26 Ağustos 2012 Pazar

saat 4
bi ara hatırlat da sana vals yaptığımız rüyamı anlatayım.
müzik; Dvorak-tempo di valse


25 Ağustos 2012 Cumartesi

yahu şu Fener'i günahım kadar sevmem ne yalan söyleyeyim ama bu Aziz Yıldırım'ın yanaklarından makas alasım var hep... yani öyle sevimli ki...
Fener-Antep maçını seyrediyorum, şimdi bunlar güya cezalılar (ceza sadece erkek taraftar için geçerli kadın ve çocuklar taraftardan sayılmıyor ama tribün full)  muhtemelen küfürden falan almışlardır cezayı neyse...kadınları kim doldurduysa artık dakikalarca "aykut söyle alex nerde" tezahüratı yapılınca Aziz Yıldırım mikrofonu eline alıp tezahürat yapmayın anonsu yaptı. Şimdi normalen maç esnasında öyle herkes yani kulüp başkanı da olsa mikrofonu eline alıp anons yapabiliyor mu? yani küfür yok bişey yok, taraftar düşüncesini dile getiriyor, zaten tezahürat da böyle bişey. Ama Aziz öyle tatlı ki, müdür muavini gibi, tezahürat bir anda kesildi. Bir de şeyi merak ediyorum şimdi bu kadın ve çocuklar da küfür etseler o zaman maç kimin önünde oynanacak?
üç sıfır yenilmeseydi antep iyi olacaktı ya neyse... 

ne güzel cumartesi kafası


Feist bugün istanbulda;

bayılıyorum bu şarkısına



bi' de bu şarkısına...


                                     



sonra şahane film düşmüş vizyona başrolünde Christian Bale (kendisi orta kuşak aktörler arasında en sevdiğim aktör oluyor ki bunun Christopher Nolan'la hiç bir alakası yok, ben onu Swing Boys'da tespit etmiş, American Psycho'da resmen tanımıştım.)

Jin Ling Shi San Chai , Savaşın Çiçekleri demek olabilir, olmayabilir de ama öyle çevrilmiş filmin adı Türkçe'ye.


Son olarak da şahane kitabım var ; dünyanın en çok aranan hackerının hikayesi;  Kapak tasarımına da ayrıca hayran kaldım.





24 Ağustos 2012 Cuma

şapka çıkarıyorum;

Yok artık dedirtecek cinsten olmuş;


            


bu internet korsanlarına karşı bir kampanya için yürütülen bir proje. Sanatçılar Mirco Pagano ve Moreno De Turco. Her ne kadar internet korsanlarına acayip sempati duyuyor ve de sonuna kadar destekliyor olsam da bu yapılan işe şapka çıkartmadan edemeyeceğim.










buna "cd mosaic sculpture" deniyor bilelim de...
bir de caanım Fredy Mercury, iğğğrenç Burt Reynolds'a mı benzemis?
(Mecnun tepkisiyle)


disko kafası; donme dolap Barış K. reedit


23 Ağustos 2012 Perşembe

Hastalığın adı Fakirlik



Mehmet 34 yaşında, ortaokul terk, tanıdığım birinin getir götür işlerini yapıyor, geriye kalan zamanlarda Adalet ve Kalkınma Partisi için mahalleleri gezip yardıma muhtaç fakirleri tespit ediyor. Ona nasıl buluyorsun onları diye sordum.  Mahalle bakkalına soruyormuş. “En iyi o bilir, mesela geçen gün beni kömürlükte yaşayan bir amcanın yanına gönderdi.” dedi.
Mehmet’in iki kızı var; biri 4 biri 6 yaşında, Aynursu ve Ecemnur.  Güzel isimler koymuş kızlarına, ne anlama geldiğini bilmiyor, söyledim sevindi. Radyo dinlemeyi seviyor, onu ne zaman görsem, telefonuna bağlı kulaklığı hep kulağında. Nokia’nın N serisinden bir telefon var elinde, laleliden 150 liraya işportadan almış, muhtemelen çalıntı telefon. “Çalıntıdır o telefon” dedim, “yok abla 200 liraydı da pazarlık yaptım ben.” Dedi.  Eşi Zulal kızları doğurduktan sonra hamilelik kilolarını bir türlü verememiş, bu yüzden Mehmet ona Afrika Mango almış. Radyo’dan spariş vermiş güvenilir olsun diye.  Sabah akşam içiyormuş.  Ecem Nur büyük kızı, yani altı yaşında olan yavrucak nereden kaptıysa bir mikrop kapmış, bir aydır hasta. Sürekli kusmaya başlayınca Cerrahpaşa’ya götürdü Mehmet onu, bir ay önce. Tüm tahliller yapıldı; kan, idrar vs.  değerler normal; idrar tahlillerinde bir mikrop varmış antibiyotiği dayamış doktor.  Mehmet ne olduğunu anlatamıyor çünkü anlayamamış. İlaçları almasına rağmen iyileşememiş çocuk, kusma artarak devam etmiş. 17 kiloya düşmüş, 4 yaşındaki kardeşiyle aynı kiloda. Bağışıklık sistemi tamamen çökmüş. Mehmet de Zulal de perişan olmuşlar, Bayram günü bütün doktorlar tatilde. İki gün önce Mehmet çaresizce beni aradı, çocuk yeşil kusmaya başlamış ve çok endişelenmişler, belki bildiğim bir doktor vardır diye aramışlar…Hiç çocuk hastalıklarıyla ilgili bir doktor tanımıyorum aksi gibi. Ben de işin aslını anlamak için daha önce yapılan tüm tahlilleriyle birlikte aldım bunları hastanenin yolunu tuttum. En azından doktorla konuşurum anlattıklarını daha doğru anlarım belki diye. Bayram günü sadece acil işliyor, elimizde tahliller olmasına rağmen yeniden tahlil istediler ve 1 saat tahlil sonuçlarını bekledik.  O esnada acil bahçesinde bu ufaklığı gördüm; adı Bilal 3 yaşında.



Gözü niye mi mor?
Merdiven boşluğuna düşmüş;  “Çok havalı olmuşsun sen.” Dedim. Kıkır kıkır güldü. Sadece gözü morarsa iyi, beyin kanaması da geçirmiş ve kafatasında çatlak var. “iyi iyi” diyor babası
.
Evet gelelim Ecemnur’a;  yeni tahlilleri aldık elimizdekilerle birebir aynı çıktı. Doktora tanısını sordum. Görünürde bir şey yok dedi yüzüme bile bakmadan. Biraz mikrop kapmış ilaç yazacağım. “Bir dakika” dedim “zaten bir ilaç yazılmış bu çocuğa, onu kullanıyor, ne yapalım ikisini birden mi kullansın, ayrıca ilacı bünye kabul etmiyor yediği herşeyi çıkarıyor.” diye ekledim. “O ilacı bıraksın bunu kullansın.” dedi, reçeteye karaladı birşeyler baştan savarcasına. “Peki ne yedirelim?” “mideyi yormayacak şeyler verin, yağsız, çorba falan gibi” dedi. Zaten illet oluyorum doktorlara… neyse çıktık. Mehmet’e sordum ne yediriyorsunuz bu çocuğa dedim. “Sıpa ne isterse onu yapıyoruz valla abla, patates kızartması istedi yaptık, lahmacun istedi gittim aldım, sabah sucuk bile yedirdim.” Dedi.
Mehmet ve tatlı ailesine döneceğim;
Geçen hafta güzide tatil mekanlarımızdan asosta tatil halindeyken 60 yaşlarında çok tatlı bir çiftle tanıştık, aynı yerde kalıyoruz, sabahları aynı yerde kahvaltı yapıyoruz; pek hoşlandık birbirimizden üçüncü gün gayet samimi olduk.  Hanım 55 yaşına orada girdi, cildi 30 yaşında gibi görünüyor abartısız. Yediğine içtiğine müthiş dikkat ediyor.  Bana birsürü tavsiyelerde bulundu.  Şimdi moda Alkali Diyetmiş, elinde bir PH ölçer, herşeyin PH’ını ölçüyor. Genel olarak mantığı şöyle anlatayım; 
PH değerimizin 7.4’ün üzerinde olması gerekiyormuş, bunun altındaysa değer, vücut asidik demekmiş; yani yediğimiz içtiğimiz hemen hemen herşey asidik. Adam paranoyaya bağlar ben üç günde karaları bağladım. İçtiğimiz suyu ölçtük 1 liraya 500ml aldığımız suyun PH değeri 6.9 çıktı. Asidik vücutlar çok fena hastalıklara gebe. Kanser vs. Peki ne yapacağız?  Bir tablo var vücudun asit alkali dengesini sağlayan yiyecekler tablosu, bu tabloyu ciddiye alıcaz.   
bir de sabah akşam bir bardak suya bir tatlı kaşığı karbonat içilecek yemek sonrası. Bu konuda daha detaylı bilgiye googllayarak ulaşırsınız herhalde o kadar okumuş yazmış insanlarsınız...

Tabloya baktınız mı bilmem ; yememiz gereken yiyecekler arasında

CHLORELLA SU YOSUNU
AT KUYRUĞU OTU
SU TERESİ
KARAKAFES OTU

gibi hiç duymadığım, nereden bulunabileceği hakkında hiçbir fikrimin olmadığı bir takım bitkiler var.
Bir de Zeytinyağı ve avakado gibi Mehmet’in rüyasında bile görmediği şeyler var.

Evet Ecemnur’un haşlama et patates havuç, iyi kalite bir yoğurtla yapılmış yayla çorbası yemesi gerekiyor; peki Mehmet çok cahil olduğu için mi ona Ayçiçek yanında kızarmış patates, mahallenin kebapçısından alınmış lahmacun, marketten aldığı sucuğu yediriyor?

Ben doktor değilim ama tanıyı koydum bu hastalığın adı fakirlik.   

Abuk'a yorum yazacaktım ama uzayınca blogpost oldu; ilhamesk durumlar ve genel olarak şiir hakkında


Abuk, beğenerek izlediğimiz K'abuksuz Düşünceler adlı blogunda, "İlhamesk şiir ve Mabadı" başlıklı bir yazı yazmıştı geçenlerde. İlhamesk şiir de ne ola ki diye okudum hırçın yazısını, hoşuma da gitti çok,
buyrun siz de okuyun linki burada
http://kabuksuzdusunceler.blogspot.com/2012/08/ilhamesk-siir-ve-mabad.html

neredeyse her tür şiiri artniyetsiz okuyan ve fakat hadi ezbere bildiğin ve en sevdiğin bir şiir oku deseler ilk önce

öteki dünyada akşam vakitleri
fabrikamızın paydos saatinde
bizi evimize götürecek olan yol
böyle yokuş değilse eğer
ölüm hiç de fena bir şey değil.

diyebilen ben ( gerçi bu blogger camiası sayesinde hani şu  "bu evleri atla bunları da..." şiiri var ya göğe bakma durağı, ne popüler bir şiir oldu  bloggerların top ten bilboard listesi yapılsa birinci sıraya oturur.) evet ne diyordum evet ben öyle şiir hakkında fazla ahkam kesebilecek bir birikime sahip olmayabilirim, aslında ahkam kesenlere bakıldığında kesin o birikime sahibimdir de yapmayacağım :)

Neyse

Abuk'un fikirlerine paralel bir alıntım var paylaşmak istediğim.
Henry Miller'dan ki, kendisi, Nexus Sexus Plexus üçlemesi ile ilgili
"tam yazmak istediğim şeyi , yazmak istediğim şekilde yazıyorum...Kendi egom çok matah bir şey olduğundan değil! Yalnızca egosu olmayan bir insanın kendi hakkında böyle yazabileceğinin farkındasındır herhalde!" demiş bir insandır.

 şiir üzerine biraz dertlenmiş belli.

Şiir üzerine bu yazdıklarını kıymetli buluyorum.

...Ben-merkezciliğin en son aşamasına, varoluşun anatomik haline ulaştık. Böylece iflas ediyoruz. Şimdi kendimizi küçük ben'imizin ölümüne hazırlıyoruz ki böylelikle gerçek ben gün yüzüne çıkabilsin. İstemeden ve bilinçsizce dünyanın birliğine yol açtık. Fakat bu hiçlik içinde bir birlik.  Kollektif ölüm sayesinde, gerçek tekler olarak uyanmalıyız.  Lautreamont'un dediği gibi " Şiir yazımına herkesin katılması" gerektiği doğruysa, o zaman kalpte, doğrudan doğruya kalplere seslenen bir dil bulmak gerekir. Birinden ötekine ulaşan çağrı, din adamının tanrıya yönelmesi kadar dolaysız ve anlık olmak zorundadır.

Şair günümüzde ünvanından vazgeçmek zorundadır: çünkü zaten kuşkusunu açığa vurmuş, zaten iletişim yeteneksizliğini belli etmiştir. ( Bu yorumuna bittim - "şairin iletişim yeteneksizliği")

Bir zamanlar şair olmak en yüce unvandı; bugün ünvanların en değersizidir. Dünya şairin mevcudiyetine bağışıklık kazandığı için değil, tersine bizzat şairin kendisi artık kendi tanrısal muştusuna inanmadığı için. Bir yüzyıl veya daha uzun süre boyunca zaten şarkıları yanlış söyledi; artık onunla aynı koroda şarkı söyleyemeyiz. Bombanın hışırtısını hala anlayabiliriz, ama şairin hazları bize jargon gibi geliyor.Ve eğer bireysel şairin aslında ne demek istediğini dünyadaki iki milyar insandan yalnızca bir kaç bin tanesi anladıklarını iddia ediyorsa o bir jargondur.Artık ancak seçkin bir erkekler ve kadınlar kümeciği için var oluyorsa , sanatın vazifesi sona ermiştir. Çünkü artık söz konusu olan sanat değil , anlamsız bir bireyselliğin yayılmasına hizmet eden , gizli bir derneğin şifreli dilidir. Sanat insani coşkuları uyandıran , gözleri açan ve öngörü, cesaret ve inanç kazandıran birşeydir. Son yıllarda herhangi bir sözcük sanatçısı , dünyayı Hitler'in yapabildiği kadar heyecanlandırmış mıdır? ( bir anda Hitler'den dem vurması da burada enteresan oldu :) Herhangi bir şiir dünyayı , kısa süre önce atom bombasının sarstığı kadar sarmış mıdır?

Buna kıyasla şairin elinde ne gibi silahlar bulunuyor? Ya da ne gibi düşler? Çok ünlü hayal gücü nerede kaldı? Gerçek bütün çıplaklığıyla gözümüzün önünde, fakat onun anlattığı destan nerede? Ortada beşinci sınıf bile olsa, bir şair görebiliyor musunuz? Ben göremiyorum. Uyaklı veya uyaksız yazan dize kuyumcularına (dize kuyumcusu lafı çok hoşuma gitti) şair demiyorum. Ben dünyayı temelden değiştirebilme durumunda olan birine şair derim. Eğer aramızda yaşayan böyle biri varsa çıksın ortaya! Sesini yükseltsin! Fakat bu ses, bomba gürültülerini bastırabilecek bir ses olmalı. Kalpleri  eritecek ve kanları fokurdatacak bir ses olmalı.

Eğer şiir sanatının görevi uyuyanları uyandırmak ise o zaman çoktan uyanmış olmalıydık. Bazılarının uyanmış oldukları da tartışılamaz. Fakat şimdi bütün insanlar uyanmış olmalılar- hemde derhal! yoksa batıyoruz.

Mim kafası; ama bu sorular tam phoebe'lik


Bu mimleri birileri okuyor mu gerçekten? Neyse Ayşa mimlemiş, farkına varmamışım. Mimleri okumuyorum itiraf ediyorum. Ama oyunbozanlık etmek istemem sonuçta. Bu mim işinin bazı prosedürleri var sanırım. Anladığım kadarıyla benim de birilerini mimlemem gerekiyor ki (yani bu soruların cevaplarını vermesini istediğim izleyicilerimin isimlerini yazmam gerekiyor) bu zincir devam etsin. Bu sebeple mimliyorum 86 izleyicimin tamamını. (bu arada 87 olmuş.) Böylece baştaki sorumun cevabını almış olacağım aklımsıra.   

işte mim soruları veee başla!

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıldır ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılda ne yaparsınız?

Parti.

Fobileriniz, takıntılarınız var mı? Varsa neler?

Yok sanki. Ama asla yapmayacağım şeyler var; bungee jumping, parasailing, paraşüt,  roller coster, safari falan gibi bol adrenalinli işlerle işim olmaz. Yükseklik korkum varmış gibi algılanmasın yine de yok çünkü.  

Takıntım yok bağımlılıklarım var. 


Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?

Bir insan bulma umuduyla yola çıkardım.

Dünyayı dolaşmak isterseniz hangi ülkeden başlarsınız? Neden?
Buradan başlayacağım kesin burada yaşadığıma göre ama güzergah soruluyorsa, karadenizden yola çıkardım. Batuma geçerdim ilk önce oradan devam ederdim…Rusyayı baştan sona gezmek en büyük hayalim ama ben çok üşüyen biriyim onu napıcaz?

İtiraf edin prens/prensese dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?

Hiç.

Kurbağa burada metafor anladım. “Hayal kırıklığı yaratan adam” kastediliyor bu soruda evet.

Hiç derken hem kurbağayı hem de bu tip bir adamı kastetmiştim. Ama şimdi kurbağayı tanımlayınca birden hatırladım sanki birkaç tane öptüm. Ama öperkenki niyetim prense dönüşmesi değildi. Daha çok ‘bile bile lades’ diyelim.

En son yaşadığınız küçük düşürücü, unutamadığınız olay?

Ben bu tip şeyleri anında unuturum.    

Asla yanınızdan ayıramadığınız 3 şey?

Asla iddialı bir kelime. O üç şey hep değişiyor.

Hayatınızın kitap/film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını istersiniz?

Hayatımın kitap film falan olmasını kesinlikle istemiyorum ama illa isteseydim;
Gorki- Ana (ilk aklıma gelen muhteşem hayat hikayesi)

En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve ilk sizi denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrenseydiniz. N'apardınız?

Denek? Ben?

İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapacağınız ilk şey nedir?

Hehe o da bana kalsın.

Kendinizi kötü hissettiğinizde yaptığınız şeyler?

Arabaya binip gittiğim bir yer var. Oturduğum yere 5 km.  Ağlama yerim diyorum ben oraya. Geçen sene buldum orayı, kayalıklar var ve kimse yok. Oraya varır varmaz sıkıntımın yüzde ellisi geçmiş oluyor zaten. Gerisi ağlama, zırlama falan filan J


22 Ağustos 2012 Çarşamba

summer of love

samian chow - summer of love

devamı için

                                                  http://saimanchow.com/filter/work

20 Ağustos 2012 Pazartesi

sezonun ilk maçı için tatile ara veren taraftar kafası;


                                                               8 uğurlu sayım gibi bişey



7 Ağustos 2012 Salı

VARÚÐ BY RYAN MCGINLEY



Bu film Sigur Ros'un son albümü Valtari için Ryan McGinley - New York sanat sahnesinin genç yaşına rağmen pek bir el üstünde tuttuğu New Jersey'li belgeselci ve fotoğraf sanatçısı- tarafından çekilmiş bir film.

Bu güzel bir proje. Sigur Ros sitesinde projeyi şöyle anlatıyor;
 "we never meant our music to come with a pre-programmed emotional response. we don’t want to tell anyone how to feel and what to take from it. with the films, we have literally no idea what the directors are going to come back with. none of them know what the others are doing, so hopefully it could be interesting."


sonra Ryan McGinley de demiş ki yine filme dair; “This piece is my poem to New York City, I wanted to bring a childhood innocence to the streets, through a character whose own light and wonder effects the world around her. I’m always interested in an atmosphere where dreams and reality mingle on equal terms.” 






alın-tı # 8

"..."tuhaf düşler gördüm...şiddetli...iyi anımsayamıyorum." Oysa düşleri yüzlerinden okunuyor, kendileriyle birliktetaşıyorlar, üzerlerinde görünüyor.

bütün o sanal iskeletler ve aralarında benimkisi, apartman daireleri, otobüsler, metrolar, uçaklar, trenler, arabalar, kaldırımlar. Ne yığın! Ama onlara istendiği kadar toplu mezarlar gösterilsin, boşuna, her seferinde hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. Demek ki varsayım çok ciddi. Hipnoz altında yaşıyorlar. Ya sen, uyandın mı?..."
(Stüdyo- P. Sollers)  

alın-tı #7

"...."Bu önce bir hazırlık çalışmasıydı." diye yazıyor Rimbaud. Suskunlukları, geceleri yazıyordum, dile getirilemez olanı kağıda döküyordum. Baş dönmelerini saptıyordum."
işte böyle kitap bir daha beni bırakmadı.
"yaz şafağını öptüm."
"Sarayların cephesinde henüz hiç bir kıpırtı yoktu. Ölüydü su. Gölge alanları koru yolundan ayrılmıyordu..." bu böyle sürüp, gidiyor aynı etkiyi asla tekrarlamıyor. Tükenmez. Kaynak. Hazine.
...

Cehennem'de Bir Mevsim'in kaleme alındığı o sırada en ünlü şiirlerinden birini belirgin biçimde düzeltip yeniden yazdı:

Yeniden bulundu.
Ne? Sonsuzluk.
Güneşe karışmış.
Deniz.

Sonsuz Ruhum
Boyun eğ isteğine
Yalnız geceye karşın
Ve yanan güne.

Bundan önce şöyle yazılmış: "Güneşe uyan deniz." ki bu, hiç de aynı şey değil. Yine: "Nöbetçi ruh/ itirafını mırıldanalım/Bomboş gecenin/Ve yanan günün."  Bunu da Sonsuz ruhum/Boyun eğ isteğine/ Yalnız geceye karşın/ve yanan güne " ile hiç ilgisi yok.

Yarınlar yoktur artık,
Atlasın korlar,
Arzunuz
Göreviniz.

Ayrıntıların bu olağanüstü yer değiştirmesini anlamayan asla bir şey anlamayacaktır."

(Stüdyo - P. Sollers)

alın-tı #6

"...Müzik, öyle işte, sanki içinde bir orkestra varmış gibi. Yine Rimbaud: "Düşüncemin doğuşuna tanık oluyorum; ona bakıyorum, onu dinliyorum; bir yay tınlatıyorum: Senfoni derinlerde kıpırdanıyor, ya da bir sıçrayışta sahneye çıkıyor." Bu kadar basit.
...
Bir kez daha Louis Armstrong'un ve grubu Hot Five'ın 23 Haziran 1926'da Şikago'da kaydedilen King of the Zulus'unu sonra da Thelonious Monk'un 15 Kasım 1971'de Londra'daki Chappels Stüdyolarında kaydedilen Misterioso veya Criss Cross'unu dinleyelim." (Stüdyo- P. Sollers)

Buyrun dinleyelim;






                                          (gerçi bu o söylediği kayıt değil , bir kaç yıl önce kaydedilmiş)







alın-tı # 5

Eski bir Fransız deyimi vardır: "Geceye delik açmak." "Kimsenin haberi olmadan tüymek" anlamına gelir.
Bir de "aya delik açmak" deyimi var. O da usulca kaçmak, borçlarını ödemeden sıvışmak, son anda tüymek, ekmek." anlamına gelir.
Ekmeyi öğrenin.
(Stüdyo-Philippe Sollers)


alın-tı # 4

"gelecekteki tarihçilerden biri, belki de şöyle diyecektir: Ansızın , yirminci yüzyılın sonuna doğru, aslında boşa harcanmış zenginliklerin ortasında, toplumsal bağ çözülüverdi. Böyle bir kopuşu kimse beklemiyordu. Önce bir şaşkınlık bir uyuşukluk oldu...iktidar, yalan, cinayet, Tanrı, Şeytan, Kaçakçılık, Seks Ölüm, Para, alışılmış o koca çarkın bütün eski büyük harfleri dönmeye devam ediyor ama boşa dönüyor gibiydi. Salgın hastalık olayından sonra (ki bazıları salgının bile bile çıkarıldığını ima edecek kadar ileri gidiyordu.) erkekler kadınlara gitmez olmuşlardı, kadınlar da erkeklere. Daha da vahimi , erkekler de , kadınlar da birbirlerine gitmez olmuşlardı ki bu da Kutsal olanın temellerini yok ediyordu. Genelde arzu da duyulmuyordu, mastürbasyon da yapılmıyordu. Hiçbirşey gerçekten çekici gelmiyordu. şaşırtmıyordu, hoşa gitmiyordu, ilgilendirmiyordu, çok kızdırmıyordu.
...
Onları kımıldatmak, şaşırtmak, harekete geçirmek, sıraya sokmak, makineleşmiş gibi, hiç şaşırmadan izledikleri kitlesel temsiller dışında, olanaksızdı.
...
Ne olmuştu? Daha önceki dönemlerde, düğümler fazla mı sıkılmıştı?Aniden ip kopmuş asılanları taşımaz mı olmuştu?
...
özellikle şaşırtıcı olan, paraya karşı duyulan ilginin azalmasıydı. Tabi cinsel ateş veya eskiden duyulanölüm korkusu gibi, para yine vardı, sadece ondan söz ediliyordu ama büyünün etkisinden çıkmış olarak. Sözcüğün tam anlamıyla sönüyordu. Artık ondan ne korkuluyor, ne de ona gerçek bir istek duyuluyordu...Aniden yoksulların umutsuzluğu ya da yeryüzünün sürekli sefalet içindeki ülkeleri kimseyi duygulandırmaz oldu...Herkes herkese karşı ilgisizdi.  En içten olanlar ya da en kurnaz olanlar protestoda bulunuyor, dayanışma çağrısı yapıyor, aktif yardımlaşma istiyorlardı; o an alkışlanıyor ve o an unutuluyordu. Kimileri neredeyse herkesin önünde ağlıyor kimileri de zenginleşiyordu ama hiç sevinmeden, başka ne yapacaklarını bilmedikleri için...Büyük caniler de daha fazla etki yaratmıyordu, cezalandırılır cezalandırılmaz unutuluyorlardı...ortalık tarikat kaynıyordu, Sirius'a gidiş garantisi, önceki hayatların hatırlatılması, vitaminli rejimler, vicdan muhasebesi, toplu intihar, kıyametten arınmış haplar. Öğretmenlere gelince onlar çoktan beri öğrencilerin artık birşey öğrenmemesine ve akıllarında birşey tutamamasına alışmışlardı. Zaten öğrenciler artık ne okumayı ne de yazmayı biliyorlardı...Gelip suratınızı dağıtmıyorlarsa ya da bacadan evinize zehirli gaz salmıyorlarsa ne mutlu!

...
Kuralların içinde kalmak için birbirimizden hala nefret ediyor, ruhsal açıdan birbirimizi elimizden geldiğince zehirliyorduk... özellikle yorgunluk had safhadaydı. Kayda değer tek istek olabildiğince az  anımsamak, uyumak, ölmekti, ama ölmek zorunda olmaksızın, Aslında ölmek değil de artık olmamak.

...
Geçmiş geçmiş! diyorlardı bıyık altından gülerek. "Geçmiş! Neden artık bugün, geçmişle kıyaslanabilecek bir şey yok? Dünküler kadar esaslı yaratıcılar nerede?"...
Geçmiş çekip gitti, artık dönmeyecek, kaldı ki klişelerle tıklım tıklımdolu bir unutkanlığın durmayan ilerlemesi sayesinde geçmişe toz kondurmuyoruz.

Beden için: sportif hareketler, dayanışma konserleri, dev ekranlar, mumlar, bel kırmalar, ve hep birlikte kendinden geçmeler...Ruh için: kurnaz, bunak, tahrik olmuş kasıntılı ihtiyarlar...

O tarihte dekor böyleydi. Yani abartmayacak olursak, olayların görünürdeki küçük bir parçası böyleydi.
Doğa harikaydı, bir anlamda uğradığı onca yıkıma karşın, hiç bu kadar güzel olmamıştı. Hatta ona yöneltilen en küçük bir bakış eskisinden bin kat daha derin, ayrıntılı ve canlı olabiliyordu. Düzenlenmiş ve düşünülmüş yalnızlık asla bu kadar iyi korunmamıştı.
...
Son kurnazlık, son derece romansı bir kurnazlık, boş kent kurnazlığı adını taşıyor. Şundan ibaret; zayıfsan, güç yanılsaması yaratmak. Güçlüysen, zayıflık yanılsaması. İnsan zayıfsa zayıflığını göstermeli ki düşman gücünü sakladığını sansın.  İnsan kuvvetliyse kuvvetini sergilemeli ki, rakip, zayıflıkla karşılaşacağını sanarak ihtiyatsızca ilerlesin.

Basit görünüyor, oysa değil.

(Stüdyo- Philippe Sollers)

6 Ağustos 2012 Pazartesi

alın-tı #3

"..dalgın olarak olabildiğince dalgın olarak, içine fırlatıldığım dünyayı gözlemleyip sınıflandırabildim. Herşey önce sesten geçtiği için, ateş yükseliyor, kulaklar uğulduyor, bunları dinlemek üzere gizlice seçildiğim hissine kapılıyorum. Kalbim işitme duyumu verdiğim bir kulak. İşitme, umutsuz sözcük, sanki uzak bir kıta - Asya gibi- ilerisi için evet'in keyfini ve övgüsünü vaat ediyor. Bir de diğer sözcük: şaşkın Girdapla gizlice tezgahlanandan çıkılıyor. tüm sahte evetler, evetlerde gizlenen hayırlarfark ediliyor. Bir balık solungaçlarından mı yakalanıyor?Daha da iyisi: ben kumların üstündeki bir balığım, ama yine de yaşayan bir balık. Zehirlenmiş bir balık, soluk soluğa... çünkü hemen ardından solunum zorlukları başlıyor. Krizler, hırlamalar, iştir gibi soluk alabilmeli insan, ama bizler bu biçimde yaratılmadık. Bir çarpıklık, bir hata, bir düğüm, temelde bir boğulma var." (Stüdyo - P. S)

alın-tı # 2

"Gerçek ajanlar nasıl işe alınır? Dinleme ile. En iyi oyuncu, ister müzikte olsun ister çapraz bilgilendirmede , ille de en teknik olanı değildir...Yeni gözetim toplumu için sinir sistemlerini istila etmek düşünceden olabildiğince arınmış bilgilerle tıka basa doldurmak öyle önemlidir ki, seks bundan böyle gerçek arzu haline gelir." (Stüdyo- Philippe Sollers)

alın-tı #1

"İrade ayrı bir dünyadır, Ondan sürekliliğinden, aralıksız ve sıkı gözetiminden emin olmak için, iradeyi insanın kendinde, gerilerde aramaya gitmesi gerekir, çocuklukta ve çocukluğun en karışık deneyimlerinde, alçalmada ve karanlıkta.

Sahte bir irade içinde yetiştirildik. Gizli ve yasadışı hayat onu sertleştiriyor, olduğundan büyük gösteriyor ama aynı zamanda , altından kaçarak, koşut bir diyara götürüyor. Bu mesleğin (ajanlık) insanları hatıralarını yazabilecek olsalardı, onların yanında pek çok yazarın imgelemlerinin dar, kısır kalacağı, dayanaktan yoksun anıların yarattığı kanamaların dımdızlak ortaya çıkacağı bütün bir kesin , titiz varoluşun belirdiğini görecektik. Ama işte: Profesyoneller susuyor, harekete geçiyor, aralarındab kısa, şiddetli ya da tam aksine dolambaçlı ve yavaş serüvenler yaşıyorlar; kuralların bir an sonra değişebileceği bir satranç tahtası üzerindeymişçesine, kimlik ve yer değiştiriyorlar. Söylenecek çok şey var, öyleyse beyaz kare, beyaz delik."

Phillippe Sollers - Stüdyo


3 Ağustos 2012 Cuma

gördüğüm en muhteşem kolajlar bunlar sanırım


 kadına kolye yapmış! 








bu kadının dekoltesine ve bileğine vuran ışığa söyleyecek söz bulamıyorum, pes!




adı Alexandros Vasmoulakis ve bu da kendisiyle yapılmış roportaj aynen koyuyorum.

How does your working day start?

Ι check my emails first thing in the morning and then I do some kick-ups, it works as a nice warm-up before hitting the canvas.To be honest, when I get stuck, or miserable, I keep on doing kick-ups all day and avoid looking at the works at all.

How do you work and how has that changed?

I can now work simultaneously on various projects, this happened through the years though, I couldn’t do so in the past. It’s much better now – I feel like a DJ.
My current work is divided between outdoor murals, installations and the studio work, which is mostly figurative oil painting and collage. Sharing my time between three different fields is a sort of trick to avoid boredom. And it works!

Where would we find you when you’re not at work?

In the garden, flirting with the neighbour’s cat.

Would you intern for yourself?

Probably not!
böyle de bir insan işte... 




1 Ağustos 2012 Çarşamba