"ndan, simgesel evrenin çöküşünden çekip çıkarma çabasıdır.  Eğer bu çöküş - gerçek/gerçeklik bariyerinin çöküşü- sürecine en saf haliyle tanıklık etmek istiyorsak, Amerikan soyut dışavurumculuğunun en trajik şahsiyeti olan Mark Rothko'nun  1960'larda, hayatının son on yılında ürettiği resimlerin yolunu izlememiz yeterli olacaktır.



(1959)



                                         



                                         




(1962- 1963)


(1967)

(1969)


                                         
(1969)

Bu resimlerin değişmez bir teması vardır: Hepsi sadece gerçek ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair bir dizi renk çeşitlemesinden ibarettir. Kasimir Maleviç'in ünlü resmi Zamanın Çıplak Çerçevesiz İkonu'nun geometrik bir soyutlamayla, beyaz bir fon üzerindeki basit bir siyah kareyle sunduğu ilişkidir bu. 

THE NAKED UNFRAMED ICON OF MY TIME

'Gerçeklik' (beyaz fon yüzeyi, "özgürleşmiş hiçlik", içinde nesnelerin görünebildiği açık mekan) tutarlılığını, ancak ortasındaki "kara delik" sayesinde, yani gerçeğin dışlanması sayesindekazanır. Rothko'nun son dönem resimlerinin hepsi gerçeğin (merkezdeki siyah karenin) her yere taşmasını önlemeye, kare ile ne pahasına olursa olsun onun fonu olarak kalması gereken şey arasındaki mesafeyi korumaya çalışan bir mücadelenin tezahürleridir.Eğer kare her yeri işgal ederse, eğer figür ile fonu arasındaki fark kaybolursapsikotik bir otizmm üretilmiş olur. Rothko bu mücadeleyi, gri bir fon ile tehditkar biçimde bir resimden ötekine yayılan merkezdeki siyah nokta arasındaki bir gerilim olarak resmeder (1960'ların sonundaRothko'nun tuvallerindeki canlı kırmızı ve sarılar yerlerini aşama aşama siyah ile gri arasındaki minimal karşıtlığa bırakır.) Bu resimlere "sinematik" bir tarzda bakacak olursak , yani reprodüksiyonları üst üste koyup sürekli bir hareket izlenimi verecek şekilde hızla çevirecek olursak -sanki Rothko kaçınılmaz bir ölümcül bir zorunluluğun peşinden gitmiş gibi- kaçınılmaz sona giden bir hat çizebiliriz neredeyse. ölümünden hemen önceki tuvallerde, siyah ile gri arasındaki minimal gerilim yerini son bir kez canlı kırmızı ile sarı arasındaki yakıcı çatışmaya bırakmıştır; bu çatışma hem son, çaresiz bir kurtuluş çabasına tanıklık eder hem de sonun eli kulağında olduğunu doğrular. 

Rothko bir gün New York'taki dairesinde, bilekleri kesilmiş vaziyette, bir kan gölünün ortasında ölü bulunmuştur...
O halde, gerçeği gerçeklikten ayıran bariyer, bir "delilik" alameti olmak şöyle dursun, asgari bir "normalliğin" önkoşuludur. "Delilik"(psikoz) bu bariyer yıkıldığında, gerçek, gerçekliğe taştığında ya da bizatihi gerçekliğe dahil olduğunda ortaya çıkar. (Yamuk Bakmak - Slavoj Zizek)



                                       ( Bu 1970'de yaptığı tablo ismini sick rose koymuş, genelde isim koymuyor, bu sick rose çok sevdiğim William Blake'in sick rose'una gönderme olmalı.)

O Rose, thou art sick!
The invisible worm,
That flies in the night, 
In the howling storm,
Has found out thy bed 
Of crimson joy;
And his dark secret love
Does thy life destroy.



Neyse gece gece bunalttım mı biraz? ama hep okuduğum kitap yüzünden, geçer...

olsun biz dans edelim. 




1 Ekim 2012 Pazartesi

FUTBOL KEHANETLERİ(M)


Bu Aykut bu Alex'e o rekoru kırdırmaz demiştim.


- Bu Beşiktaş bu Sivas'ı yenemez.
- Bu Aziz Yıldırım ve yönetimi gidici. (Aykut önden buyurur.)
- Bu sezon Fener'den artık hayır gelmez.
- Bu Alex en azından Sportif Direktör olarak Fener'e geri gelir.
- Kasımpaşa bu sezon çok can yakar. (Kombinesi 150 TL.)
- Bizim takım yarın Braga'yı yener.